Transcript of EMİNE EROĞLU İLE HZ. PİR OKUMALARI: İSTİĞRAK
Video Transcript:
Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü ala seyyidina ve senedina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmîn. Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullah. Elf salatin ve alf alfi selamin aleyke ya habiballah. Değerli dostlarım hepinizi muhabbetle selamlıyorum. Yeni bir Hazreti Pir Okumaları dersinden, bir kalbin zümrüt tepeleri ikliminden selamlıyorum sizi. Biraz rahatsızım. Sesim eee sesimden hissediliyordur zannediyorum. Ümit ediyorum sesimle sizi rahatsız etmem. Dersi de yapabiliriz diye ümit ediyorum. Bugün istirak makalesini okuyacağız. Kalbin Zümrüt tepelerinin ikinci cildindeyiz malumunuz. Biz Çağlayan izleğini takip ediyoruz. Kavram kavram Allah'a hamdü senalar olsun. Ayda bir kalbin zümrütü tepeleri kavramları dersi yapıyoruz ama birinci cildi bitirdik. İkinci cildin içerisinde yaptığımız yolculukta da istirak makalesine geldik. İstirak makalesi değerli dostlarım Sızıntı dergisinin Haziran 1996 sayısında yayınlanmış 18. cilt 209. sayıda yerini almış. Biz bugün istirak makalesini mürekkibi mürekkebi kurumamış, bize yazılmış bir mektup olarak okuyacağız. İnşallahu Teala kalbimize irişen bir mektup olsun. Hazirun da gaibun da bu manayla manalansın inşallahu teala. Şöyle başlıyor hoca efendi. Diyor ki istiak dalma hani biz gark olma şeklinde Türkçede kullandığımız bir fiil aslında. Dalma içine gömülme boğulma. Gark oldu diyoruz mesela. Sulara gark oldu diyoruz. Bir yer suların altında kalmışsa dalma, içine gömülme, boğulma manalarına gelen gark kelimesinden türemiş olan bir kelime. İstirak. Şimdi biz de aslında hani hep derinlere dalmak olarak kullanıyoruz ya. Derine dalmak aslında bu yaptığımız yolculuk ya da yaptığımız dersler de derinleşme çabası içerisinde yapılmış olan dersler ve üstadımızın bize açtığı yolda eşyadan esmaya, esmadan sıfata. Bu yolculuk da aslında bir dalma yolculuğu. Daha derine, daha derine dalma yolculuğu. Sahilsiz bir unmanın içerisindeyiz ve helmin mezit ufkunda daha derinleri ihraz etmeye, daha derinlere ulaşmaya çalışıyoruz. İşte aslında istirak kelimesi de dalma, içine gömülme, boğulma manalarına gelen garp kelimesinden türüyor. Ve tasavvufi mana itibariyla da kendinden geçme, dünyayı unutma, kalbini dünyevi endişelerden temizleme ve bütünüyle hakka yönelme anlamında kullanıyor, kullanılıyor. Hoca efendi namaz konusunda mesela secdenin bir istirak makamı olduğunu söyler. Ne diyordu hoca efendi namaz makalesini okuduğumuzda? Hatırlıyor musunuz? Diyordu ki insan rükuda erir, secdede yeniden kulluk kalıbına dökülür diyordu. Yeni bir biçim alır. Secdede yeniden kulluk kalıbına dökülür. Niye öyledir? Çünkü insan secdedeyken kendini unutur. Dünyevi endişelerden kurtulur. Dünyayı unutur. Kendinden geçer ve bütünüyle hakka yönelir. Eğer böyleyse o bir istirak olur. Secde eğer böyle yaşanırsa bizim için istirak olur. Eğer kendimizden geçiyorsak secdede kendimizi unutuyorsak sadece kendimizi değil dünyayı da unutuyorsak kalbimizi dünyevi endişelerden temizleyebiliyorsak ve bütünüyle Cenabı Hak'a teveccüh edebiliyorsak o da bir istirak makamı olur bizim için. Ve netice itibariyla da insanın vecde gelerek bir manada kendini bilmeyecek şekilde dalgınlaşıp hayrete dalması demek. Şimdi biz hep genellikle vecd ve istirak kavramlarını beraber kullanırız. Eğer hoca efendinin eserleri üzerinden bir tarama yaparsanız onda da bunu görürsünüz. Hep vecd ve istirak. Vecd ve istirak diyoruz. Dolayısıyla burada ve de tanımlamamız gerekiyor. Ve de aslında bir insanın kendini bilmeyecek şekilde hayrete dalması demek. Kendini bilmeyecek şekilde hayrete dalması demek. Bir insanın ve hak dostluğuna erip halvveet-i hassayla şereflenmesi diyor buna hoca efendi. Yani öyle bir Allah yakınlığına erişiyor ki insan eriş eriştirsin. Rabbimiz hepimizi de eriştirsin. Öyle bir halvveet-i hassa yani artık koridorlarda dolaşmaktan insan kurtulup artık bekleme salonlarında beklemekten kurtulup da halvethaneye yani sırlara aşina olduğu bir makama eriştirilmesi insanın ilahi sırlara, vahdet sırlarına eriştirildiği bir makama ulaşması. Dolayısıyla böyle bir şereflendirme ve böyle bir şereflendirmenin neticesi olarak da muhabbetten müşahedeye, müşhadeden muhabbete gidip gelmesi diyor hoca efendi buna. Şimdi bakın dalmak ve o derinliklere gark olmak. Marifet derinlikleri, muhabbet derinlikleri, müşahade derinlikleri, yakınlık derinlikleri. Bunların hepsi aslında derinlik. kendi insan mahiyetinin derinlikleri, kulluğumuzun derinlikleri bunlar. İşte istirak hep bu derinlikleri tanımlayan bir kelime. Vecdle beraber kullanılıyor. Çünkü eğer o istirak makamına ulaşabilirsek biz kendimizi duyamayacak şekilde hayret, hayretin içerisine, hayrete dalmanın içerisine giriyoruz ve kendimizi bilmeyecek şekilde dalgınlaşıyoruz. O marifet-i ilahiye içerisinde işte bu bir halvvei hassa. Yani Cenabı Hakk'ın sizi hastairenin içerisine alması demek bir şereflendirme. Böyle bir şereflendirmenin içerisinde siz muhabbetten müşahedeye, müşahadeden muhabbete gidip geliyorsunuz. Şimdi muhabbet müşahade dedik ya. Müşahedeyi hatırlayacaksınız. Derslerimizde çok sık geçen bir kavram. Müşahede kavramı. Müşahede bizim için hak yolcusunun basiret nurlarıyla eşyayı görmeye başlaması demek. Biz varlıkları gözümüzle yani basarla görüyoruz. Kalbimizle gördüğümüz şeylere de basiret diyoruz. Kalbimizle görebilmek için basiret nurlarına ihtiyacımız var. Nasıl şu gözün görebilmesi için ışığa ihtiyacımız var. göz yetmiyor. Aynen öyle de kalp gözüyle görebilmek için kalbi nurlandırmaya ihtiyacımız var. Onlara basiret nurları diyoruz. Kalbi masivadan yani Allah'tan gayrı her şeyden arındırdıkça biz kalbi temizledikçe masivadan kalp basiret nuruyla dolmaya başlıyor ve biz eşyayı ve hadiseleri o nurla görmeye başlıyoruz. Eşyayı ve hadiseleri kalbimizin gözüyle seyretmeye başlıyoruz. Ve bu seyir bizi nereye götürüyor? Muhabbete. Muhabbetten basirete. Basiretten muhabbete gidip gelmeye başlıyoruz. İnşallahu Teala Allah bize bunları tecrübe ettirsin, yaşatsın diyorum. Hep hep bu kurduğumuz her cümle bizim için ezberden kurulmuş, nazari olarak kurulmuş cümleler değil. Tecrubi cümleler olsun, yaşadığımız hakikatler olsun. Ama bu okumalar hedefimizin ne olduğunu, ne yaşayacağımızı bize göstermesi açısından çok önemli işaretler. O işaretleri takip ederek inşallah Allah bizi bu ufka eriştirsin. Ne oldu bakın? Muhabbetten müşahedeye, müşahededen muhabbete gidip gelmek suretiyle ne oldu? Bütün bütün masivayı gönlünden çıkarıp atma. Ne güzel değil mi? Masiiva Allah'tan gayrı her şey. Allah'tan gayrı her şey. Hazreti Mevlana'nın dediği gibi o masiva kalp bir gemiyse masiva o geminin yüzdüğü deniz. Ama o suyun, denizin suyunun kalbe dolmaması gerekiyor. Dolayısıyla da masivanın bütün bütün Allah'tan gayra şeyin ama her şeyin kalpten bütün bütün atılması ve kalbin ilahi bir makama dönüştürülmesi bizim yolculuğumuz. Hani kalp beyti-ti hüdadır deyip duruyoruz ya Allah'ın evidir diye. Dolayısıyla o evin Allah'a ait kılınması yolculuğu bizim yolculuğumuz ve bunu başardığımız noktaya da ne diyoruz? İstirak diyoruz. Ve bunu başarma yolculuğu içerisinde aslında ne yapıyoruz? Halvet-i hassa ile şeriflenen, muhabbetten müşahedeye, müşahededen muhabbete gidip gelen bir hak yolcusunun zamanla kalbindeki bütün masivayı atıp orayı basiretin nurlarıyla doldurduğuna ve o basiretin nurlarıyla eşyayı, hadiseleri seyrettiği için de bir hayret hali içerisinde hatta kendinden geçmişlik hali içerisinde olacak. ğına hoca efendi bizi mertebe mertebe mertebe olarak işaret ediyor. Ve bu suretle ne yaptık? Bütün bütün masivayı kalbimizden çıkardık, attık ve hakka imanı nazar ettik. Ne oldu? Hakka imanı nazar etmek bütün bakışımızı hakta odaklamak demek. Allah'ta odaklamak demek. onun esmasında, onun sıfatında, onun şuunatında eriyip gitmek demek. Ne oluyor öyle olunca? Allah'tan başka şeyleri net tam müşahede edememe hali. Üstat buna iki Risale-i Nur'da nazar çok önemlidir ya bakış açısı Bediüzzaman Hazretlerinin anlatıları içerisinde asli ve tebii nazar diyor buna Bediüzzaman Hazretleri. Yani şöyle bir örnek de veriyor. Siz pencereden dışarıya bakıyorsunuz. Eğer pencerenin camına bakıyorsanız dışarıyı ikincil olarak görüyorsunuz. Eğer dışarıya bakıyorsanız pencereyi ikincil olarak, camı ikincil olarak görüyorsunuz. Yani gözünüzü nereye odak odaklıyorsanız camı mı odaklıyorsunuz dışarıdaki manzaraya mı? Camı odaklıyorsanız dışarısı ikincil görünüyor. Dışarıya odaklıyorsanız camı görmez hale geliyorsunuz. ikincil o hale geliyor. İşte aslında bir insan hakka imanı nazar etmişse onu görmek istiyorsa, onu görmek istiyorsa, onu bilmek istiyorsa, onu duymak istiyorsa bu sefer Masiva ne hale geliyor? Bir fon müziği haline geliyor. Masi ikincil hale geliyor. Hakka nazar ediyor ya o. Fakat burada hoca efendi bir şeyin altını çiziyor. Buradaki müşahede yani bizim hakka bakışımızı odaklamamız hakkı görmemiz manasına gelmiyor. Bir sezmek manasına