Transcript of EMİNE EROĞLU İLE HZ. PİR OKUMALARI: İRŞAD VE MÜRŞİD
Video Transcript:
Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü ala seyyidina ve senyidina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmîn. Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullah. Elf alfi salatin ve alf alfi selamin aleyke ya habiballah. Değerli dostlar, yeni bir Hazreti Pir Okumaları dersinden, yeni bir kalbin zümrüt tepeleri dersinden sesleniyorum size. Hepinizi muhabbetle selamlıyorum. Hazerunu da, gayibunu da muhabbetle selamlıyorum. Bugün çok özel bir makale okuyacağız. Kalbin Zümrüt tepelerinden. İrşat ve mürşit makalesini. Normalde hatırlayacaksınız biz sizinle Çağlayan izleğini takip ediyoruz ve Çağlayan ikinci cilde kalbin zümrüt tepelerinin ikinci cildine sistematik olarak nizami olarak başladı ve biz oradaki makalelerin sırasıyla hatırlayacaksınız zannediyorum vakit makalesine kadar geldik ve sırayla geldik ve ikinci cildin makaleleriydi bunlar ama Bu ay itibariyle bir baktık ki 3. cildin bir makalesi yayınlandı. İrşat ve mürşit makalesi yayınlandı. 3ün cildin içerisinde irşat ve mürşit makalesi ve 3üncü ciltte de ruh ve ötesi makalelerinin ardından gelen bir makale. Irşat ve mürşit. Beş tane ruh ve ötesi makalesi var. arkasından irşat ve mürşit makalesi geliyor. Akla şöyle bir soru geliyor. Hani neden ikinci cildin normalde safa makalesini okumamız gerekirken neden irşat ve mürşit makalesini okuyoruz? Şunu e göz önünde bulunduralım hep beraber. Bu ay hocamızın ruhun ufkuna yürüdüğü ay. Yani bu ay itibariyla aslında hocamızın seneyi devriyesi. Biz ona ya da Cemil dedik. Ya da Cemil ayıydı bu ay bizim için ve aslında hoca efendinin bizim hayatımızda ifade ettiği manayı anlayabilme noktasında çok özür diliyorum. Kapıyı açıp geliyorum. Tekrar özür diliyorum. hocamızın bizim hayatımızda ifade ettiği manayı anlayabilme noktasında eee çok önemli bir zamanlamaydı bana kalırsa bu ay yayınlanması irşat ve mürşit makalesinin. Normalde bizim yolumuz bir tebliğ yolu olduğu için yani emri bil maruf nehyen münker bizim yolumuzu tanımladığı şekliyle üstadın farzı aynı olduğu için aslında zamanımız itibariyle farzı aynı emri bil maruf nekyani münker ama biz onu üstadımız üstadımız bu surette ilan ettiği için biz de eee kendi üzerimize bu sorumluluğu alıyoruz ve emri bil maruf neh yani münker vazifesini farzı aynı olarak ifa etmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla bizim yolumuzun iktizası bu olduğundan dolayı irşat ekseni diye özel bir kitabımız da var malumunuz. Hatta o irşat eksenini öyle zannediyorum ki sizler bir defa değil birden fazla defa okumuş mütalaa etmişsinizdir. Çünkü her hizmeti insanın el kitabı, rehber kitabı, irşat ekseni o orada verilen düsturlar üzerinden insanlara hakkı ve hakikati tebliğ etmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla hani bizim için irşat, mürşet kavramları kendi yolumuzun iktizası olduğundan dolayı zaten birinci derecede önemli kavramlar. Ama zikrettiğim gibi bu ay itibariyla bu makalenin yayınlanmış olması kalbin zümrüt tepelerinde hoca efendinin bizim hayatımızdaki yerini, bizim hayatımızdaki önemini kavrayabilmek. onu böyle mübalalara düşmeden ama hakikatini de beyan etmek suretiyle tespit edebilme noktasında bence önemliydi. Uzun bir makale İrşat ve Mürşit makalesi. O yüzden ikiye bölünerek yayınlanmış Çağlayan dergisinde eee 1 ve 2inci bölüm olmak üzere ayrılmış. Biz de Çağlayan İzleğini takip ettiğimiz için bu ay 1inci bölümünü beraberce okuyacağız inşallahu Teala. üzerinde ne kadar dursak yeridir. Dediğim gibi bu bizim yolumuzun iktizası, bu bizim hayatımızın izleği olması hasebiyle eee makale hakkında bilgi verecek olursam 30 31 Temmuz tarihinde geyine hazırlanmış ama aslında Eylül ayının 2000 yılında Eylül ayında yayınlanmış makale. 2000 ayında Eylül ayında Sızıntı dergisinde 22. ciltin 260. sayısında yayınlanmış bu makale. 2000 yılında yani üzerinden geçen zaman itibariyla tam çeyrek asırlık bir sürecin içerisinde biz onu yeniden okuyoruz ve her zaman tekrar ettiğimiz gibi fırından yeni çıkmış olarak bu su üzerinde mürekkebi kurmamış olarak okuyoruz. Hoca Efendi bu makaleyi bizim için yazdı. Bize bir mektup olarak yazdı. Bir vasiyet olarak yazdı. Biz de bu eee makaleyi Hoca Efendiden'en bir vasiyet ve bir mektup olarak okuyacağız inşallahu teala. Ve gönlümüzde hoca efendinin durduğu yeri tespit etme nazarıyla da makaleye bir kere daha bakacağız. Hem gönlümüzü bu noktada yeniden gözden geçirmiş olacağız hem de tazelemiş olacağız. Bu konudaki muktesebatımızı şöyle diyor hoca efendi irşat ve mürşit makalesine başlarken. Doğru yolu gösterme, gönülleri hakka uyarma, söz, yazı ve daha değişik vesileleri değerlendirmek suretiyle kalben, fikren insanların Allah'a ulaşmasına engel sayılan manaları bertaraf ederek duygu ve düşünceleri hakla buluşturma, hakla tanışık ruhların da onunla münasebetlerinde daha bir derinleşip yükselmelerine vesile olma manalarına gelen irşat. Şimdi önce irşadı tanımlayarak başladık. nedir? İrşat doğru yolu gösterme. Öyle değil mi? Yani birbirimize yönelik sorumluluğumuz da bu. Biz mürşit dedik burada. Mürşid-i kamil, mürşid-i ekmel olarak hoca efendi bizim mürşidimiz. Ama irşat ekseni bize şunu öğretiyor ya da üstadımızın açtığı yol bize şunu öğretiyor. Aslında hepimiz de birbirimize yönelik olarak sorumluluk taşıyoruz. İrşat sorumluluğu yani doğru yolu gösterme sorumluluğu taşıyoruz. gönülleri hakka uyarma sorumluluğu taşıyoruz. Efendim değişik vesileleri değerlendirmek