geliyor ve bir duyuş, kalbin duyuşu manasına geliyor. Yoksa biliyorsunuz Cenabı Hak eee noksan sıfatlardan münezzeh. Görmekten görülmek görülmekten münezzeh. Bizim onu görmemizden münezzeh. Dolayısıyla bu bir seziş, bu bir duyuş hali. Şimdi bu ilk paragraf zannediyorum bize istirakın nasıl bir şey olduğunu izah etti. Bir dalma, bir derinliğe dalma istirak ve öyle istirak, vecd ve istirak insanın kendinden geçmesi, hayrete dalması, kendini bilmeyecek şekilde dalgınlaşması, bütünüyle hakka yönelmesi, masivayı kalbinden söküp atması, basiretinin nurlarıyla varlığı seyretmesi, o seyrettiği nurlarla muhabbete yolunun çıkması, muhabbetten basirete, basiretten muhabbete gidip gelen bir iklimin içerisinde seyri sülukunu devam ettirmesi. Şimdi bunların hepsine ne dedik? İstirak dedik. Ve şöyle devam ediyoruz. Bu durumdaki bir salik. Şimdi zannediyorum bu istirakı eee ben öyle zannediyorum. Hüsnü zannımda Allah beni yanıltmasın zannediyorum. Yani bu bir makam olarak yani sürekli onun içerisinde kaldığımız bir makam olarak bunu eee tecrübe edenler olsa da çoğunluğunuz itibariyle bu hali hal olarak yaşamış yaşamışsınızdır. Ya bir namazda secdede kendinizden geçtiğiniz olmuştur. dua ederken ellerinizi duaya kaldırıp da öyle bir hal gelmiştir ki hoca efendi de onun altını çiziyor. Nasıl diyor? İşte Kadir Gecesini yakalamaya çalışıyoruz. Efendim Berat Kandilinde bizim için hususi lütuflar var. Bunları yakalamaya çalışıyoruz. Aynen öyle de aslında insanın böyle bir istirak halini de yakalamaya çalışması lazım. Yani ne oldu? İşte dua ederken diyelim kalbinize öyle ilhamlar indi ki öyle olur değil mi? Yani bu ilahi bir lütuf olduğu için bunu tecrübe etmişsinizdir. Mesela diyelim ki bir teheccüt namazında secdeye başınıza koymuşsunuzdur. Orada eee orada gark olmuşsunuzdur. Yani oraya dalmışsınızdır. Oradan başınızı kaldırmak istemediğiniz bir hal olmuştur. Öyle secdeler yaşamışlığınız olmuştur ya da öyle dualar etmişliğiniz olmuştur. Öyle kainata bakarken, eşyayı ve hadiseleri seyrederken bazen hayrete dalmışlığınız olmuştur. Kalbinizin nurlarıyla eşyayı seyrederken, eşyayı seyrederken kendinizi unuttuğunuz, dalgınlaştığınız olmuştur. Şimdi bu devamlı olursa makam oluyor ama bir hal olarak zannediyorum bunu aşağı yukarı az ya da çok hepiniz tecrübe etmişsinizdir. O yüzden şu şöyle demenizi istemiyorum. Yani bunlar bizden çok uzak şeyler demenizi istemiyorum. Bunlar bizim erişemeyeceğimiz ufuklar demenizi istemiyorum. Bunu da her kalbin zümrü tepesi dersinde hatırlatmaya çalışıyorum. Esas olan şey işte o istirak hallerini kendi adımıza yaşayabilmek, yakalayabilmek. Mesela namazdaki secdelerimizde, dualarımızda, kainat müşahadelerimizde belki Risale-i Nur okumalarımızda o da öyle de oluyor değil mi? Kitap okurken bazen öyle hayrete dalılığıyoruz ki öyle vecleri içerisine giriyoruz ki dalgınlaşıyoruz. Giriyoruz adeta onun içerisine giriyoruz. Okuduğumuz mananın içerisine giriyoruz. Hani denize dalan bir insanı görmezsiniz ya. Aynen öyle de bir mananın içine dalıveriyoruz. Dolayısıyla gözümüz dışarıdakileri görmüyor. Kulağımız dışarıdaki sesleri işitmiyor. İşitmiyor. Maalesef bunun olumsuz örnekleri de var. Yani birisi eline mesela bir çocuk eline bir oyun programı alıyor. İşte cep telefonunu alıyor. Bir şey söylüyorsunuz ona. Duymuyor. Niye? Onun içine dalmış. oynadığı oyunun içerisine dalmış, seyrettiği filmin içerisine dalmış. Siz bir hakikatin içerisine dalıyorsunuz. Bir mananın içerisine dalıyorsunuz. Bu mümkün değil. İnsanı Allah bu potansiyelle yaratmış. Biz bir şeylerin içine dalabiliyoruz ama o daldığımız, içine daldığımız mana eğer hakka ait bir manaysa, onun müşahesiyse, kalbimizin nurlarıyla seyrettiğimiz bir manaysa o zaman ne oluyor? bizi muhabbete taşıyor, müşahedeye taşıyor. Ve biz bu gelgitlerin içerisinde Rabbimizi derince duyabiliyoruz. Ne kadar derine dalabilirsek o kadar derince duyuyoruz Rabbimizi. Bu durumdaki bir Salih. Salih kimdi? Hatırlayın. Kimdi Salih? Yolda olandı. Yani seyri süluk hali içerisinde olandı. Seyri sülük yapana seyri süluk demek bir kulun Allah'a doğru yolculuğu demek. Bu marifet yolculuğu, muhabbet yolculuğu, zevki ruhani yolculuğu, bu bir terakki yolculuğu, tekamül yolculuğu. Dolayısıyla bu yolculuğun içerisinde olanağa biz salik diyoruz. Böyle bu durumdaki bir salih. Şimdi öyleyse aslında bu hali yani bir vecd halini, bir istirak halini yaşayan birisi aslında yolda yaşıyor bunu. Yolda o onun yolda olduğuna işaret ediyor. Yola devam etmesi gerektiğine işaret ediyor. Çünkü yola çıkmayan birisi kalbini kalbini masivadan temizleyemediği için kalbi onun hak şüalarıyla aydınlanmadığı için o ışıkla eşyayı ve hadiseleri seyretmediği için varla basarla bakıyor. Yani gözüyle bakıyor. Basiretle bakamıyor. Basiretle bakamadığı için de göremiyor ve onun içerisine dalamıyor. Dolayısıyla burada bizim öznemiz yani hepimiz öyle olalım inşallahu teala en azından avamlıktan kurtulma çabası içerisinde bir salik olalım. Bu durumdaki bir salik Allah'ta fani olmanın hasıl ettiği iç seziş ve duyuşlarla bütünüyle cem televlerine gömülür. Ne oldu? Bakın bu durumdaki bir salik Allah'ta fani aslında. Yani o daldığı şey, o içinde kaybolduğu şey aslında marifet deryası. Öyle bir muhabbet deryasının, öyle bir marifet deryasının içerisine dalıyor ki buna cem telebü deniliyor. Yani sizin bir damlız var. Onu deryaya katıyorsunuz. Böyle böylece o damla derya haline geliyor. Buna cem deniliyor. Cem bu arada şu cemin manasını da okuyalım sizinle. Cem biliyorsunuz toplamak manasına geliyor. Cem toplamak. Matematiğe de aslında matematikteki toplamaya da Osmanlıcada cem deniliyor. Cem toplamak, biriktirmek manalarına gelen bir kelime. Ama tasavvufta şöyle kullanılıyor. Zevk ve hal olarak bütün dünya ve içindekileri görmeyecek, duymayacak ölçüde hakkı hakka tahsis-i nazar etmek yani bakışımızı hakka odaklamak demek. Dolayısıyla tahsis-i şuur, tahsis-i nazar, tahsis-i his yani hislerimizi, şuurumuzu, bakışımızı hep hakka odakladığımızda bütün eşyaya karşı kapanıyoruz. Yani masivaya karşı kapanıyoruz. Ve sadece Allah'ı bilmek, Allah'ı duymak, onu marifetimizin derecesine göre onu görmek, kasti olarak ondan başka şey şeylerle meşgul olmamak, dolayısıyla dağınıklığa düşmemek manalarına geliyor. Yani sadece onu görmek, sadece onu duymak. Cem bakın sadece o topladık, kesretten kurtulduk, masivadan kurtulduk. Sadece onu duyuyoruz. Dolayısıyla bu çok önemli bir hal. Aslında cem makamı ve biz işte istirak makamında böyle bir cem hali yaşıyoruz. Böyle bir hani o secdeye kapandığınızda kendinizi unuttunuz ya aslında bu bir cem hali. Sen çıkarsan aradan kalır seni yaradan. Bu bir cem halidir. Sen aradan çıktın, çekildin aradan benliğinle. Hani üstadımızın bize hatırlattığı, hoca efendinin çokça zikrettiği benlik ve enaniyet, enaniyet, nefis ve enaniyet düzeltiyorum. Nefis ve enaniyet cihetiyle ölmek, kalp ve ruhun dereceyi hayatında dirilmek diyoruz ya. İşte o nefis ve enaniyet şehidiyle insan öldüğünde, kalp ve ruhun derece-i hayatında dirildiğinde, sezişleriyle, duyuşlarıyla Cenabı Hak'a tahsis edebiliyor. Bakışını, duyuşunu, şuurunu, hissini. Buna cem televleri deniliyor. Cem rengine bürünüyor o insan. Artık hiçbir şeyi tam olarak fark edemez. Eşya onun için ne olur artık? ikincil olur. O bakışında sadece hakkı görür, hakkı duyar. Üstadımız da öyle diyor ya Risale-i Nur'da. Biri bil, biri işit, bir biri iste. İşte bu hali idrak edip bu zevki duyanlar ama bazen vücudu ilahi istiraklarını ya enel hak ya da sübhane maazame şeni sözleriyle ifade edelmişlerdir. Şimdi bunlara da şathat diyoruz. Şathat. Şathatı taşkınlık manasına geliyor. Yani bir derenin suyunun kenarlara taşmasına şatı hatat deniliyor. Aynen öyle de bir insan cem makamına girince birtım iltibaslar yaşayabiliyor. Bunu şöyle tanımlıyoruz aslında. Bir demir düşünün. Ateşin içerisine demiri soktunuz. Dövdünüz, dövdünüz, dövdünüz. Ateşin içerisinde o demir ne oldu artık? Ateş haline geldi, değil mi? eridi. Ateşin içerisinde artık demir olma hüvviyetini kaybetti. Ateş olma hüvviyetini kazandı. Ve şöyle diyor: "Ben ateşim" diyor. "Ben ateşim." diyor. Şimdi bu işte istirak. Bu istirak. Demir ateşin içerisinde kendin kendi mahiyetinden sıyrıldı ve ateş olma mahiyeti kazandı. Şimdi bu mertebede birisi bu mertebede ama enel hak diyor mesela. Hallacı Mansur'un sözü Enel hak. Şimdi o istirak mertebesinde söylendiğinde mazur görülüyor. O demir demir ateş de ateş. Ama o demir ateşin içerisine girdiğinde kendini ateş zannediyor. Dolayısıyla enel hak diyor. Hak şuaları içerisinde eriyor ya. Kendini çıkarıyor ya aradan damlasını deryaya salıyor ya. Ben hakkım diyor. Şimdi o mertebede bunu diyebilir ama mansur olmadan enelha de dese bir insan dalalete düşmüş olur. Mansur olmadan bir insan enel hak dese dalalete düşmüş olur. Bunu hoca efendi şöyle ifade ediyor. tasavvuf büyüğü diyor. Miratiyet ve memeri oldukları gibi göremeyip de yani insan bir ayna ayna ben falancayım diyemez. Dolayısıyla da o miratiyet, o ayinedarliği karıştırdığında insan şöyle uyarıyor bir hak dostu. Zat-ı ruhu zanneder aynı hüda. sözlerinde enelan bir seda. Kim enelha derse mansur olmadan kafiri billah olur canubeden. Ya bir insan istirak mertebesine erişmeden, o hali yaşamadan enel hakk hakkım dese bakın hak dostu diyor ki kafiri billah olur canı beden kim enel hak derse mansur olmadan halacı mansur olmadan kafiri billah olur canu bedal işte bu makama erişen yani bu vecd ve istirak makamına erişen birisi enel hak diyebilir ya da sübhane mazameşen diyebilir. Bu da Beyazıtı Bistami Hazretlerinin sözü. Sübhane mazameşeni. Kendimi tesbih ederim ki şanım pek yücedir diyor. Kendimi tespih ederim ki şanım pek yücedir diyor. Bununla ilgili de Hoca efendinin bir beyanatı var. Onu da okuyalım. Çok güzel bir beyanat aslında bu. Hepinizin bildiği bir hikaye Hoca Efendi naklediyor. Şimdi Peygamber Efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem de Beyazıtı Bestam'yi kıyas ediyor. Kim kıyas ediyor? Haz Mevlana. Hz. Mevlana ilk defa Şams-i Tebrizi ile karşılaştığı zaman karşılaşıyorlar ya iki denizin buluşması. Maracel Bahreyn deniliyor buna. Hazreti Mevlana Şami Tebrizi ikisi de birer deniz buluşuyorlar. Marac Bahreyn iki denizi buluşuyor ve Şams-ı Tebrizi Hazreti Mevlana'ya şöyle bir soru soruyor. Diyor ki, "Byazıt-ı Bestami mi daha büyük? Allah Resulü mü daha büyük?" Soru bu. Hazret cevap veriyor. O nasıl söz? Allah'ın resulünden büyü olur mu diye soruyor Hzreti Mevlana. Bu sefer Şems-i Tebriz diyor ki ama nasıl oluyordu Allah Resulü maafn hakka marifetike diyor. Yani seni hakkıyla bilemedik diyor Allah'a. Ma arafna hakka marifetike ya mabut diyor Allah Resulü. Ama buna buna rağmen biraz-ti bestami hazretleri sübhaneke mazameşeni diyor. Yani kendimi tespih ederim ki şanım çok yücedir diyor. Bakın Allah Resulü seni hakkıyla bilemedik diyor. Bez-tü Bestani Hazretleri kendimi tespih ederim ki şanım pek yücedir diyor. Mevlana bu soru karşısında tebessüm ediyor ve şöyle diyor bakın. Beyazıtı Beslamiye karşı en küçük bir olumsuz cümle kuramaz. Çünkü o da hak dostu. Biliyor istirak nedir, vec nedir ve şöyle diyor: "İnsanlığın iftihar tablosunun kovası" diyor o kadar büyüktü ki tıpkı ummanlar gibiydi. Marifet adına ne kadar dolarsa dolsun denge bozulmuyor ve taşmıyordu. Diğerine gelince kap küçük ve dar olduğu için hemen içine marifet muhabbeti doldurunca hemen dışa doğru taşmaya başladı. İşte böyle diyor Hzreti Mevlana'nın cevabı. Çünkü Hazreti Mevlana zikrettiğim gibi biliyor istihlak nedir, vecd nedir diye. Neydi? Bakın burada çok önemli bir kavram öğrendik. Şatahat. Şatahat. Şatahat ne dedik? Bir nehrin sularının kıyıya doğru taşması. Bir insan kabı küçükse ne oluyor? hemen kaynamaya başlıyor. Hemen dışarıya doğru taşmaya başlıyor. Azıcık böyle bilirsiniz bunu değil mi? Hani bizim bizim yolumuzda üstadın açtığı yolda bilirsiniz vecd ve istirak halleri. Böyle şey yoktur. Mesela eee hoca efendi birisi camide Hoca Efendinin sohbetinde böyle taşıyor Allah diye bağırıyor. Hoca efendi diyor ki ben 30 senedir o çığlığı içimde tutuyorum diyor. Şimdi kap genişse eğer dışarıya doğru taşmıyor. Ama kaparsa hemen böyle hemen bir kaynama noktası hemen dışarıya doğru taşma söz konusu oluyor. Allah Resulü ile Beyazıtı Bestami arasındaki farkı böyle ifade ediyor Hazreti Mevlana. Bu arada Beyazıtı Bestami'nin kabının küçük olduğunu söyledik ya. Bu Beyazıtı Bestami'ye karşı bir tahkir değil asla. Allah Resulüne göre küçük. Yoksa onun kabı büyük ama içine doldurduğu marifet de büyük. İçine doldurduğu muhabbet de büyük. Eee ama Allah Resulününki sahilsiz bir uman. Allah Resulününki doldukça, marifet doldukça helmin mezit ufkunda daha fazla daha fazla daha fazla isteyen bir ufuk. İşte böyle değerli dostlar. Şimdi ne dedik bakın? İstirak konumuz istirak ya dalma. Şimdi insan istirakta ne yapıyor? Cem televlerine gömülüyor. Cemin rengine boyanmaya başlıyor ve eşyayı tam olarak fark edemiyor. Ayırt da edemiyor. Yani kendisi demir ateşten kendini ayırt edemiyor. Damla denizden kendini ayırt edemiyor. Şua güneşten kendini ayırt edemiyor. Dolayısıyla bu hali duyan, zevk ve hal olarak bu hali duyan duyanlar bazen vücudu ilahiye istiraklarını, vücudu Allah'ın varlığında bu gark olma hallerini enel hak ya da sübhane maazame şenni sözleriyle ifadede gelmişlerdir. Yani size denilse ki birisi işte sübhane maazame şeni kendimi tespih ederim ki şanım ne yücedir diyen birisi haza küfür dersiniz ama bunu gerçekten akıl mertebesinde birisi söylüyorsa istirak mertebesine ulaşmadan söylüyorsa küfür olur. E bunu hoca efendi makalenin sonunda özellikle vurgulayıp öyle bitiriyor. Şimdi eee aslında diyor hoca efendi bir zevk ve hal işi olmasına rağmen çok defa iltibaslarla hakikat zannedilmiştir. Şimdi vahdeet-i vücut diyoruz buna. Biliyorsunuz bu istirak hali bir zevk hali. Hal işi yani zevk işi. Ama çoğu zaman çoğu zaman iltibaslarla hakikat zannedilmiş. Karıştırılmış yani hakikat zannedilmiş. Oysa o nedir bize göre? İstirak elelha da bir istirak. Daha çok çok istirak örnekleri vardır. Size söylendiğinde bu istirak örnekleri hep deyin ki bunlar istirak hali. Yani vahdeet-i vücut nedir diye sorulduğunda size mesela vahdet-i vücut nedir? Dein ki o bir istirak halidir. Enelha nedir diye sorulduğunda o bir istirak halidir deyin siz. Evet. Salih bazen neyin ne olduğunu fark edemez ve bir damla mesabesindeki mahiyetini içine karışıp kaybolduğu ehadiyet deryası zanneder. Bakın bir damla aslında kendisi bir damla ama istirak halinde bir deryaya gark oluyor ya. Bir damla bir deryanın içine karışıyor ya. Hadiyet der, zati alemin deryas ve yakışıksız şatahatlara girer diyor hoca efendi. Yakışıksız şatahatlara girer. Böyle bir zevk ve bu ölçüde bir hissi fena herkes için söz konusu olmasa da seyri süluku ruhani çokları bu hali duyar ve yaşar. yaşar ki bunlardan bazılarına da üveysi meşrep denilir. Bakın böyle bir zevki herkes yaşamayabilir ama seyri süluku ruhani içerisinde bu yaşanabilir bir durum. Çok çokları bu hali duyar. Yani hangi hali duyar? Bir vec halini, bir istirak halini duyar. Damlının deryaya nasıl karıştığını duyar. Zerrenin nasıl şemse karıştığını duyar. Ve bu duyuşa da üveysi meşrep deniliyor. Üveys kim? Üveys elkarni. Veysel Karani diyoruz ya biz ona. Üveysel Karni Hazretleri. Üveysi Meşreplik. Ona diyoruz biz. Şimdi değerli dostlar hoca efendi bu meseleyi yani üveysi meşrepliğin ne olduğunu başka bir makalede izah ediyor. Ona bakıp öyle yolumuza devam edelim. şöyle diyor hoca efendi. Üveysilik nedir? Üveysilik yani biliyorsunuz Üveys Alkarni Hazretlerinin hususiyeti neydi aslında? Asrı saadet döneminde yaşamış olan Peygamber Efendimiz Sallallahu Teala Aleyhi ve Sellem'i görmemiş olan buna rağmen insani kemalat ufkunda seyri sülük yapmış olan bir özne Hazreti Veysel Karani Hazretleri. Türkçede Veysel Karani diyoruz. Gerçek adı Üveys Elkarni. Karn şehrinde yaşadığı için üveysel karni diyoruz ona. Şimdi üveysilik şudur diyor hoca efendi. Hakkın cazibesiyle ruhlarda iman, İslam, ihsan esrarını duyan münceziplere üveys-i meşrep denilir. Hakkın cezbesiyle yani Allah onu kendi cazibe-i kutsiyesiyle kendine doğru çekiyor. O çekimi hissediyor ve ruhunda neyi duyuyor? iman, İslam, ihsan esrarını, sırlarını duyuyor. Müncezip demek işte böyle bir cezbeye kapılmış demek. Üveysi meşrep denir ki bunların bütün duygu, düşünce, hissiyat ve davranışları o kutsi cezbe ile müncesip olmaları sayesinde bir istirak ve hayret içerisinde geçer. Hayatı böyle geçiyor üveysin meşreplerin. Yani bütün duyguları, düşünceleri, hisleri, davranışları hatta kutsi bir cazibe ile müncezip olmaları sayesinde istirak hali içerisinde geçiyor. Hep bir hayret hali içerisinde geçiyor. Yani hayret onun için bir makam oluyor. Üveysi meşrepler için anlaşıldı değil mi? Üveys-i meşrep nedir diye. Üveys-i meşrep hakkın cazibesiyle kendi ruhunda iman, İslam, ihsan sırlarını duyan, bütün duygularıyla, düşünceleriyle, hisleriyle, davranışlarıyla o hakkın cazibesiyle müncezip olan yani o çekime kendini kaptırmış olan ve bu sayede de sürekli bir istirak hali içerisinde yaşayan, sürekli hayret hali içerisinde yaşayana ne diyoruz biz? üveys meşrep diyoruz. Yani bir insan düşünün sürekli bir hayret hali içerisindeyse hayret deyince hayreti mucip bir sima çıktı karşıma. Hayret deyince selam olsun o hayreti mucip simaya. Evet. Buna işte istirak diyoruz. Ne oluyor? Bakın sürekli öyle bir cezbe, öyle bir çekim hali içerisinde ve sürekli hayret hali içerisinde sürekli bir istirak hali içerisinde yaşıyor. İstirak bir hal olmaktan çıkıyor. Üveysin meşreplerde ne haline geliyor? Bir makam haline geliyor. Değerli dostlarım şimdi yolumuza devam edelim. Şöyle dedi hoca efendi. Bunlara üveysi meşrep denilir. Kimlere üveys-i meşrep deniliyordu? Böyle bir zevk ve bu ölçüde bir fenah hissiyle fenah hissiyle yaşayanlara bu hali sürekli olarak yaşayanlara üveysi meşrep deniliyor. Bu meşrebe telmih sadedinde merhum Muallim Naci şöyle diyor. Bakın Muallim Naci'nin bir şiirinden bir bölüm okuyacağız şimdi. Bak ne istiraka sevk ettin beni