suretiyle fikren, kalben insanları Allah'a ulaştırma sorumluluğu taşıyoruz. Dolayısıyla bunların hepsini irşat kavramının içerisinde topluyoruz biz. Tekrar edelim. Nedir irşat diye sorulduğunda biz şöyle diyoruz. Gönülleri hakka uyarma, doğru yolu gösterme, çeşitli vesileleri değerlendirme. Bu vesileler ne olur? söz olur, yazı olur, işte görsel eee imkanları kullanmak olur, medya imkanlarını kullanmak olur. Efendim sanatı kullanmak olur. Hangi vesileyi varsa önümüzde değerlendirebilecek kalemimiz işliyorsa eğer, kelamız işliyorsa eğer, bütün bunları değerlendirerek kalben, fikren insanları Allah'a ulaştırmak. Buna biz irşat diyoruz. Ama aynı zamanda hoca efendinin tebliği ve irşadı tanımladığı bana çok değerli gelen bir tanımlama daha var. İnsanların Allah'a ulaşmasına engel olan manaların bertaraf edilmesi meselesi. Hoca efendi buna güzergah emniyeti diyordu. Biliyorsunuz özellikle günümüzde bidaların istilası zamanı diyor ya Bediüzzaman Hazretleri. Dinin ruhuyla uyuşmayan pek çok şey dinin içerisine sokuşturulmuş. Bida diyoruz biz bunlara. Sünnetin ruhuyla, dinin ruhuyla örtüşmeyen şeyler din başlığı altında servis ediliyor. İnsanlar kendi göreneklerine, kendi geleneklerine, kendi ön yargılarına din kisvesi giydiriyorlar. Dolayısıyla Allah'a ulaşmaya da bunlar mani oluyor. Yoldaki yoldaki engeller olarak karşımıza çıkıyor. O engellerin, o manaların bertaraf edilmesine de biz yine irşat diyoruz. Duygu ve düşünceleri dolayısıyla hakla buluşturma eylemi bizim için irşat. hem engelleri kaldırmak suretiyle hem de gönülleri hakka uyarmak suretiyle duyguları, düşünceleri hakla buluşturmaya biz ne diyoruz? İrşat diyoruz. Ama bir de hakla tanışık olan ruhlar var. Mesela kendi adımıza yani bizim irşada ihtiyacımız yok mu? Hakkı buluyoruz. Gönlümüz hakla buluşmuş. Engelleri bertaraf etme noktasında çabalar sarf ediyoruz. Ama hepimizin hala ve zannediyorum son nefesimize kadar hala irşada ihtiyacımız olacak. Neden? Çünkü irşat aynı zamanda hakla tanışık ruhların da Allah'la olan münasebetlerini daha derinleştirmesi manasına da geliyor. İşte aslında biz sohbet-i cananın bizim yolumuzdaki önemi de bunun üzerine kuruludur. Hakla tanışık olan ruhların Allah'la olan münasebetlerini daha da daha bir derinleştirme, o konuda daha bir yükselme, yüksel yükselişlere vesile olma manalarına da yine irşadı kullanıyoruz. Dolayısıyla tekrar ediyorum biz hem birbirimize karşı irşat sorumluluğu taşıyoruz hem de kendi adımıza, kendi adımıza sohbeti cananlarla bizi biz yapan kitaplarla olan meşguliyetlerimizle, evradu eskarımızla, ibadetteki derinliklerimizle efendim birbirimizle olan ilişkilerin hayatımıza katkılarıyla bir cemaat olma şuuru taşıyor olmakla bunu çoğaltabilirsiniz. Hepsiyle beraber ne yapmaya çalışıyoruz? Aslında Allah'la olan ilişkimizi kuvvetlendirmeye, Allah'la olan münasebetimizi derinleştirmeye çalışıyoruz. Bu konuda birbirimizin hayatına olan katkılarımıza da ne diyoruz? Yine irşat diyoruz. Kendi ihtiyacımıza da irşat diyoruz yine bu mevzuda. Dolayısıyla bakın hoca efendi ruhun ufkuna yürüdü ama burada söz, yazı ve daha değişik vesileler demişti ya hoca efendi. Hoca efendi kitaplarıyla, sohbetleriyle bize irşat etmeye devam ediyor. İşte bu manalara gelen irşat insanları ferden ferda ya da cemiyet halinde hususi bir terbiyeye tabi tutmak. Bu değil mi? Yani ferden ferda bizi hususi bir terbiyeye tabi tutmanın adı irşat olduğu gibi toplu olarak da yani cemaat halinde de insanları terbiyeye tabi tutmaya yine irşat diyoruz. Öyle değil mi? Yani özellikle yaşadığımız dönem itibariyle yaşadığımız dönemin iletişim imkanlarını kullanabildiğimizde insanları cemaat halinde de hususi bir terbiyeye tabi tutmanın mümkünatını görüyoruz. Dolayısıyla hoca efendinin buradaki tanımlamaları çok önemli. Buna şunu ilave ediyor hoca efendi. Aslında irşat dediğimiz şey insanın liyakatini içinde taşıdığı liyakati eee kuvveden fiile çıkarmak. Bil kuvve istidatlarımızı bilkuve bil istidat insanlık seviyesinden bilfiil insan olma seviyesine çıkarmak. Bu tanımı da siz bu derslerin içerisinde çokça duydunuz. Hem üstadımızdan hem hocamızdan. Malumunuz potansiyel insan olmaktan hakiki insan olmaya olan yolculuğumuza biz eee seyri sülük diyoruz. İşte bu konudaki rehberliğe de irşat diyoruz. Bu konudaki rehbere de mürşit diyoruz. Yani ne olacak? cemaat halinde veya hususi olarak eee terbiyeye tabi tutarak insanları bunların içindeki liyakatleri bilve ve bil istidat insanlık seviyesinden bilfiil insanlık seviyesine uyarma mertebesine tabiri diğerle insanı kamil olma ufkuna yönlendirmenin unvanına da yine irşat diyoruz. Biz hep şunun altını çiziyoruz ya. İnsanların istidatları, insanların kemalatları, istidatları ayrı ayrı, farklı farklı. Herkesin istidadına vabestedir. Asarı feyzi diyoruz ya. Dolayısıyla da ne istidadımız neyeyse, ne kadarsa istidadımız o istidadı, istidat zaten kuvve halinde, potansiyel halindeki kabiliyetlerimize diyoruz. O istidadı bir kuvve olmaktan, bir istidat olmaktan fiil seviyesine çıkarmak. Yani onu aktivize etmeye, onu çekirdek olmaktan sümbüllendirmeye, ona meyve verdirmeye işte bütün bunların mertebelerine de tabiri diğerle insan-ı kamil olma ufkuna bir insanın yönlenmesine de ne diyoruz? Yine irşat diyoruz. Dolayısıyla aslında bu sadece bizim için değil, bütün bir insanlık için geçerli. Sadece bir cemaat için değil, bütün bir beşeriyet için geçerli. Ve bütün bir beşeriyet olarak insanlığın yolculuğu nereye doğru olmak zorunda? İnsan-ı kamil olmaya doğru. Allah bizi insanlık olarak, potansiyel