gözyaşım zannediyor çeşmim seni. Tabii aslında şiirin bağlamını bilmeyince şiir anlaşılmayabiliyor da Muallim Naci bu şiiri Fırat Nehri için söylüyor. Şimdi Fırat'a bakıyor düşünün. bir nehre bakıyor ve diyor ki, "Seni kendi gözüm, gözyaşım zannediyor." diye. Diyor. Şimdi bakın, bir nehir akıp gidiyor. Bir nehir siz nehre diyorsunuz ki, "Gözyaşım zannediyor, çeşmim seni. Gözüm seni kendi gözyaşım zannediyor." Bu nedir? Aslında bir istirak halidir. Bir cezbe halidir bu. Yani varlığa bakarken, eşya ve hadiselere bakarken, varlığı seyrederken hep bir hayret hali içerisinde yaşamak, hep bir istirak hali içerisinde yaşamak. Bak ne istiraka sevk ettin beni diyor. Demek ki bakın Muallim Naci böyle bir üveysi meşreplerin istirakına işaret ediyor. Bakıyor Fırat nehr bak diyor beni nehre diyor beni istiraka sevk ettin seni. Ben kendi gözyaşım zannediyorum diyor. Bunu söyledikten sonra hoca efendi istirakın üç mertebesine geçiyor. Şimdi burada çok temel bir soru var. Hepimiz için önemli olan soru. Biz istirakın neresindeyiz? Biz istirakın neresindeyiz? Hani ben derse başlarken secdenin bir istirak olduğunun altını çizmeye çalıştım aslında. Bir ıstirak makamı olduğunun secdenin. Ondan sonra mesela dedik dedik ki işte duada insan kendinden geçebiliyor. Dua ederken gözyaşlarına boğulabiliyor. Kendini unutabiliyor insan. Bunlar hep istirak halleri. Fakat daha fazlası da var bize bakan veçesiyle. Yolumuz, yolumuza bakan veçesiyle daha fazlası var. Biraz onları irdeleyebilmek için istirakın üç mertebesine nazar edeceğiz. Şimdi birincisi, eee, istirakın üç mertebesinin ilki ilmin halde istirak. İlmin ilmi haldi de bir ilim var ya ilmin halde istirak. Yani nedir bu? Önce ilim sahibi oluyorsunuz. Sonra o ilim neyin içerisinde eriyip kayboluyor? Halin içerisinde eriyip kayboluyor. İlminiz hale dönüşüyor. İlminiz halin içerisinde eriyor ve kayboluyor. Ne gibi? Şekerin çayın içerisinde erimesi gibi ilim de halin içerisinde kayboluyor. Başlangıç itibariyle hak yolcusu bazı şeyleri bilse de onları tam duyup zevk edemediği için gerektiği ölçüde o şeylerin hakikatlerine vakıf değildir. Şimdi bir şeyleri biliyoruz ama zevk edemiyoruz. Bir şeyi bilmekle onu zevk etmek arasında fark var. Duymak arasında fark var. bilmekle onu hoca efendinin çok tekrar ettiği bir ifade var. Kalbin kadirşinas ölçüleri, kalbin kadirşinas kriterleri. Şimdi bir insanın bir şeyi bilmesiyle bildiği şeyi zevk etmesi aynı şey değil. Bal varlığını bilmekle balın tadına bakmaktan başka şeyler. Kavanozu yalamakla balı yalamak bambaşka şeyler. Dolayısıyla başlangıç itibariyle hak yolcusu ne yapıyor? Mesela biz Kalvin Zümrüt Tepeleri okumaları yapıyoruz. Bazı şeyleri biliyoruz ama bildiğimiz şeyleri tam duyup zevk etmek bambaşka bir şey. Zevk edemediğimizde gerektiği şekilde o şeylerin hakikatlerine vakıf olamıyoruz. Biliyoruz ama hakikatine vakıf olamıyoruz. Bu baldır diye biliyoruz ama tadını duyamıyoruz. Evet. İlim ayrı şey. Yaşayıp hissetmek ayrı şey. O yüzden biz ona talibiz. Hoca efendi diyor ki, "Bizim yolculuğumuz bilme yolculuğu değil, olma yolculuğu. Biz neye talibiz? Yaşamaya, hissetmeye talibiz. Biz neye talibiz? Zevk etmeye, duymaya talibiz. Bilmek bu anlamda çok önemli. Çünkü bildiğimiz şeyleri duyup zevk edebiliyoruz. Ama biliyor ve zevk edemiyorsak e o zaman ilim oluyor, hal olmuyor manasına geliyor. Oysa o ilmin ne olması gerekiyor? Halde erimesi gerekiyor. Aslında bizim iman dediğimiz, muhabbet dediğimiz, aşk dediğimiz, zevki ruhani dediğimiz şeylerin tabiatimizin bir derinliği haline gelmesi lazım, değil mi? Bir buumuz haline gelmesi lazım. Hoca efendinin bize en çok hatırlattığı şeylerden bir tanesi bu. İç derinliğiniz, tabiatinizin bir derinliği haline gelmesi. İman, muhabbet, aşk, zevki ruhani. İşte tabiatimizin bir buğdu haline gelecekleri ana kadar hepsi teorik. Aşk diyoruz. Teorik. Ne diyor şair? Dilin bal demekle tadlanmaz ey aşık. Kamu azaları Allah diyen gelsin bu meydana. Dil bal demekle tadlanmıyor. O zaman ne olması gerekiyor? O balın tadının duyulması gerekiyor. Ve o hakikati, o balın tadını, marifet balının tadını duyacağımız ana kadar aslında bildiğimiz şeyleri tam bildiğimiz söylenemez. Bildiğimizi iddia ettiğimiz şeyler aslında bildiğimiz şeyler değil. söylem biliyormuş gibi davranıyoruz. Zevk etmiyorsak, duymuyorsak aslında bilmiyoruz. Gerçek bilme nasıl bilme? Zevk ederek bilme. Gerçek bilme duyarak bilme. Dolayısıyla ne olacak? Onları tabiatimizin bir buğdu haline gelecekleri ana kadar nazari olarak kabul edeceğiz. Yani bunlar teorik bilgiler. Hakikatlerini tam bildiğimiz söylenemez diyeceğiz. Ne zaman ki bunlar insan vicdanında zevken ve keşfen duyulurlar. İşte o zaman ki hal mücerret ilme galebe çalar. İşte o zaman hal ilmin önüne geçer. İşte o zaman hal ilmi kendi içerisinde eritir ve ilim halin içinde muzmaili olur gider. Muzmahil olmak erimek manasına geliyor. İlim halin içerisinde erir ve gider. İşte o zamandır ki ilim halin içerisinde eriyip gider. O yüzden bizim için yaşamak önemli. O yüzden bizim için hayata taşımak önemli. Bunun çabası içerisinde, gayreti içerisinde olmak önemli. Buna aynı zamanda şöyle deniliyor. Çok önemli bu peygamber ilmi. Buna peygamber ilmi deniliyor. Ya bir insan ilmini halinin içerisinde eritmeyi başarmışsa onun ilmi peygamber ilmidir. Buna ilim denmesi sadece sadece işin mebdeinin unvanı olması itibariyledir. Yani işin başlangıcında ilim var ya. O yüzden ona biz peygamber ilmi diyoruz. İlim denmesi işin başlangıcında kökünde ilim var. Onun için yoksa aksiyon itibariyla bir hal ve paye itibariyla da bir makamdır. Aksiyon itibariyle bir haldir o. Bu noktada şunun altını da çizmek istiyorum değerli dostlar. Hoca efendi hep der ya, "Biz aksiyon öncelikli bir düşünce hareketiyiz diye. Biz aksiyon öncelikli bir düşünce hareketiyiz" diyor hoca efendi. Yani farkındaysanız hizmet insanı demek aksiyon insanı demek. Öyle değil mi? Hizmet insanı demek. Ne yapıyor? Hemen sizi kazana koyup kaynatmaya başlıyorlar. Siz hizmet dediğiniz anda sizi kazana koyup kaynatmaya başlıyorlar. Çünkü başka türlü olmuyor. Aksiyon da oluyor farkındaysanız bir insan hizmette vazife almadığı sürece, hizmette vazife almadığı sürece işte ben hizmetin insanıyım demesi onun için bir iddiadan, bir nazariyattan ibaret kalıyor. Ne oluyor? hemen vazife alıyor. Hizmetin içerisine giriyor. O kazanın içerisinde kaynamaya, o kazanın içerisinde pişmeye, o kazanın içerisinde ne varsa ona karışmaya başlıyor. İşte öyle öyle biliyor. Öyle biliyor. Yürüdüğü yolun hak olduğunu öyle biliyor. Yürüdüğü yolun peygamber yolu olduğunu öyle biliyor. Yürüdüğü yol ona peygamber ilmini öğretiyor. Yoksa o aksiyon itibariyle bir hal ve paye itibariyle de bir makamdır. Yani ona ilim dedik. Başlangıç itibariyla ilim dedik. O hale dönüştüğü dönüşmesi için aksiyon lazım. Aksiyon itibariyle o bir haldir. Paye itibariyle de o bir makamdır. O bir makamdır. Yani hallerden insanı kurtarır. Bir yüceliğe, bir makama geliştirir. Özür diliyorum değerli dostlar. Evet. Gerçek peygamberlik mülahazası mebde ve münta cem etmesi bakımından mebdeye bakan yanıyla şimdi gerçek peygamberlik mebdeyi de müntahayı da cem ediyor değil mi? Yani siz şeriat diyorsunuz. E bu peygamberlik. Siz efendim tasavvuf diyorsunuz. Siz hakikat diyorsunuz, ihsan şuuru diyorsunuz, iman diyorsunuz, İslam diyorsunuz, ihsan diyorsunuz. Bunların hepsini kapsıyor değil mi? Peygamberlik makamı. Dolayısıyla peygamberlik makamı mebde ile münteha bir araya getiriyor. Aslında üstadın açtığı yolda veraset-i nübüvvet yolu olduğu için dikkat edin. Bediüzzaman Hazretlerinin açtığı yolda da mebde ve münteha bir arada ele alınır. Yani işte şeriat geride kaldı. Biz şuradayız diye bir durum söz konusu değildir. Şeriat efendim eee tasavvuf, hakikat bunlar hep içedir. Bediüzzaman Hazretlerinde iman, İslam, ihsan içedir Bediüzzaman Hazretlerinin anlayışı içerisinde. Çünkü peygamberlik hakikati buna dayanır. İşte peygamberlik mülahazası başlangıçla sonu mebde ile mümtiyetmesi açısından başlangıca bakan yönüyle Hz. İbrahim ve İsmail'le alakalı dikkat edin. Yani bu size bana bir Kur'an-ı Kerim'den vecd örneği verin desem böyle bir örnek verir misiniz bilmiyorum. Hoca efendinin verdiği örneğe bak. Bakın Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'le alakalı ikisi de hakka inkiyat edip teslim olunca kurban etmek üzere oğlunu yere serdi. Bu Safat suresi 100. ayet. Bakın ikisi de hakka inkiyad etti. Sadece Hazreti İbrahim değil. Ne dedi? Oğulcuğum ben bir rüya gördüm. Hz. İsmail de dedi ki, "Babacığım, Allah'ın emrini yerine getir. Beni teslim olanlardan bulacaksın." Şimdi Hz. İbrahim Allah'ın emrini yerine getirdi. Hz. İsmail Allah'ın emrini yerine getirdi. İkisi de Allah'a teslim oldu ve kurban etmek üzere oğlunu yere serdi. Şimdi bu ilahi beyan böyle bir ruh haletini ifade etmesi bakımından gayet manidardır. Ve böyle bir istirakın şimdi bu bir istirak örneği. Ne dedik? İlmin hale dönüşmesi peygamber ilmidir. İlmin hale dönüşmesine peygamber ilmi diyoruz. Ve bakın Hz. İbrahim'e Allah ona bir şey emrediyor. Hemen onu aksiyona dönüştürüyor. Hz. İsmail'e bakın. Allah ona bir şey emrediyor. Hemen onu aksiyona dönüştürüyor. Bu işte işin mebdei. Allah size bir şey emrediyor. Onu aksiyona dönüştürüyorsunuz. Bunun olumsuz örneği de var. Hatırlayacaksınız Kur'an-ı Kerim'de Allah İsrailoğullarına bakarak kurban etmelerini istiyor. Ne diyorlar hemen Haz Musa Aleyhisselam'a? Rabbimiz bile demiyorlar. Rabbine diyorlar. Sor bakalım o ne renk olacak? Rabbine sor bakalım kaç yaşında olacak? Genç mi olacak? İhtiyar mı olacak? Rabbine sor bakalım diyorlar. Nasıl olacak? Hangi vasıfları taşıyacak? Ne oldu? Bakın Allah onlara bir şey emretti ve inkıy etmediler. Yani imanı amele dönüştürmediler. Düşünceyi aksiyona geçirmediler. Hz. İbrahim işte bunu temsil ediyor Kur'an-ı Kerim. Bu bir istirak. Bakın ne yapmış Hazreti İbrahim. Aslında yaptığı şey ne? İlmi halin içerisinde eritmiş. Düşünceyi aksiyonun içerisinde eritmiş. Allah ona bir şey emretmiş. Hazreti İsmail de öyle bakın. Küçücük bir çocuk aslında ama diyor ki babasına, "Babacığım emrolunduğun şeyi yerine getir. Beni sabredenlerden bulacaksın." Bu ilmi hal içerisinde eritmenin unvanı. Hemen aksiyon. Hemen aksiyon. Hak'ka inkiyad edip teslim olunca kurban etmek üzere oğlunu yere serdı. Şimdi bu ilmin hemen aksiyona dönüştürülmesi, bu meselenin bidayeti yani başlangıç noktası. Böyle bir ruh aletini ifade etmesi bakımından gayet manidar. Böyle bir istirakın bir de müntehası var. Yani ulaşacağı müntaha nihayet noktası var. O bizim tasavvurlarımızı aşar diyor hoca efendi. Bizim tasavvurlarımızın istiabını yani eee içine doldurma kapasitesini aşar. Konuyu biraz daha açacak olursak burada mücerrit ilimden ilimle hedeflenen hale intik intikal söz konusudur. Yani hep şu şu söz konusu. İlmi hale dönüştürmek. mücerrit bir ilmi yani amele dönüşmemiş olan bir ilmi amele dönüştürmek ve müstesnaların hali müstesna. Onlar her zaman en güzel örnek konumlarıyla misallere, mesellere sığmayacak kadar aliftırlar. Aslında Kur'an-ı Kerim'deki bütün peygamber örnekleri bunu temsil ediyor. Onlar misillere, misallere emsalleri yok. örnekleri örnekleri kendilerinden. O kadar ali cenaplar o kadar aliaplar bu konuda onlar şimdilik mesellerin en güzeliyle kendi numune dünyalarında kala. Onlar o peygamber ufku, o mukarrabin ufku kendi dünyalarında hep bunu yaşasınlar. Halin bahis mevzuu olmadığı o mücerrit bilgiyle bir bilgin neye benziyor? Mücerret bir bilgi. Hal yok. Kur'an-ı Kerim bunu da anlatıyor bize. Kitap taşıyan merkuplar diyor Cenabı Hak. Cuma suresi 5. ayet. Hal yok, ilim var. Amel yok, nazariyat var. Eylem yok, söylem var. Şimdi bu mücerret ilim. Bunu da Kur'an-ı Kerim bize kitap taşıyan merkuplar olarak anlatıyor. Şimdi peygamberler hikayelerine bakın. Peygamber kıssalarına Kur'an-ı Kerim'deki aslında hepsi bir istirak örneği. Hani kendinden geçme dedik ya. Kendinden geçme, boğulma, gark olma. Demek ki ilmin hale dönüşmesi aslında ilmin hal içerisinde erimesi bir istiraktır. İlmin hal içerisinde erimesi, şekerin çay içerisinde erimesi gibi ilmin hal içerisinde erimesi bir istirak mertebesidir ve peygamber ilmidir. Ve bunun olumsuzluğu da işte Cuma suresi 5. ayette anlatılıyor ve hoca efendi diyor ki, "Bilgisiz hal bir dalalettir, bir ilhattır." Bilgisiz hal ya bir insanın bilgisi yok ama hali var. Bu da olamaz. Öyle değil mi? İşin mebdeğinde ne vardı? İlim. İlim olmadan halde bir dalalettir. Bir ilhattır. Biliyorsunuz değil mi? Marifetti ilmi olmadan ortaya dökülüp de böyle metafizik yolculuklar yapmaya çalışanlar var. Şimdi çok yaygın bu. Bunlar ilhattir, dalalettir diyor hoca efendi. Bilgisiz ilim yok ortada. Marifet yok. Bir dil kuruyor mesela. Öyle bir dil kuruyor ki peygamber diliyle, peygamber terminolojisiyle, evliyaullah terminolojisiyle alakasız bir dil kuruyor. Birtım haller yaşıyor. Hal bakın yaşıyor bunları. Birtım mesela ne diyorsunuz buna? eee birtım kendinden geçme halleri yaşıyor. Metafizik haller yaşıyor diyelim. Olabiliyor değil mi böyle şeyler? Olabilir. Yani ne yapıyor? İşte birtım kendinden geçme halleri yaşıyor. Birtım kendine göre gark olma, boğulma halleri yaşıyor. Dalma halleri yaşıyor. Ama bunlar marifet ilmi olmadan yaşanıyor. Buna ne dedi hoca efendi? ilhattir dedi. İlhattir dedi hoca efendi bunlar için dalalettir dedi. Yani birileri size böyle e gelip de işte yaşadığı hallerden söz edebilir. Yaşayabilir o halleri. Ama onlar bize göre eğer marifete dayanmıyorsa, imana dayanmıyorsa dalalettir, ilhattir. Ama halsiz bilgi de gaflet ve cehalettir diyor efendim. Bilgi ve hal, ilim ve hal. İlim ve hal. Halsiz bilgi, cehalet ve gaflettir. Ve bilgisiz halde dalalettir ve ilhattir. Nice haller yaşayabiliyor insanlar. Bakın, nice haller yaşayabiliyor. Nübüvvet bilgisi sayılan ilimle istikamet ise nübüvvet bilgisi. Üstadın açtığı yolun nasıl bir yol olduğunu görüyorsunuz değil mi? Nüübüvvet bilgisi sayılan ilimle istikamet. İlimle istikamet. Ne güzel değil mi? Nübüvvet bilgisi böyle. İlimle istikamet bulmak. Ben Amerika'dayım. Bunun örneklerini görüyorum zaman zaman. Başka yerlerde de benzer örnekler vardır. Fakat burada diyelim ki birileri ihtida ediyorlar. gayrimüslim Müslüman oluyor, ihtida ediyor. Eğer ilimi yoksa o insanda, ilme talip değilse diyelim ki bir tekkeye gidiyor. Bir devran görüyor. Bir sem görüyor ve bundan etkileniyor ve Müslüman oluyor. Eğer o insanda ilim yoksa ne oluyor biliyor musunuz? Bir süre sonra onun böyle yaşadığı şey Müslümanlığın Müslümanlık çerçevesinin dışında bir şeye dönüşüyor. Hani İslamsız mevlevilik diye bir şey var ya. İslamsız mevlevilik. Ben Müslüman değilim diyor mesela. Mevleviyim diyor. Nasıl olur yani Hazreti Mevlana ben Allah Resulünün ayağının tozuyum diyen Hazreti Mevlana. Ama o haller yaşayabiliyor. Giriyor semaya orada efendim kendini unutuyor falan. Ne bütün bunların hali nedir bunlar? Hoca efendi diyor bakın. Bilgisiz hal dalalet ve ilhattir. Halsiz bilgi gaflet ve cehalettir. Hakiki yol nedir? Nübüvvet bilgisi sayılan ilim. İlimle istikamet ilim cevherinin hal televünleriyle en yüksek sevami bir aras haline yükselmesi keyfiyetidir. Cümlenin güzelliğine bakın. İlimle istikamet. İlimle istikamet. Burada iki kelime kullandı hoca efendi. Cevher ve araz kelimeleri. Bunlar felsefede çok kullanılan kavramlar. Cevher ve Araz İslam felsefesinde tasavvufta da kullanılıyor. Varlıkların varlıkları nesneleri algılamadaki kavramlar bunlar. Cevher bir şeyin özüne deniliyor değerli dostlar. özü asıl yapısı bir şeyin değişmeyen niteliklerine cevher deniliyor. Geçici değişen nitelikleri o cevherin etrafında sonradan ortaya çıkan niteliklere de araz deniliyor. Cevher ve araz iki zıt kavram. Çok terminolojik olarak çok yeni terminolojiler söylüyorum size ama ümit ediyorum zihninizde kalır. Çünkü bunlar aşina olmanız gereken kavramlar. Cevher ve araz. Cevher neymiş? Bir şeyin özü değişmeyen yapısına cevher diyoruz. Geçici sonradan ortaya çıkan cevhere bağlı olarak ortaya çıkan bir şeyin niteliklerine de araz diyoruz. Şimdi hoca efendinin cümlesine bu bilgiyle tekrar dönelim. Hoca efendi diyor ki ilimle istikamet bulmak bir nübüvvet bilgisidir. Böyle değil mi? Üstadın açtığı yol da bu. İlimle istikamet yolu üstadın yolu. Bu da ilim cevherinin. Demek ki ilim ne ortada? Cevher. Hal neymiş? Araz. İlim cevher. ilim cevherinin hal televleriyle yükselmesi ve semavi bir araz haline yükselmesi. Yani yükseliyor ama semavi bir araz oluyor. İlim cevheri. İlim cevheri halin içerisinde eriyince ne oluyor? O hal semavi bir araza dönüşüyor. İşte nübüvvet bilgisi. Böyle bir bilgi. İlimle istikamet bilgisi. Şimdi bu birinci maddemizdi. Saati kontrol ediyorum. Biraz yavaş ilerledik. Kavramları izah edelim derken benim gafletimden Allah beni affetsin. 