insanlar olarak yaratıyor ve biz hakiki insan olma ufkunda mesafeler kat etmeye çalışıyoruz. İşte birbirimizi bu konudaki uyarmalarımıza, birbirimizi bu konuda kuvveden alıp fiile çıkarışlarımıza hep ne diyoruz? Irşat diyoruz. İrşat diyoruz. Öyleyse şunu söyleyebiliyoruz. Her insan niçin yaratılmış, niçin dünyaya gönderilmiştir diye sorulduğunda biz şöyle diyoruz değil mi? İnsan-ı kamil olmak için. İnsan-ı kamil olmak için yani potansiyel insan olmaktan hakiki insan ufkuna erişmek için bilfiil istidatlarını bil kuvv istidatların bilfiil hale getirmek için böyle diyoruz değil mi? Çekirdek olma mahiyetinden insan-ı kamil olma mahiyetine yani meyve verme mahiyetine, fazilet meyveleri verme mahiyetine erişebilmek için. Dolayısıyla da insanı insan-ı kamil ufkuna yönlendirmeye biz ne diyoruz? irşat diyoruz. Şimdi bunlar hepinizin aslında çok iyi bildiği kavramlar, çok iyi bildiği tanımlar. Çünkü bu zaten siz bu eylemin içerisindesiniz ve bunları sürekli olarak yeniden ve yeniden mütalaa ediyorsunuz. devam ediyor hoca efendi. Meseleyi derinleştirerek devam ediyor. Irş irşadı zahir ve batına vakıf, kalp ve kafa izdivacına muvaffak olmuş yetkin kimselerin bir kısım istidatları seviyeli insan olma çağrısı şeklinde anlamak da mümkündür. Şimdi eee irşadı tanımlayacağız ama bir de bir kavramımız daha var. Mürşit kavramı var. Mürşit. Şimdi bizi, biz birbirimizi insanı kamil olmaya çağırıyoruz. İrşat vazifesinin derude edilmesi gerekiyor. Zahir ve batına vakıf. Kim bu mürşit? Zahire ve batına vakıf. Kalp, kafa izdivacına muvaffak olmuş yetkin kimseler. Bakın daha mürşit kavramı geçmedi ama mürşit kavramı geçmeden tanımı geldi önümüze. Kimmiş o mürşit? Aslında zahir ve batına vakıf. kalp kafa izdivacına muvaffak olmuş yetkin kimseler, mürşitler. O yüzden de biz farkındasınız zannediyorum hani emri bil maruf nehyel münkere farzı aynı olarak ifa etmeye çalışırken bir taraftan da bunu kendi mahiyetimizde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Yani bir taraftan kalp kafa izdivacını sağlamaya çalışıyoruz kendi mahiyetimizde. Bir taraftan da zahir ve batın ilimler konusunda kendimizi yetiştirmeye, derinleştirmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla irşadı böyle tanımlıyoruz. Yani irşat tamam birbirimizi irşat ediyoruz ama bu irşadın neyle gerçekleşmesi mümkün? Ancak zahir ve batına vakıf. Kalp kafa izdivacına muvaffak olmuş. Yetkin kimselerin o yetkin kimseler ne yapıyorlar? Bir kısım istidatları seviyeli insan olmaya çağırıyorlar. Bir kısım istidatları seviyeli insan olmaya çağırıyorlar. Yani diyelim ki hepimizde birtım istidatlar var. Hepimizde aslında inanma istidadı var. Hepimizde marifet-i ilahiye erişme istidadı var. Hepimizde namazda, namazda namazlaşma istidadı var. Var değil mi hepimizde? Hepimizde şu kalbin derece-i hayatına yükselme istidadı var. Ruhun derece-i hayatına yükselme istidadı var. Hepimizde Rabbimizi aşkla sevme istidadı var. İşte bu istidatları eee kuvveden fiile çıkardığımızda seviyeli insan. Bu seviyeli insan, yetkin insan. Bunlar çok önemli. Yetkin insan, seviyeli insan. Ne oluyor? Bu istidatlara bir çağrı aslında. Sende böyle bir potansiyel var. Düşünün eğer bizde böyle bir donanım olmasaydı Cenabı Hak bize insan-ı kamil olma ufkunu göstermezdi. Öyle değil mi? Hem böyle bir donanımımız var. Bu donanım açığa çıkması gerekiyor. Bu donanımın açığa çıkması için de birtım yetkin insanların, mürşid-i kamillerin bizdeki istidatları uyarması, onlara bir çağrıda bulunması gerekiyor. Öyle anlamak da mümkün. Bu manada ona kalp ve ruh kahramanlarının kendi hususi mazariyetlerini başkalarına duyurma cehdi de diyebiliriz. Bakın burada yine mürşit kavramı geçmedi. Mürşit kim olarak çıktı? Karşımıza kalp ve ruh kahramanı. Mürşit karşımıza bir kalp ve ruh kahramanı olarak geçti. Bakın mürşit kelimesi zikredilmeden mürşidin vasıfları karşımıza çıkıyor. Neymiş mürşidin vasıfları? Mürşit zahir ve batına vakıf. Kalp kafa izdivacına muvaffak olmuş. Kalp ve ruh kahramanı olan bir özne. Hepimiz için de böyle bir mükellefiyet var. Yani hepimiz için kendi istidadımız, kendi duruşumuz, kendi efendim eee gaye-i hayalimiz istikametinde böyle bir kimliği benimsemekle mükellefiz. Dolayısıyla bu hususi mazariyetleri başkalarına duyurma cehdi. Buradan ne anlıyoruz? Yani bir mürşidin, bir mürşidin ne olması gerekiyor? önce kendini irşat etmiş olması gerekiyor. Siz bir size bir ödev verilir. Öğretmensinizdir okulda. Bir okulda gündüz çalışıp gece çalışıp gündüz gidip anlatabilirsiniz. Ezberleyip talim edebilirsiniz. Ama irşat vazifesi öyle bir vazife değil. İrşat için ne olması gerekiyor? Kendi hususi mazariyetlerini başkalarına duyurma cehdi. Kendi hususi mazeti de ne? Kalp ve ruh kahramanı olmak. Yani kalp kafa izlivacına erişmiş olmak. Böyle diyebiliriz ki işte böylelerinin elinde her zaman kömürler elmasa dönüşür. Yani böyle bir mürşit varsa mürşid-i kamil olanın gayet yolu asan imiş. Böyle bir mürşidimiz varsa ne oluyor? Kömürken elmas oluveriyoruz. Bölelerinin elinde kömürler elmas oluyor. Taş toprak da altın seviyesine yükseliyor. Bakın üstat öyle diyordu ya hani bizim mahiyetimiz kömür ama iman ile imanın nuru ile o kömürü elmasa dönüştürmeye çalışıyoruz. Ama işte bu yolculukta bu yolculukta bir mürşid-i kamilin rehberliğiyle kömür olma mahiyetimiz elmasa bu üstadın tanımlaması. tasavvufta daha ziyade taşın, toprağın altın seviyesine yükselmesine olarak teşbih ediliyor mesele. Farkındaysanız bir simya bu aslında. Simya. Simyacılar yıllarca neyi aradılar? İşte taşı, toprağı nasıl altına dönüştüreceklerini aradılar. O yüzden mahiyet-i insaniyenin altına dönüştürülmesiydi gerçek simya. O yüzden beni bu çok etkiler. İmam Gazali Hazretlerinin Kimya-i Saadet diye bir eseri vardır. Kimya-i Saadet. Hep şöyle bakarım ben meseleye. Hiçbir ilme saadet sıfatı eklenmemiştir kimya dışında. Kimya-i saadet. Bakın kimya-i saadet başka şeylerin kimyası değil. Kimya tahavvül ilmi olarak kabul edilir. Tahavvül, mütehavvil esmasının tezahürü olarak tahavvül ilmi. Tahavvül bir şeyi dönüştürmek manasına geliyor. Dolayısıyla bir tahavvül ilmidir kimya. Ve asıl kimya da insanın kendi mahiyetini dönüştürmesinin kimyasıdır. İşte o kendi mahiyetini insanın dönüştürmesinin, insan mahiyetinin dönüşümünün kimyasına İmam Gazali Hazretleri kimya-i saadet diyor ve o isimle bir eser yazıyor. Ama bu sadece İmam Gazali Hazretlerinin eseri değil. Aynı zamanda bir literatür başlığıdır da Kimya-i Saadet. Mesela Muhittin İbn Arabi Hazretlerinin Fütuhatül Mekkiyesi'nin 8. cildi de Kimya-i Saadet cildidir. Kimya-i Saadet cildidir. Dolayısıyla ne olacak? İşte bir kimya olacak bizim için. Buna simya mı dersiniz, kimya mı dersiniz? Ama bir tahavvül. Ne olacak? İşte kömür olan insan mahiyeti elmasa dönüşecek. Taş toprak olan insan mahiyeti altın seviyesine yükselecek. Ama kimin elinde? Kimin elinde yükselecek? Bir mürşid-i kamilin elinde yükselecek. Kim o mürşid-i kamil? Kalp kafa izdivacına muvaffak olmuş. Yetkin bir kimse. Zahir ve batına vakıf olan bir kimse. Yani eşyanın sadece batınını değil zahirini de gören. Sadece zahirini değil batınını da vakıf olan kimse. Böylelerinin elinde işte biz de dönüşüyoruz. Böylelerinin elinde biz de insan olma seviyesine erişiyoruz. şöyle devam ediyor. Hoca efendi aslında irşat ve mürşit konusunda tasavvuf erbabı da meseleyi hep bu çerçevede ele almışlardır. Şimdi biz bunlara hep böyle böyle baktık. Şimdiye kadar hep böyle baktık. Bundan sonra da böyle bakmaya devam edeceğiz. Ama hoca efendi diyor ki bize tasavvuf da bu meseleye böyle bakmış. Farklı değil. Yani bu üstadımızın bize kazandırdığı, hocamızın bize kazandırdığı hem kendi mahiyetimizi hem de bütün bir insanlığın mahiyetini okuma biçimi bu. Ama hocamız bize diyor ki aslında irşat ve mürşit konusunda tasavvuf erbabı da meseleyi bu çerçevede ele almış ve onu aşkın insanların insanüstü gayretleri şeklinde yorumlamışlardır. Ne güzel değil mi? Aşkın insanlar. Kim o aşkın insanlar? cismaniyeti aşmış, hayvaniyetten çıkmış, nefsaniyeti aşmış, nefsin hevasını aşmış. O yüzden de aşkın insanlar onlar o aşkın insanların insanüstü gayretleri şeklinde yorumlanmış. Tasavvufta da irşat ve mürşit meselesi. Onlara göre gönülleri hakkı uyarma adına ortaya konulan seviyesiz, kalitesiz gayretlere irşat denilemez. Şimdi meselenin bir tarafı da bu değerli dostlarım. Ehli tasavvufa göre seviyesiz gayretler de var. Kalitesiz gayretler de var. Gönülleri hakka uyarma noktasında seviyesiz ve kalitesiz gayretler. Şimdi düşünün insanları hoca efendi irşat ekseninde bunun üzerinde uzunca duruyor. Malumunuz mesela yaşadığı kendi zamanını bilmeyen mürşid olamaz diyor hoca efendi. Kendi zamanını bilmeyen mürşide olamaz diyor. Yine hoca efendi bize fenli ilimler, fizik, kimya, biyoloji gibi ilimlere bizim meselenin temel disiplinleri noktasında vukufiyetimizi istiyor hoca efendi. Çünkü akılla kalbin izdivacı ya önemli olan. Şimdi bütün bunları yapamadan, bütün bunları yapamadan ya da hoca efendinin dediği gibi eşyanın ledünyatını açılamadan mesela kalp kalp kalbi inkişaf ettiremeden evradu eskarla gece ibadetiyle kalbi inkişaf ettiremeden, fenli ilimlerle aklı inkişaf ettiremeden, ikisi arasındaki izdivacı sağlamadan. Ne oluyor o zaman? Birtım gayretler yine ortaya konuluyor ama dikkat edin kalitesiz ve seviyesiz gayretler diyor bunlara hoca efendi ve tasavvuf erbabının da bunu böyle ele aldığının altını çiziyor. Seviyesiz, kalitesiz gayretler. Bunları çokça görüyorsunuz. Sosyal medyada da akisleri var. Böyle daha çok mesela bu tarz gayretlerde daha çok insanların akıllarına şüphe düşüren, din hakkındaki insanların hüsnün zannını daha çok kıran yanlış uygulamalar görüyorsunuz. Oysa el tasavvufa göre de bu böyledir. Hakka insanları uyarmak için ortaya konan seviyesiz gayretlere, kalitesiz gayretlere irşat denilemez. Ve ruhlara insan-ı kamil olma ufkunu açamayanlara da mürşit denilemez. O ufku açmak lazım insanlık için. İnsanlık için o ufku açmak lazım. İşte onu açamayınca ona da mürşit denilemiyor. Denemez. Zira bunların kendileri irşada muhtaçtırlar ve mutlaka terbiye edilmelidirler. Şimdi mutlaka terbiye edilmelidirler. Çünkü asıl problem kendileri bu kadar çok irşada muhtaçken kendilerinin irşada olan ihtiyaçlarının farkında olmayıp da mürşit diye ortaya dökülmeleri, kendilerinin irşada olan ihtiyacının hiç farkında olmadan mürşit diye ortaya dökülmeleri. O yüzden çok önemli o irşat ekseninin temel izleği de bu. Meselenin bizimle başlıyor oluşu. Enfes bir Türk atasözü var diyor hoca efendi. Bakın enfes. Nefis bile değil. Çok nefis. Enfes. Kendi muhtacı himmet bir dede. Bilmez gayra. Bilirsiniz değil mi bu atasözünü? Kendisi muhtacı himmet bir dede. Bilmez ki gayra nasıl himmet ede şimdi kendisini? kendisi himmete muhtaç ama başkaları da ondan himmet bekliyor. Ne kötü bir durum değil mi? kendisi himmete muhtaç ama başkaları da ondan himmet bekliyor ama o bilmiyor ki başkalarına nasıl himmet etsin. Sırf dede diye herkes ondan himmet bekliyor. Denir tam böyleleri için söylenmiş gibi bir atasözüdür