2 ve 3üncü maddelerimiz var. Onları da okuyup öyle bitirelim dersimizi. İkinci maddemiz şu. Şimdi birincisi neydi? ilim halin içerisinde eridi. Bu istirakın ilk mertebesi birincisi. İkincisi işaratın keşifte istirakı. İşaratın keşifte istirakı. Şimdi işarat yani işaretler kelimesini aslında siz yine Risale-i Nur'dan çok iyi biliyorsunuz. İşaret kelimesini. Çünkü üstat farkındaysanız birtım başlıklandırmalar yaparken işaretler suretinde başlıklandırmalar yapıyor. Çünkü böyle manasını ancak sezerek bilebileceğimiz işaret öyle bir şey değil mi? Ş bakın işaret ediyorum. İşaret size gösteremiyorum sadece işaret ediyorum. Çünkü kalbin doğrudan temaşa ve keşfettiği ilahi hakikatler bizim konuşma konumuz. Öyle değil mi? Tasavvufun temel konusu bu. Kalbin temaşa ettiği, keşfettiği ilahi hakikatler. Dolayısıyla bunları anlatmaya kelimeler yetmiyor. Yetmediği için de işaret ediyorsunuz. Üstat hakikatler için hep işaretler başlıklarını koyuyor. Yetmiyor kelimeler onları anlatmaya. Yetmediği için de ne yapıyorsunuz siz? İşaret diyorsunuz. Yani onları size gösteremiyorum. Sadece işaret ediyorum diyorsunuz. İşte ikinci madde de bu işaretlerin keşifte istirak. Artık o işaretten keşfe geçiş. işaretler tıpkı ilmin halin içerisinde erimesi gibi işaretler de kalbin müşaelerinde, keşiflerinde eriyip gidiyor. Hoca efendi bunu bize izah ediyor ve şöyle izah ediyor. diyor ki ruhta zat-ı uluhiyet hakikatinin inkişafı ile salik onun mukaddis isimlerinden ehadiyet mertebesine Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak'ın kulun idraki seviyesinde ona hususi varitlerde bulunma mertebesine yönelir ki bu mertebede ruh bütünüyle masivadan alakasını keser ve kalbin kadirşinas ibresinin gösterdiği ufka teveccüh eder. kalbin Kadirşas ibresinin gösterdiği ufka yönelir. Ne oluyor biliyor musunuz değerli dostlar? Bana çok etkileyici geliyor bu. İnsan böyle dedim ya hani ilim ilim hal ilim hal düşünce aksiyon efendim iman amel. Bunu gerçekleştirebilen bir insan, bu daireyi kurabilen bir insan bir süre sonra ne yapmaya başlıyor? Kalbi onun müşahedeleri açılmaya başlıyor demiştik ya. Ne oluyor bir süre sonra? Kalbi ilhamlar almaya başlıyor. Ne diyordu hoca efendi? Teveccühe teveccühle mukabele edilir. Tecelli avcısı olun diyordu hoca efendi bize. Öyle değil mi? Ne oldu? Bakın ruh bir süre sonra bu ilmin hal içerisinde erimesiyle beraber kalp masivadan temizleniyor ya. Hakikat kalpte inkişaf etmeye başlıyor. Kalp Allah'ın eviydi. Masivadan temizlendikçe kalpte zat-ı uluhiyet hakikati daha kuvvetle duyulmaya başlıyor. Ve Allah'ın mukaddis isimlerinden zatının ismi olan ehadiyet mertebesine yani Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak'ın kulun idraki seviyesinde ona hususi varitlerde bulunma mertebesine yükseliyor. Yani şu kalbinde Cenabı Hakk'ın zatını duymaya başlıyor. Daha kuvvetle duymaya başlıyor. İşaretlerden artık keşiflere geçiyor. İşaretler keşiflerin içerisinde erimeye başlıyor. Kalbi keşiflere açılıyor. Kalbi ilhamlara, müşahelere açılıyor. Bu mertebede ruh bütünüyle masivadan alakasını kesiyor. adanmış diyor ya hoca efendi. İşte adanmışlık böyle bir şey. Hoca efendi adanmış kelimesini çok kullanıyor değil mi? Adanmış. Neye adanmış? Hakkın yoluna adanmış. Dini mübini İslam'ın ilası, dini mübini İslam'ın boyunduruğunun tutup kaldırılması hakikatine adanmış. Dolayısıyla masivadan bütün alakasını kesiyor. Bütün bütün Allah'tan gayrı her şeyden alakasını kesiyor. Bu böyle hani eee dünyayı terk etmek manasına gelmiyor. Bakın dedik ya aynaya bakarken eee dedik ya cama bakarken dışarıyı ikincili olarak görüyorsunuz diye. Bütün bütün masivadan alakasını kesiyor. Sadece ve sadece neyi görüyor? zat-ı uluhiyet hakikatini nerede görüyor? kalbin kadirşinas ölçüleri içerisinde onun gösterdiği işaretlerle görüyor. Şöyle diyor hoca efendi. Diyor ki ona hususi varitlerde bulunma mertebesine yükselir. Allah ona hususi ihsanlarda bulunur. Ya latif çekiyoruz günde 129 tane ve bu mertebede ruh bütünüyle masivadan alakasını keser. Kalbin kadirşinas ibresinin gösterdiği bakın işaret bu. Kalp bütün kadirşinaslığıyla size bir şeyleri işaret ediyor. Kalp ibresi diye hoca efendinin bir kitabı var ya. Kitabın adı bakın kalp ibresi. Kalp ne yapıyor? işaret ediyor. İşaretin keşifte istirakı ya bu madde. Kalp kendi kadirşinas ölçüleriyle, kendi ibresiyle size bir şey işaret ediyor. Siz de o ufka yöneliyorsunuz. O ufka yöneldiğinizde keşfe açılıyorsunuz, müşahedeye açılıyorsunuz. Ve böylece o işaretler keşiflerin içerisinde eriyor. Diyor ki hoca efendi, "Böyle bir mazariyete eren Salik'in nazarında." Şimdi böyle bir mazarete ermek nasıl oluyor? İsimlerdeki ihtilaf tamamen ortadan kalkıyor. Yani siz de diyelim ki celal diyorsunuz, cemal diyorsunuz. Celali Cemali bir bilme makamı var. Siz latif diyorsunuz, kahhar diyorsunuz. Kahrı, lütfu bir bilme makamı var. Yok mu bu makamlar? Kahr hoş, lütfun da hoş. Ne oldu? İhtilaflar kalktı aradan. İsimlerdeki ihtilafların ortadan kalkması makamı. Kalbin kadirşinas ölçülerinin ibresiyle keşfe yöneldiğinizde, müşahedeye yöneldiğinizde masiva bütün bütün ortadan kalktığında geride ne kalıyor? birlik kalıyor, ehadiyet kalıyor. Üstadın açtığı yol sırrı ehadiyetin inkişafı yoludur. Dolayısıyla ne oluyor? Nar nur, celal, cemal, latif, kahır, lütuf, kahır bir hale geliyor. Bu makama vasıl olacağı kadar, zamana kadar insan Cenab-ı Feyyaz-ı Ezeliyi ayrı ayrı tanıyor. Cemil olarak tanıyor, ayrı, cel olarak tanıyor, ayrı. Latif olarak tanıyor, ayrı. Kahhar olarak tanıyor, ayrı. Ama bu makama eriştiğinde yani işaretler keşiflerin içerisinde eridiğinde nar nur bir biliniyor. Celal cemal bir oluyor ve kahır lütuf bir oluyor. Kahr hoş, lütfun da hoş. Hoşam senden hoş dediğiniz makam böyle bir makam. Ve bu makamda tefrikler, temyizler aradan kalkıyor. Ve Hz. Nuru zatın bir kemü keyf televünleriyle mestu mahmur bir hayata kendini salar. Adanmışlık böyle bir şey. İşte o demiş, bu demiş, o öyle olmuş, bu böyle olmuş, başarmışız, yenilmişiz, kazanmışız falan. Gerçek bir adanmış. Ne yapıyor? kendini kemiyetsiz, keyfiyetsiz Cenabı Hakk'ın zati nurların televilerine, onun nurlarına, onun şüalarına, zati nurların ışıklarına, aydınlığına kendini salıyor. Öyle bir hayata kendini salıyor. Adanmış ya o. Onun için hakkın yolunda olmak esas oluyor. Neticeye hiç karışmıyor. Celalde Cemali görüyor. Cemalde Celali'i görüyor. Kahırda lütfu görüyor. İkisi de bir oluyor. İşte bu ikinci mertebe. Bu hali Hz. Mevlana ifade ediyor ve şöyle diyor Hazreti Mevlana bu hali ifadesi sadedinde. Ey Müslümanlar diyor Hazreti Mevlana. Ne çare ben kendimi bilmiyorum. Bakın istirak. Ne çare ben kendimi bilmiyorum. Ben ne dünyadan, ne ukbadan, ne cennetten, ne cehennemden, ne Adem'den, ne Havva'dan, ne de Firdevs-i aladanım. Mekanım la mekan. Mekansızım. Mekanım la mekan. Nişanım da bi nişan. Nişanım bir nişansızlık. Mekanım mekansızlık, işaretim işaretsizlik. Artık bende ne can var ne de ten. Zira ben Canan otağındayım. Ben Cananın otağındayım. Cananın otağında olan birisi duyar mı mekanı? Duyar mı Adem'i, Havva'yı, cenneti, cehennemi, Firdevsi'i cananın otağındayım. İki gözü de kapı dışarı ettim. İki alemi birden görüyorum. Gözle görülecek şeyleri bıraktım. Kalbimin gözüyle görüyorum. İki alemi. O yüzden birden görüyorum. Dünyayı da Ukuba'yı da. Gayrı ben bundan sonra biri biliyor, biri söylüyor, biri arıyor, biri okuyor. Üstadınız da size öyle demiyor muydu? Biri söyle, biri bil, biri çağır. Ey Şams-ı Tebrizi diyor. Ondan sonra Hazreti Mevlana, dünyada öyle bir mestim ki alemde meslikten başkası bana derman olmaz. Mest kendinden geçmek demek biliyorsun. Öyle bir mest oldum, öyle bir kendimden geçtim ki bütün bir alemde meslikten başkası bana derman olmaz. Yine üstadınız ne diyordu risalede? Felek mest, melek mest, nüücum mest. Hatırlayın meslik makamı anlatmıyor mu size üstadınız bunları? Risale-i Nur'da istirak anlatmıyor mu üstadınız size? Hem de mebde ile müntehayı cem ederek anlatıyor üstat. 3üncü basamağa geçiyoruz inşallah. İnşallahu Teala anlatabilmişimdir. Benim kahsır kelimelerim hakikati perdelememiştir inşallahu teala. Üçüncüsü şevahitten cemin duyulduğu istiraktır. Şimdi en son mertebede cem mertebesi. İşte bu müşahedeye açıldık ya. İşaretlerden kurtulduk. Müşahedeye açıldık. Şimdi müşahede de eriyecek. Neyin içinde eriyecek müşahede? Cemin içerisinde eriyecek. İşte damla deryaya katılacak o noktada. O noktada rükuda eriyeceksiniz. Secdede yeni kulluk kalıplarına döküleceksiniz. cem olacaksınız. En son mertebe cem mertebesi şevahitten yani kalbin şahitliğinden, kalbin şahitliğinin cem makamında erimesi ilahi sıfatların emare ve tecelli dairesinde dahi hali ve zeki olarak sıyrılıp sadece ve sadece ehadiyet şüalarıyla evvel, ahir, zahir, batın hakikatleriyle mermuz Hz. Zatın tecelli akdesi içinde mafu, müzmail olarak ilk kaynaktan başka hiçbir şeyi duyup hissetmeme hali. Bu efendimizin miracı derecesine göre de herkesin kendi ulaştığı miraç yani Cenabı Hakk'ın zatının nurları. Cenab-ı Hakk'ın zatının nurları içerisinde erimek, zatın tecelli akdesi içerisinde mafu müzmahil olmak. Müzmahil olmak eriyip kaybolmak demek. Silinip gitmek demek. Üstadımızın, üstadımızın yok yok olursa var olur dediği mertebe bu. Terk-i enaniyet mertebesi dedi üstadın. Yok yok olursa var olurun. Sırrı bu üstadın bize anlattığı bu mertebe cem mertebesi. Fenafillah mertebesi değerli dostlar bu mertebe enaniyetin tümüyle terk edilmesi mertebesi. Eşyaya manayı harfiyle bakabilme mertebesi bu mertebe. Bu mertebe ya baki entel baki. Ya baki entel baki birinci ya baki entel bakide kendini sıfırlama. İkinci ya baki entel baki onunla var olma mertebesi. Yani üstadın Risale-i Nur'da, üstadın Risale-i Nur'daki hatvelerde anlattığı ve bizi taşımak istediği nefin nefi ispattır. Mantıktaki yokun yoku varlıktır. Nefyin nef ispattır mertebesi bu mertebe ehadiyet şüaları içerisinde erime mertebesi. Mahfu muzmahil olma mertebesi. Hoca efendinin kendini sıfırlamak dediği mertebe. Adanmışlık mertebesi. Adanmışlık mertebesi hangisi? Adanmışlık. Adanmışlık işaretten keşifte istirak mertebesi. Kendini sıfırlama mertebesi de şevahitten ceme. Şevahitten cemi duyma mertebesi. İşte bu mertebe hangi mertebe biliyor musunuz? Bu çok yüksek bir mertebe ya. Bu mertebe aslında hoca efendinin ifade ettiği şekliyle Hazreti zatın tecelli akdesi içerisinde mafu, mafum müzahil olduk ya eridik, kaybolduk kendimizi sıfırladık aradan çıktık. Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken şart-ı ishar-ı vüc şart-ı ishar-ı vücudundur adim olmak bana senin kendi varlığını ishar etmenin göstermenin şartı benim kendimi yok etmemdir dedik kendimizi aradan sildik çıkardık mafum musahil hale geldik bunu bunu yaşadığımızda Allah'tan başka hiçbir şeyi duyup hissetmemeye başlıyoruz. Bu hale de kenziyetteki makama avdet deniliyor. Hani Allah diyor ya, "Ben gizli bir hazineydim. Bilinmekliği diledim." Oradaki gizli hazineye kenz deniliyor hadis-i şerifte. Ben bir kenzi-i mahviydim. Yani gizli bir hazineydim. Bilinmekliği murat ettim. Şimdi insan Allah'ı böyle bilince işte o kentdeki, o hazinedeki gizli olan her şey açığa çıkmış oluyor. Ben gizli bir hazineydim. Bilinmekliği murat ettim. İşte bu mertebe yani kendimizi sıfırladığımız mertebe, kendimizi aradan çıkardığımız mertebe. İşte bu mertebe bizim o gizli hazinenin açılma mertebesi. Bu mertebe Cenabı Hakk'ın bilinmekliği murat ettiğim dediği hakikatin bizde tahakkuk mertebesi. Allah'ın bizimle bilinme mertebesi. Hazinenin açılma mertebesi bu mertebe alem-i ılaka dönmek de denilir buna diyor hoca efendi. Çünkü şöyle düşünün biz ilk yaratılan nur efendimizin nuru. Ya ilk yaratılan nur efendimizin nuru. Sonra efendimiz alemlerin içindenık geçiyor ve ete kemiğe bürünüp eee Hz. Muhammed olarak bize görünüyor. Sallallahu Teala Aleyhi ve sellem. Sonra ne yapıyor efendimiz? sallallahu tea aleyhi ve sellem bir seyri süluk içerisine giriyor. Bir tekamül seyriyle seyriyle Allah'a doğru uruç ediyor. Ve en son ulaştığı nokta iki dairenin kesişme noktası. Ona miraç bahsinde ne diyorduk? Kabı kavseyni ev edna diyorduk. İki kavisin birleştiği nokta. Bakın seyri nüzul ne oldu? Allah hazreti Allah efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem'in nurunu yarattı. Biz de o nurun içindeyiz. Sonra bütün kevnü mekan o nurun açılmasıyla ortaya çıktı. En son varlık ağacının meyvesi olarak biz de ortaya çıktık. Sonra iradi olarak burada bir iradelik yok. Cebrilik var ama kendi irademizle bir seyir sülük yaptık. Terakki ettik. Tekammül ettik. En son şevahitten cemi duyma mertebesine ulaştığımızda yani kendimizi sıfırladığımızda ne oluyor biliyor musunuz? O daireyi tamamlamış, kavsin iki ucunu bir araya getirmiş oluyoruz. Şöyle diyor hoca efendi buna: "Kenziyetteki makama avdet, geri dönüş ve alem-i ılaka dönmek denilir buna. Bu hal ise bu hal ile hallenen ruhun çok daha çok defa birdi zebanı şu olur. Allah vardı. Onunla beraber hiçbir şey yoktu. O şu anda da öyle. Hikaye böyle başlamıştı değil mi? Varlık hikayesi. Allah vardı. Onunla beraber hiçbir şey yoktu. Sonra Allah efendimizin nurunu yarattı. Böyleydi değil mi? Şimdi Allah vardı ve hiçbir şey yoktu. Allah vardı ve hiçbir şey yoktu. Bu makama geriye dönmüş oluyorsunuz ve şöyle diyorsunuz: "Hala öyle. Allah var ve başka hiçbir şey yok. Bu makamın cümlesi bu. Allah vardı. Onunla beraber hiçbir şey yoktu. Şu anda da yine öyle. Ve sırdaşlarına beyanı da şu olur. Bu makama erişenin. Mekanım la mekan oldu. Seyyit Nesimi'nin şiiri burada. Mekanım la mekanı oldu. Mekansızlık oldu. Cismim cümle can oldu. Şu beden, beden can haline geldi. Efendimizin miraca yükselirkenki bedeni ona eşlik ettiği gibi cesedi necmi nurani haline geldi. Nazarı hak ayan oldu. Hakkın nazarı ortaya çıktı. Özüm mes lika gördüm. Kendi özümü Allah'ın cemali karşısında mest olmuş olarak gördüm. Şeklindedir. Herhalde diyor hoca efendi, "Varlığı kendinden olan zat-ı uluhiyetle, mevcudiyeti onunla kain bulunan diğer varlıkların vücuttan nasiplerinin ifadesi hal ve zevk ehli için bundan daha güzel olamazdı." Ne güzel ifade etmiş değil mi? Seyidin Nesim. Bir varlığı kendinden olan bir zat-ı uluhiyet var. Bir de onunla kaim olan bizler varız. Allah'ın vücudu ve bizim vücudumuz, bizim varlığımız. Şimdi hal ve zevk kendi vücudumuzu ortadan silip silip Cenabı Hakk'ın vücuduna kattığımızda ortaya çıkan tablo ancak böyle ifade edilir. Mekanım la mekanı oldu. Mümkün değil mi? Zamanın zamansızlığa evrilmesi. Bu cismim cümle can oldu. Nazarı hak ayan oldu. Özüm mesti lika gördüm. Şimdi en son hoca efendi salikin bu makamdaki halini ifade etinde bir güzel söz daha söyleyecek. O güzel söz Abdurrahman Halis Hazretlerine ait. Şöyle diyor Abdurrahman Halis Hazretleri, "Ey Müslümanlar, bu ne haldir?" diyor. "Ben kendi halimden şaşkınlık içerisindeyim. Bazen aşık-ı şeydayım. Bazen mecnun-u rüsvayım. Bazen böyle bülbüller gibi inleyen bir aşığım. Bazen çöllere düşmüş bir mecnun gibi rüsvayım. Bazen mekansız bir fakirim. Bazen de zamanın sultanıyım. Zira ben aşk şarabının sarhoşuyum. Başka bir şey bilmiyorum. Aşk şarabının sarhoşu olan birisi maşuktan başka ne bilebilir ki? Ben kuru züht külahına boş vermiş birisiyim. Cenabı Hak'a hamd minnet olsun ki ben aşk yolunda bade içenlerdenim. Allah bize de içirsin aşk yolunda o badeyi. Ben Vahdet köyünde o biriciğin sözünü söylüyorum. Zaman şahından endişem ve hırka giyenlerden de korkum yoktur. Zamanın şahından hiçbir endişem yok. Hırka giyenlerden de korkum yok. Ben Vahdet köyünde o biricin sözünü söylüyorum. Hele diyor hoca efendi. Şimdi biterken hoca efendi temkin ehlidir. Bizi uyarıyor. Temkinne davet ediyor bizi. Mağlubiyetle söylenmiş ve kitaba sünnete muhalif bir kısım beyanları bilhassa tayy ettim diyor hoca efendi. Hale mağlubiyetle söylenmiş. Şimdi hoca efendi işte o cem makamında yaşadığı hale mağlup olarak söylenmiş kitaba sünnete hiç uymayan bir kısım beyanları özellikle atladım geçtim diyor hoca efendi. Enel hak gibi sübhane ben kendimi tespih ederim ki şanım ne yücedir gibi çok fazla beyanat var. Hoca efendi bunların hepsini hale mağlubiyetle söylenmiş. Kitaba ve sünnete muhalif, şatahat zaten bunlar. Bunları özellikle atladım diyor Hoca Efendi ve şöyle diyor: "O halile sarfiraz hak dostların öyle düşünmemeleri kendi özleriyle zıtlaşma makam-ı farkta bu kabil düşüncelerin ifadesi de dalalettir." Şimdi cem makamındakiler elbette böyle şeyler söyleyecekler. mağlup olduklarında onlar bunu söyleyebilir ama fark makamında yani cemden çıktıktan sonra o istiraktan uyanışa geçtikten sonra o hallin içerisinden yakazaya geçtikten uyanıklığa geçtikten sonra insan bunları ifade ediyorsa bu dalalettir. Hele onları takliden avam halkın bu kabil beyanlarda bulunması apaçık ilhattır diyor hoca efendi. Yani düşün şey demiş Mansur demiş Enel hak sen de takliden diyorsun ki enel hak ne olur? Dalalet ehli olursun. Küfre girersin. Yani şirke girersin, küfre girersin, dalalete düşersin. Mansur olmadan söyleyemezsin diyor hoca efendi. Ve bahsi böylece tamamlıyoruz. Değerli dostlar dersi biraz uzattım. Ders biraz uzunca bir ders oldu. Hakkınızı helal edin. Şimdi chat'i açıyoruz ve vakit kaybetmeden fedakarlar ekibine bir kere daha canı gönülden teşekkür ediyoruz. Fedakarlar 2000 metni paylaştı. Şimdi anahtar kavramlarımıza bakıyoruz. Gark, istirak, basiret nuru kalple görmek masiva. Halvet-i hassa hayretlere dalmak hakka inamı nazar etmek salik cem zevk ve hal üveysi meşrip peygamber ilmi mücerret ilimden hale intikal ilimden hal içerisind ilmin hal içerisinde erimes nübüvvet bilgis ilimle istikamet cevher araz ilim cevher hal araz müzmahil olmak eriyip kaybolmak kalbin Kadirşınas ibresi. Evet. İstirakın üç mertebesi var. İlmin halde istirakı, işaratın keşifte istirakı ve şevahitten cemin duyulduğu istirak. Anahtar cümlelerimiz şöyle. Böyle bir zevk, böyle bir zevkle bu ölçüde bir hissi fena herkes için söz konusu olmasa da seyri süluku ruhani, seyri süluku ruhanide çokları bu hali duyar, yaşar ki bunlardan bazıları da üveysi, bazılarına üveysi meşrep denilir. İlim ayrı şey. Onu yaşayıp hissetmek ayrı şeydir. Mekanımla mekan oldu. Bu cismim cümle can oldu. Nazarı hak ayan oldu. Özüm mesti lika gördüm. Evet. Anahtar cümle aslında zannediyorum makalenin tamamı içerisinden eee çıkarılacak olan pek çok cümle anahtar cümledir. O yüzden hepsini buraya almamış olduk. Evet. Pek sevgili Fatma Nur'umuzun duasıyla başlıyoruz bugün. Pek sevgili Fatma Nurumuza selam olsun. şöyle demiş. Ya Vedut, ya Rahim, daima bir maiyet dileniyoruz senden. Daimi bir mahiyet dileniyoruz senden. Daimi mahiyetini daimi idrak ile şereflendir ve vahdet deryasının müstarak gavvasları eyle bizlerim. Vahdet deryasına dalmış kavvaslar yani dalgıçlar eyle bizleri. Marifet incilerinle doldur eteklerimizi. Bir an olsun bizi bizimle bırakma. Bir an olsun ya Rabbi bizi kurbet nurlarına gark eyle. Bizi nur eyle. O nur ile de bütün bir alemi apaydın eyle. İnsanlığı imanın, İslam'ın, ihsanın güzelliğine aç. Amin ya Rabbi. Böyle yaşamak lazım ki insanlığı da bu güzelliğe davet edebilelim. Böyle yaşamak lazım ki gel halkaya, gir halkaya diyebilelim. Sevgili Bahar Necla'nın ona çok selam ediyorum güzel çocuğuma. şiirini okuyoruz şimdi. Allah'ım bizi cennetten ve gafletten, bizi cehaletten düzeltiyorum. Bizi cehaletten