diyor bu hoca efendi ve Üsküdarlı Salim Süleyman'dan bir örnek veriyor. Şair Salim Süleyman Üsküdarlı. O da bu mülahazayı şairane ifade ediyor. Kendi döneminin problemine de işaret etmiş oluyor. Şeyhimiz kendisi ilimde kalmış aciz. Nerede kaldı ki keyfiyeti irşadı bile bilmiyor ki. Keyfiyeti irşadı bilmiyor. Kendisi çünkü ilimde kalmış aciz. Şimdi irşat biliyorsunuz tekkelerin zaman içerisindeki bozulmaları medrese ile tekkeler arasındaki ayrılıkla ortaya çıkıyor. Tekke, medrese bunlar ikisi birbirinden kopuyor. Mektep de ikisinden kopuyor. Medrese dini ilimleri tahsil ediyor. Mektep fenni ilimleri tahsil ediyor. Tekkelerde kalp hayatı inkişaf ettirilmeye çalışılıyor. Ama üçü de birbirinden bağımsız ve hatta medrese ile tekke arasında birtım çatışmalar cereyan ediyor. Böyle olunca ne oluyor? E tekke ilimden kopmuş oluyor. Kalp kafadan kokmuş oluyor. Kalp kafadan kopmuş oluyor. Hatta medrese bile mektepten kopunca fenni ilimlerle dini ilimler birbirinden ayrılınca orada bile orada bile kopukluklar cereyan ediyor. Dolayısıyla şeyhimiz diyor Üsküdarlı Salim Süleyman şeyhimiz kendisinin ilimden kalmış aciz. E nerede kaldı keyfiyeti irşadı bile. Şimdi insanın başkalarına nasıl irşat edeceğinin keyfiyetini bilmesi de bir ilim. Başkalarını nasıl irşat edeceğinin keyfiyetini bilmesi de insanın bir bilim. O da bir ilim. E kendisi ilimden aciz kalmış olan bir insan başkalarını nasıl irşat edeceğini de bilemiyor. Çünkü irşat için ne lazım? Muhatabınızı tanımanız lazım. Eğer onun akli problemleri varsa, şüpheler asrıysa yaşadığınız asır, buhranlar anaforundaysa insanlar, insanların zihinleri yaralıysa onların kalp hayatlarını inkişaf ettirmeye çalışmak yeterli değil. Dolayısıyla ne diyor Üsküdarlı Salim Süleyman? Şeyhimiz kendisi ilimden kalmış, aciz. Nerede kaldı ki keyfiyeti irşadı bile? Bu keyfiyeti irşadı bilsin anlamında bile bu. Nerede kaldı ki keyfiyet-i irşadı bilsin? Bilmiyor. Bağdatlı Ruhi de aynı konuya daha detaylı daha eee alaylı bir üslub ile eğiliyor ve şöyle diyor: "Gör zahit, gör zahidi kim? Sahibi irşat olayım" der. Dün mektebe gitti, bugün üstat olayım der. Şimdi böyle bir problem de var. Bağdatli ruhi konuya yaklaşırken daha da alaylı bir üslupla bakın ne olmuş. Diyelim ki Üsküdarlı Salim Süleyman e şeyhimiz diyerek söylüyor bunu. Şeyhimiz kendisi ilimde kalmış. Aciz. Ne olmuş? Bakın birileri şeyhlik iddia ediyor ama Üsküdarlı Salim Süleyman ona bakarken alaylı bir üslupla yaklaşıyor. Bağdatlı Ruhi daha da alaylı bir üslupla yaklaşıyor. Diyor ki Zahit sahibi irşat olayım diyor. Mektebe gidiyor. Sahibi irşat olayım diyor. Ama daha dün mektebe gitti. Bugün mürşet olmaya çalışıyor. Bugün üstat olmaya çalışıyor. Böyle bir problem de var. Yani irşat meselesi öyle bir hırs, bir makam, efendim bir hırka, bir taç değil olmamalı. Zahit sahibi irşat olmak istiyor. İnsanları irşat etmek istiyor ama dün mektebe gitti. Bugün üstat olmak istiyor. O yüzden dikkat edin. Bakın bizim yolumuzda talebelik vardır. Talebelik. Talebe. Biz hep talebeyiz farkındaysanız hep talebeyiz. Birbirimizi irşat etmekle mükellefiz ama sahibi irşat olmak gibi bir meselemiz yok. Hepimiz talebeyiz. Kitap okurken biz kitap okurken sohbeti cananı yaparken metni merkeze alarak kitap okuyoruz. Birimiz mürşit olup da eee ötekiler o mürşidin müritleri olmuyor. O metin, o hakikat metni bizim mürşidimiz oluyor, ışığımız oluyor. Biz onun etrafında aydınlanmaya çalışıyoruz. O yüzden de Risale-i Nur'a biz hep ne nazarıyla bakarız? Tedarüs nazarıyla bakarız. Yani bugün birisi okur hepimiz dinleriz. Öteki gün ötekisi okur hepimiz dinleriz. Aslında dünya hayatında kalıcılığı ve uhrevi neticeleri itibarıyla en değerli bir iş varsa o da irşattır. Şimdi eee meselenin önemini vurgulama noktasına geldik. Neden irşat bu kadar önemli? Çünkü insan hayatında kalıcılığı ve uhrevi neticeleri itibariyla en değerli bir iş varsa o da irşat işi. Düşünün biz dünyaya madem ki terakki etmek için geldik, madem ki tekamül etmek için geldik, madem ki potansiyelimizi açığa çıkarmak için geldik, öyleyse bundan değerli ne iş olabilir hayatımızda? Tabii en kıymetli insan da irşat değeri olan mürşittir. Bakın dünyada en önemli iş nedir diye sorulsa size cevabımız irşat. Peki dünyada en kıymetli insan kimdir diye sorsak en kıymetli insan o da mürşittir. Neden böyledir? İşte cevabı bizim için çok belli. Buna bunun için yaratıldık. Çünkü ne var ki herkesin irşadı da onun kametti kıymetine göredir. Şimdi bu meselenin bir yönü de bu. Herkesin irşadı onun kamet-i kıymetine göredir. Yani herkesin irşadı onun istidadına göredir. İstidadına vabestedir. Herkesin irşadı onun yarasına göredir. Onun zihinsel olarak, zihinsel olarak, kalbi olarak katedeceği mesafelere göredir. Öyle ki bu konuda kutbiyet ve gafsiyet dairelerinin irşat kahramanlarından düz mevizecilere kadar bir sürü irşat erinden bahsetmek mümkündür. Şimdi dikkat edin. İrşadın da dereceleri var. Mürşidin de dereceleri var. Öyleyse mürşidin de dereceleri var. Hani mürşid-i kamil, mürşid-i ekmel diyoruz ya. Mürşidin dereceleri var ve en yüksek dereceye gavsiyet deniliyor değerli dostlar. Gavs hani gavsül azam olarak Abdülkadir Geylani Hazretlerini zikrediyoruz ya. Gavs kimdir? yardım etme, imdada yetişme, medetresan olma, ruhani himayede bulunma manalarına geliyor gavz ruhen, ruhen, ruhani olarak himayede bulunma, medet resan olma yani medet yetiştirme, yardım etme, imdada koşma, imdada yetişme makamında bakın ruhun ufkuna yürüyor veli ama ruhun ufkuna yürüyor ama ruhaniyetiyle sizin imdadınıza yetişiyor. yardım ediyor. Elinizden tutuyor efendim himayede bulunuyor. Buna gavs deniliyor. Gavsül azam olarak zikrediliyor. Abdülkadir Geylani Hazretleri hususi bir teveccühü. Bu Allah'ın hususi bir teveccühü. Yani irşat dereceleri mürşidin de derecelerini ortaya çıkarıyor. Bir gavsiyet var. Bir de kutbiyet var değerli dostlar. Kutup insanlar arasında yer gök ehlinin matmah-ı nazarı hakkın kamil manada halifesi. Hakkın Cenabı Hakk'ın insanlar halife olarak Cenabı Hak'a yaratılıyorlar. İşte kutup kamil manada Cenabı Hakk'ın halifesi. Hazreti Ruhu Seyyidül Enam'ın Aleyhissalatu Vesselam'ın varisi ama has varisi. Her devirde bulunan insan-ı kamilin unvanıdır. Kutup her devirde bulunan insan-ı kamilin unvanı. Efendimizin halifesi, efendimizin efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem'in varisi, Cenabı Hakk'ın halifesi kutup. Her eee gavs aynı zamanda kutuptur ama her kutup gavs değildir. Dolayısıyla gavsiyet kutuptan bir adım daha yüksek bir makam. Gavsiyet ve kutbiyet. Şimdi gafsiyet ve kutbiyet velayetin en yüksek dereceleri. En düşük derecesi de nedir? velayette velayetin ya da mürşit oluşun diyelim. Mürşit oluşun en düşük derecesini sıradan bir düz bir mevizeci diyor hoca efendi. Böyleleri de var biliyorsunuz. Özellikle son dönem tekkelerde mevize. Mevizeler menkıbe anlatıcıları. menkıbe böyle çok güzel hikaye anlatan, çok güzel mevize anlatan, özellikle Avam halkı irşat edebilme noktasında mevizelerin çok katkısı oluyor, çok faydası oluyor. Avam halkı hani hikayelerle anlatmak, menkıbelerle anlatmak hem insanların ilgisini çekiyor hem onları irşat edebilme noktasında da meseleleri Avam halkın seviyesine indiriyor. Düz mevizeci diyor bakın hoca efendi. Dolayısıyla bir kutbiyeti, gavsiyeti düşünün. irşat kahramanlarını düşünün. Bir de düz mevisecilere kadar bir sürü irşat erinden bahsetmek mümkündür. O düz mevizeciler de kendileri ihlaslılarsa kendileri hakkın ve hakikatin hakkın ve hakikatin tercümanı olmak üzere düz mevizecilik yapıyorlarsa bakın ona da hoca efendi ne diyor? Mürşat deri diyor ama ne kadar çok derece var ortaya çıkmış oluyor. Umumi manada mürşit kısmen üzerinde durduğumuz gibi irşatla alakalı bütün esasları ruhunda toplamış bir hakikat delalıdır. Dellal o. O hakikatin delalı kimmiş o? İrşatla alakalı bütün hususları kendi üzerinde toplamış. İşte bu saydığımız şartlar var ya onları kendi üzerinde toplamış ama aynı zamanda da hakikate tercümanlık yapan, delallık yapan ve bir manada bir manada işte hakikatin kahramanı ve gönüllerde de hak nefatını duyuran bir peygamber varisidir. Vurgulandı tekrar. Mürşitler kimlerdir? Allah'ın halifeleri ve peygamberin de varisleridir. Dolayısıyla kamil manada bir mürşit genel manasıyla kimdir? İrşatla alakalı hususları kendi ruhunda toplamış bir hakikat tellalı bir manada hakikat kahramanıdır ve gönüllere de Cenab-ı Hakk'ın nefatını duyuran bir peygamber varisidir. Ona seccade nişin de diyebilirsiniz. Seccade nişin ne demek? Secadede oturan demek. Nişin oturmak manasına geliyor. Posta oturanlara post işin, çadırda oturanlara haymen işin, seccadede oturanlara secde nişin diyorsunuz. O bir seccade nişin olabilir, post nişin olabilir veya ona şeyh denilebilir. Biliyorsunuz postnişinlik bir makam. Şimdi ona post nişin dediniz diyelim. Posta oturdu ya da ona seccade nişin dediniz. Seccadeye oturdu ya da ona şehit denit dediniz. Önemli değil bunlar. Onlara bu isimlerin verilmesi irşat vazifesindeki bir kısım hususi durumları itibariyledir. Şöyle ki tavzif yani vazifelendirme, selahiyet, hakka kurbet, ilmile dün açık olma gibi imtiyazları olan bir mürşit düz bir vaiz ve nasihten çok farklıdır. Şimdi düşünün postnişin diyorsunuz. Postnişin ne demek biliyor musunuz? Aslında bir geleneğin varisi demek. bir geleneğin yani bir diyelim ki bir tekke var. O tekkede asırlar boyunca hak ve hakikat tebliğ edilmiş. Sonra o tekkenin şeyhi ruhun ufkuna yürümüş ve onun yerine geçen yeni bir şeyh, onun yerine geçen yeni bir mürşit işte onun postunu oturuyor. Buna post nişin diyorsunuz. E postası posta otursun, seccadeye otursun bizim için çok önemli değil. Ama önemli olan şu bakın. O bir hakikatin varisi. Onun ilmi ledün açık olması gerekiyor. Dolayısıyla ledünni ilimlere. Ledünni ledün ilimler nedir? Ledün ilimler değerli dostlarım kespedilen ilimler değil. Yani çalışayım da elde edeyim diyebileceğiniz ilimler değil. Ledün ilimler Cenabı Hakk'ın mevhibesi olan ilimler. Yani Cenab-ı Hakk'ın kulunun kulunun kalbine kendini duyurmasıyla tezahür eden ilimler. Ledünni ilimler. Dolayısıyla bu insanların yani posta mı oturmuş, seccadeye mi oturmuş, bir makama oturmuşsa ona şeyh deniliyorsa ne olması lazım? Hakka kurbetinin olması lazım. Yakınlığının onun ilmi ledne açık olması lazım ve işte bu imtiyazları üzerinde toplaması lazım. Dolayısıyla böyle birisi düz bir vaiz ve nasihten çok farklıdır. Düz bir vaiz ve nasih nedir? Düz bir vaiz. Vazu nasihat ediyor. Vazu nasihat ediyor. Yani size bir şeyler aktarıyor. Ama mürşidin ne olması lazım? Hakiki bir mürşidin size bir şeyler aktarmak değil. Ruhunuza onları duyurması lazım. Ne dedi yukarıda? Bakın. Eee, gönüllere hakkın nefahatını duyurması lazım. Yani onu dinlediğiniz zaman siz hakikatleri adeta ruhunuza içiriyor olması lazım. gönüllerinizi uyarıyor olması lazım. Adeta kapalı olan kapalı olan gönül gözlerinizi hakikate doğru uyarıyor, açıyor olması lazım. Dolayısıyla çok farklı herhangi bir düz bir nasihten, düz bir vaizden. Sıradan bir irşat eri anlatıp duyuracağı hakikatleri