ve gafletten uzak tut. Kalplerimizdeki enaniyeti gider. Bize doğru bilgi, güzel hal, marifet nasip et. Bizi istikamet üzre ayaklarımızı sabit kıl. Aşk yolunda yürüyen kullarından eyle. Bade içenlerin halinden bizleri de nasi bizlere de nasip ver. Nefsimizi terbiye etmeyi, kendimizi aradan çıkarmayı bize bize öğret göster. Kendimizi sıfırlayarak senden senin rızana rızanda gerçek varlığa ulaşmayı bize nasip et. Amin. Ya Rabbi. Kendimizi sıfırlayarak sen de ya Rabbi senin rızan gerçek varlığa erişmeyi bize nasip et. Bizi yoklukta olgunlaştır. Ceminle tamamla. Rahmetinle kuşat. Lütfunla yaşat. Amin. Benim güzeller güzeli çocuğum. Evet. Özlüyoruz Fatih hocamın dualarını. Allah ondan razı olsun. Fatih hocamın duasını okuyacağız şimdi. Ey mevcudu meçhul, yaşadıklarımızla bize kendini tanıttıran sensin. Bazen telaş ile kayboluyoruz ve marifetullah soluklamaktan uzak düşüyoruz. Bir şeyleri kaybedince seni hatırlayan gafillerden olmaktan sana sığınıyoruz ya Hafiz. Evet. kaybedince hatırlamaktan sana sığınıyoruz ya Rabbi. Yaşarken kaybolmak istemiyoruz. Önümüzü aydınlat, elimizi tut. Rabbim istikametten şaşmayalım. Ey yakınlığını duyuran en Rabbimiz, kaderimiz ile kendini tanıttırıyorsan, kaderimiz ile bize kendini tanıttırıyorsan ama biz tam duyup zevk ed tanıttırıyorsun ama biz tam duyup zevk edemiyoruz. Gaflet perdeleri altında kaybolduk. Rabbimiz, ey bu yerlerin hakimi, bize kendini tanıt. En kamil anlamda bilelim seni şu mübarek kamplar mevsiminde ilmi halde eriten marifet kahramanlarından olalım. Amin ya Rabbi. Elfi alfa. Amin ya Rabbi. Ya Rabbi. Ya Rabbi bize kendini tanıt. Ey bu yerlerin hakimi. Kamil manada bilelim seni. Kendimizi unutalım. Senin varlığında eritelim. Kendi varlığımızı enaniyetten kurtulalım. Şu mübarek kamplar mevsiminde Rabbimiz ilmi halde eriten marifetullah kahramanlarından olalım. Amin ya Rabbi. Peki sevgili Aleyna'nın duasını okuyacağız şimdi. Ona da çok selam ediyorum. Güzeller güzeli Allah'ım aşkının denizinde boğulmak istiyoruz. İstirak halinde seni anarken unutmak istiyoruz kendimizi. Ne olur bize bu hali nasip eyle ve sonsuz huzurunda kaybolmayı lütfeyle bize. Bizi nurunla sarıp sarmala. Karanlıklarımızı nurunla aydınlat. Kalbimizin en derinliklerini senin aşkınla doldurup taşır. Zihnimizi dağıtan her şeyi sustur. Bizi dağınıklığa düşmekten muhafaza eyle. Bilgisiz halden sana sığınıyoruz. Cehaletten sana sığınıyoruz. Kalplerimize derin bir sükun ver. İminan ver sana kul olma lezzetiyle her zerremizi huzurunla doldur. Dünyanın aldatıcı güzelliklerine değil, senin sonsuz güzelliğine talibiz. Bizi seninle yaşat, seninle dirilt, seninle ebedi kıl. Ölmeden evvel sana varalım ya Rabbi. Ölmeden evvel vuslatına erilim ya Rabbi. Amin ya Rabbi. Amin. Güzel çocuğum. Sevgili Nuh'un duası sübhaneke ma arafnake hakka marifetike ya maruf. Bizleri aksiyon düşünceği vasfına eriştir. Aksiyon düşünce iç içeriği vasfına eriştir ya Rabbi bizi. Amin ya Rabbi böyle bir salih daire içerisinde yaşayalım. İman ve amel aksiyon, düşünce ve aksiyon içeriğiyle yaşıyorum ya Rabbi. İlmimizi hep hale dönüştürelim. İlmimizi hep hale dönüştürelim ya Rabbi. Evet. Şimdi pek sevgili Zeynep Nevracığımın şiirini okuyacağız beraberce. Güzel çocuğuma selam ediyorum. Ne ben kaldım ne de bendeki ben. Her şey silindi, kalan hep sen. Ne yar ararım ne yoldaş dilerim. Adım kayboldu varlığında eridim. Mevsim geçer ömür sürer işsiz. Bir buslat yeli eser ötelerden. Zahir gider batın kılır sessiz. Sonsuzluk taşar bir damla yelden, bir damla yerden. Ey gönlümün gizli sesi. Ey her anda bana benden yakın. Ey her anda bana benden yakın. Adını andıkça içim serin. Varlığım sana şahit, yokluğum sana muhtaç. Ey suskun salik, sana kendini bil dediler. Sen gittin kendinden geçtin. Bu mudur aranan mekanın lamekan. Eee nisanım 1 Nisan. Evet. Mekanım la mekan. Nisanım 1000 insan. Evet. Nisanım 1000 insan mı yoksa? Evet. Bu bunu çok çözemedim. Nisanım 1 Nisan. Sevgili Zeynep Levra yazıp beni aydınlatırsan sevinirim. Benim güzel çocuk mekanım la mekan. Evet. Eee sevgili zannediyorum zannediyorum Edacığımın duasını okuyacağız. Ey merhametliler, merhametlisi Rabbimiz ne olur bizlere basiret nuru lütfeyle. Öyle ki senin marifetinle yanan kalplerimizle görelim her şeyi. Marifetine hakiki manada açılabilmeyi bizlere lütfeyle ne olur ya Rabbi bir an bile senden uzaklaşmaktan öylesine korkuyorum ki o korku bana acizliğime her zerremde hissettiriyor. Acizliğimi sana itiraf ediyor. Onun hürmetine bize yakınlığını lütfetmeni diliyoruz. Ne olur çetrefil dünya hayatında ey yüp gibi sabredenlerden, aktif sabır halinde olanlardan eyle. Rabbimiz sefiniz dert deryasında gark oldu. Ne olur tut ellerimizden. Biz hak etmesek bile tut. Tut ki edemeyiz sensiz. Amin. Elfi elfi amin. Şimdi pek sevgili Yılmaz kardeşimin duasını okuyacağız beraberce. Ya nur, ya halim, ya alim, ilim cevherinde mündemiştir hal. Bilmekle yetinme oldur, oldur sen bizi. Bilmekle yetinme oldur sen bizi. Marifet denizinde ufacık bir sal, olsak da deryaya daldırsan bizi. İşaret damla damla aksın da kalpler, mükaşefe tepelerine kurulsun. Bir bir çırağcık gibi tutuşsun benlikler. Fark içinde ulvi cemler duyulsun. İstirak hali ki doyumsuz bir hal, duyumsuz bir bal. Ehadiyet nurlarınla doldursan bizi. Amin ya Rabbi. Amin. Çok güzel olmuş sevgili Yılmaz kardeşim. İlim cevherinde mündemiçtir hal. Bilmekle yetinme ya Rabbi. Bildirmekle yetinme. Oldur sen bizi. Marifet denizinde ufacık bir sal olsak da deryalara daldır sen bizi. Amin. Elf alifi. Amin ya Rabbi. Sevgili Hatice size çiçekler, kalpler göndermiş. Ona selam ediyorum. Sevgili Feyzacğımın şiirini okuyacağız şimdi. Hak turasını aleme zerk etmiş hakiki matlup. Nereye dönse veçini zatıdır kuluna konuşan parmağın banan talibe tecelli eylemiş ilmi mahbub dese lentani senin bağrında yanmak ister insan. Parmağın banan talibe tecelli eylemiş ilmi mahbub. dese Lenterani, Lenterani, senin bağrında yanmak ister insan. Ey çarkı farka sıkışmış üveysi meşrepleri de bilen, alim zaman ve mekan perdesini kaldıran nurlara gark eyle bizi. İki denizi cem eder, şuhuda erdirir marifetin. Vahdet içinde halbet ile zat-ı uluhiyetine yar eyle bizi. Amin ya Rabbi. Elfi amin ya Rabbi. Vahdet içinde halvet ile zat-ı uluhiyetine yar eylemizin. Şimdi pek güzel çocuğum benim sevgili muhliseciğimin duasını okuyacağız. Ey güzeller güzeli Rabbimiz bizleri güzel habibin sallallahu aleyhi ve sellem'in haliyle hallendir. O sallallahu aleyhi ve sellem bizim üzerimize ümmetim ümmetim diye titrerken bizim dünyaya ve enaniyetimize gark olduğumuz halimize halimize ne der? Abe gözümün nuru diye hitap eden hoca efendimiz gibi bizleri de kalbine peygamber sevgisi ver Allah'ım. Bizlerin de kalbine. Hoca efendi Allah resulüne abe gözümün nuru diye hitap ediyor. Aynen onun gibi bizim de gönlümüze peygamber sevgisi var. Allah'ım o Muhammed sevgisi bizde öyle derin olsun ki biz o sevgiyle o marifet deryasına gark olalım. O deryanın suyuyla hallenelim. Biricik Rabbimiz bizleri Efendimiz sallallahu teala Aleyhi ve Sellem'e layık ümmet eyle. Onun gibi ahlakımızı Kur'an ahlakıyla ahlaklandır. Elfü elfü amin ya Rabbi. Sevgili Handan'ın şiirini okuyacağız şimdi. Ona da selam olsun. Vecde gelesi kalbimiz dalsın sükuna. Hakkın aşkına düşsün canımız. Vecd ile titresin her devranımız. Söz değil artık sükutla niyazımız. İstirak icre mahvolası varlığımız. Sine-i aşkıyla dolsun umvanımız. Nefsu hevadan arınsın niranımız. Sırra ersin bizde nuru imanımız. Amin. Amin. Amin. Ya Rabb. Sevgili Yasir kardeşin duası. Ya muhavil havli vel ahvale halen ilsen hal. Ey halleri halleden. Ey halleri halden hale çeviren Allah'ım halimizi en güzel hale çevir. Sevgili Şeydan'ın duasını okuyacağız şimdi. Ya Rabbi sen çok büyüksün. Senin için bildiğim belki tek şey budur. Beni buna rağmen tüm savruluşlarımı senin büyüklüğünde erittir. Beni buna rağmen tüm savruluşlarımı senin büyüklüğünde eritir ve cem makamında var edersin. Ne olur beni bana layık olma olmayacak bütün günahlarımdan kurtarıp seninle yaşat. Ne olur beni buna layık olmayacak bütün günahlardan kurtarıp seninle yaşat. Seninle öldür Allah. Amin. Amin. Sevgili Şeydacığım şimdi pek sevgili Senacığımın şair Senacığımın şiiriyle finalemizi yapalım. Ne kadar derinse marifet ile müşahede öyle derin istirak olur. Ey nefis, ey nefis. Tü ki aradan sen varken bu yolun sonu yalnız infirak olur. Ruh masivadan sıyrılıp hakkın cezbesine kapılıp mest olmak ister. Hakiki hayretle zevk edebilen kalbin yolu elbet aşıka iştirak olur. Çok güzel olmuş benim güzel çocuk. Hakiki hayretle zevk edebilen kalbin yolu elbette aşka iştirak olur. Aşka iştirak olur. Evet değerli dostlarım hakkınızı helal edin. Sesimden dolayı tekrar özür diliyorum bu perişan halimle karşınıza çıktığım için. Allah beni affetsin. Görüşmek üzere inşallah. Allah'a emanet olun. Yeah.
EMİNE EROĞLU İLE HZ. PİR OKUMALARI: İSTİĞRAK
Channel: Emine Eroğlu
Share transcript:
Want to generate another YouTube transcript?
Enter a YouTube URL below to generate a new transcript.