kendi gönül ve idrak ufkuna göre duyar, hisseder. başkalarına da o çerçevede duyurur. Bakın bu sıradan bir irşat eribi. Bir düşünün. Bir postnişini düşünün. Sorumluluk alanını düşünün. Bir de sıradan bir irşat erini düşünün. Herhangi bir irşaat eri ki bu da buna sizler de dahilsiniz. Anlatıp duyuracağınız hakikatleri kendi gönül ve idrak ufkunuza göre duyuruyorsunuz. Kendiniz ne kadar hissedebiliyorsanız o kadar hissettirebiliyorsunuz. Hani hoca efendi hep diyordu ya, "Kendi gönlümüzün ilhamlarını başka gönüllere boşaltmak diye. Başka çerçeve başkalarını da bu çerçevede duyurabiliyorsunuz. Kendi gönüllerinizin ilhamlarını anlatıp duyuracağınız hakikatleri kendi gönlünüze, kendi idrak ufkunuza göre duyuruyorsunuz. Ama bir de hakkın matmah-ı nazarı olan kutup yıldızları hükmünde olan mürşitler var. Hakkın matma-ı nazarı ne demek? gözdesi, gözde, göz bebeği, gözdesi. Cenabı Hakk'ın hakkın gözdesi olan ve bir kutup yıldızı hükmünde olan o mürşitler ne yapıyorlar? Kutup yıldızları herkese nasıl yol gösteriyorlarsa onlar da hakka giden yolları insanlığa gösteriyorlar. Ve kutup ve kamil mürşitler işte anlatıp duracakları hususları temel kaynakların renk ve desenine göre yorumluyorlar. Temel kaynaklar ne? Kur'an ve sünnet. Kur'an, sünnet, icma, kıyas. Bunlar idille-i şeriye diyoruz. Temel kaynaklar. Oradan aktı, akıp geldiği gibi bulaşmamış, karışmamış. Kendi ben anlatırken bir meseleyi kendi idrak seviyeme göre anlatıyorum. Ama bir mürşid-i kamil ne yapıyor? Gerçek bir mürşit. O semanın kutup yıldızları hükmünde olan mürşit, üstadımız, hocamız. Onlar anlatırken temel kaynakların renk ve desenine göre anlatıyor. Sahabe efendilerimizi bize anlatırken, efendimizi bize anlatırken, onun sünnetini anlatırken, ayetleri tefsir ederken bize onlar vahiy vahiy sağanak sağanak yağarkenki temel deseni, rengi, kokusu neyse ona göre onu bize tefsir ediyor. Efendimizin sünnetini o asırda nasıl yaşanmışsa o durulukta, o canlılıkta, o berraklıkta bize seslendiriyor. Başkalarına sunacağı her şeyi kalp ve ruhunun şivesiyle sunuyor. Kalp ve ruhunun şivesiyle sunuyor her şeyi. Hep öyle diyoruz ya mesela kalbin zümrüt tepelerini okuyanlar bunu insaflı olan, insaflı olan alimler de aynen böyle söylüyorlar. Diyelim ki kalbin zümrüt tepeleri. Hep şöyle diyoruz değil mi? Bunları yaşamayan böyle anlatamaz diyoruz. Diyoruz değil mi bunu? Bunları yaşamayan böyle anlatamaz diyoruz. Sahabe efendilerimize öyle bir anlatıyor ki bize hoca efendi adeta yaşıyor, seyrediyor da anlatıyor. Adeta görüyormuş gibi, seyrediyormuş gibi anlatıyor. Dolayısıyla kendi kalp ve ruhunun şivesini eee o işin içerisine katıyor lediyata açık ilmiyle ve o rengi, o deseni katıp öyle bize sunuyor. seslendiriyor ve başkalarına sunacağı her şeyi işte böylece sunuyor. Kutbiyetini gafsiyetle derinleştirmiş özel durum donanımla kamile gelince. Şimdi dedik ya her kutup gavs değil ama her gavz kutup diye bir kutbiyetini gavsiyetle derinleştirebilmişse yani el uzatma makamındaysa ruhunun ufkuna yürüdükten sonra da himaye etme elden tutma makamındaysa eğer onları ne yapıyor bu sefer? Özel donanımlı, özel donanımlı böyle kamiller mevsimi gelince bunların üzerinde duracağız diyor hoca efendi ve duruyor da. Veli makalesi. Veli ve evliyaullah makalesi değerli dostlar o makaleye bakabilirsiniz. Veli evliyaullah makalesinde hoca efendi veli nedir? Evliyaullah nedir? Bunları anlattıktan sonra bir bir başlıyor. Bütün velayet makamlarını tasnif ederek anlatıyor. Kutbiyeti de anlatıyor, gavsiyeti de anlatıyor. Biz o makalenin girişinden bir iki cümleyle tanımlamaya çalıştık. Kutbiyeti ve gavziyeti. İşte böyle bir durumda değerli dostlar eğer birisi bir mürşit kendi kutbiyetini gavsiyetle derinleştirmişse dedik ne oluyor o zaman? Özel donanımlı bir mürşid-i kamil olmuş. oluyor. Mevsimi gelince hoca efendi anlatacağız dediği bir bahis de bu. Onun atmosferine giren herkese ufkunun boyasını çalıyor. İşte güzel güzelliği bu. Kendi atmosferine yani o özel donanımlı ya. E gafsiyet için de bunu demiştik ya hani el uzatma makamı, himaye etme makamı demiştik. Gavsiyetin temel özelliği bu. Onun atmosferine giren herkese kendi boyasını çalıyor. Ve onun atmosferine giren herkesi Kur'an ve sünnetin malzemesiyle adeta yeniden inşa eder. Bana bu cümle olağanüstü güzel görünüyor. Yeniden inşa eder. Kur'an ve sünnetin malzemesiyle ama onları kendi atmosferine giren herkesi Kur'an ve sünnetin malzemesiyle yeniden inşa eder. Yıkar, yeniden yapar. Yani ruhumuzun heykelini ikame etmek diyorduk ya biz ona. Ne olağanüstü değil mi? Ne olağanüstü? Düşünsenize yani kendi mahiyetinizi düşünün. Kendi mahiyetiniz yeniden inşa olmuyor musunuz? Bu bunu kendinizde görün. Girdiniz o atmosfere, Hoca efendinin atmosferine, üstadın atmosferine girdiniz. Yeniden inşa olmuyor musunuz? Ama kime ait bunlar? Bakın şöyle dedi hoca efendi. Bu çok önemli. Kendi kutbiyetini gafsiyetle derinleştirmiş özel donanımlı kamiller bunlar. Düşünün şimdi. E gavsiyete bir kere daha bakalım. Bakın neydi gavz? yardım etme, imdada yetişme, medetresan olma, ruhani himayette bulunma manalarına gelen gafs, tasavvuf erbabınca manevi mertebelerin en yükseğini ihraz eden zatlar için kullanılan bir tabirdir. Bu payeyi ihraz eden zat hususi bir ilahi teveccühle şereflendirilmiştir. Allah'ın izniyle Hızır gibi sıkışanlara, darda kalanlara imdadı imdad-ı sübhaniye işaretiyle yetişir. Böyle bir hususiyete haiz olmayana gavzemeyeceği gibi kutbiyeti için de imdad-ı rabbaniyeye ayinedarlığına müstait olmayan, imdad-ı rabbaniye ayinedarlığına müstait bulunmayan kutuplara da gavs, gafs ismi verilmez. Bakın, imdada yetişme özelliği bu gavsların. Böyle bir zat gavsiyetle beraber kutbiyeti de haiz olursa ona gavs-ı azam deniliyor. Yüce bir paye ile şereflendiriliyor. O gavsiyetle beraber kutbiyeti beraberinde toplayanlara ne deniliyor? Gavs-ı azam. Kutbiyet neydi? İnsanların arasında yer gök ehlinin matmah-ı nazarı gözdesi haline gelme. Kutbiyet. Yer ehlinin, gök ehlinin gözdesi. Cenabı Hakk'ın da kamil manada halifesi Efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem'in varisi. Efendimizin varisi, kamil manada. Cenabı Hakk'ın da halifesi kamil manada. İşte bu gavz. Şimdi böyle bir gavsın iklimine girmek demek ne demek biliyor musunuz? Gavs böyle gavs-ı azam kimmiş? Gavs-ı azam? Gavslığı kutbiyetle birleştirmiş olana. Gavs-ı azam deniliyor. Şimdi böyle bir gafs-ı azamın iklimine girdiğinizde ne oluyormuş? Onun rengine boyanıyormuşsunuz ve sizi yıkıp yeniden inşa ediyormuş. Yeniden inşa ediyor. Mevsimi gelince bunları daha da derinlemesine konuşuruz. Hoca efendinin dediği gibi ona kendi boyasını çalıyormuş. Kur'an ve sünnet malzemesiyle onu yeniden inşa ediyormuş. Bakın onu böyle şöyle demedi hoca efendi. Onu kerametiyle yeniden inşa eder demedi. Onu Kur'an ve sünnet malzemesiyle yeniden inşa eder dedi. Hangi seviyede olursa olsun irşat hak rızasının hedeflenmesi şartıyla kulluk vazifesinin en mübecceli. Şimdi peygamber vazifesi ya irşat. Dolayısıyla kulluk vazifelerinin en mübec yücesi hangisidir? İrşat vazifesi. Hangi seviyede olursa olsun. Yani o eee en düz mevizecilere kadar irşat aslında hak rızasının hedeflenmesi şartıyla kulluk vazifelerinin en yücesi. Böyle bir mükellefiyeti mazariyetleri ölçüsünde yerine getiren hakikat eri peygamber varisi bir mürşittir. Şimdi böyle bir mükellefiyet mükellefiyet dedi hoca efendi. Bu böyle başladık. Makaleye de böyle başladık. Kendi yolculuğumuza da böyle başladık. Bu bizim mükellefiyetimiz. Emri bil maruf nehyel münker farzı aynı olduğu için bu mükellefiyeti kendimizde mazariyetimiz ölçüsünde ifa etmeye çalışıyoruz. Öyle değil mi? Amaetimiz ölçüsünde böyle bir mükellefiyeti ifa etmeye çalışıyorsak Hak rızasını hedefleyerek peygamber varisi bir mürşittir diyor hoca efendi. O ancak bir mürşid-i kamille yol arkadaşlığında hem refakat sevki hem de pek çok vuslat emarisi bulunmasına karşılık nakısıyla yolculuğun sıkıntı olduğu olacağı bellidir. Şimdi bir meselenin mürşidi kamille yolculuğu var. Bir de nakısıyla yolculuğu var. Bizim birbirimize olan irşadımız, farkındasınız zannediyorum bizim birbirimize karşı olan tebliğimiz, insanlığa karşı olan tebliğimiz aslında şahsi bir tebliğ değil. Yani kendi kemalatımızın tebliği değil. Bir ne yapıyoruz? Zikrettiğim gibi bir eee mürşid-i kamilin eteğine tutunuyoruz. Bir metnin etrafında sohbeti cananlarda bir araya geliyoruz. Fakat unutmayın aynı zamanda aynı zamanda hicretler ediyoruz. Gayrimüslim insanlara hakkı ve hakikati anlatmaya çalışıyoruz. Kendi mirati ruhumuzca masariyetimiz ölçüsünde anlatmaya çalışıyoruz. İşin bir tarafı da bu. Yani bir taraftan eee kendi mastariyetimiz ölçüsünde bir şeyler anlatmaya çalışırken bir taraftan da kendi asrımızın mürşid-i kamiline insanların nazarını çevirmeye çalışıyoruz. Onu tanıtmaya, ona yol buldurmaya çalışıyoruz. Çünkü nakasıyla yolculuk, noksan olanıyla yolculuk sıkıntılı ama hakiki olanıyla yolculuk vuslat emareleri içerisinde barındırılıyor. Mürşid-i kamile yol arkadaşı olmak esas olan. Onda refakat zevki var. Onda refakat zevki var. Çok vuslat emareleri var onda. O yüzden de edebiyatımızda la ile mermuz bir manzumede şöyle denilir. La ile bir manzumenin remz edilmiş olması sahibinin bilinmediği anlamına geliyor. La edri yani mürşide var, mürşide var, mürşide andan olur derde derman. Ey dedi. İşte mürşidi hakikiyi bulabilmek. Biz de öyle yapmaya çalışıyoruz değil mi? Yani böyle bir sohbetin etrafında toplandığımızda hep insanlara kendi asrımızın insanlarının eserlerini okuduğumuzu onların işte kemalatını tanıtmaya, bildirmeye çalışıyoruz. Onlara götürmeye çalışıyoruz. Ben bunu şuna benzetiyorum. Hani biz suyu musluklardan akıtıyoruz da muhataplarımıza o suyu taddırdıktan sonra onların elinden tutup onları kaynağa götürmeye çalışıyoruz. Ben arkadaşlarıma hep şunu diyorum. Diyorum ki ben yani benim bir çocuğum olsa onun için yapabileceğim en büyük iyilik hoca efendiyi üstadı kendi dilinden, kendi metinlerinden okuyup anlayabileceği bir dil, bir kemalat ona kazandırabilmek. Bu olur. Yani götürüp kaynaktan içirebilmek. Yoksa hayatı boyunca o çocuğa hep musluklardan su içirme çabası yetersiz bir çaba olur. Ne olacak? Tutacağız insanların elinden onları kaynağa doğru götürmeye çalışacağız asrımızın insanlarına. Çünkü onlar peygamber varisleri. Bakın kamil manada. Hem ne dedik? Dikkat edin. Bakın bize diyorlar ki neden hoca efendiyi anlatıyorsunuz? E cevabı çok belli değil mi? Ne dedi hoca efendi mürşid-i kamiller için? Onlar Allah'ın kamil manada halifesi, matmah-ı nazarı, peygamberlerin de varisleridir. Mürşitler, mürşid-i kamiller, peygamberlerin varisleri, Allah'ın matmah-ı nazarı, Cenabı Hakk'ın halifesi ama kamil manada halifesi. Dolayısıyla biz ne diyoruz? Birbirimize de öyle diyoruz, değil mi? Mürşide var, mürşide var, mürşide andan olur derde derman. Ney dedi? Enveri, şair Enveri bu gerçeği şöyle dillendiriyor. O da bu sese, bu koruya bir ses katıyor ve diyor ki, "Rüye-i Didar-ı Hak'tan lenterani remzini çeşmi zararım aşkıyla tur olmayınca bilmedim. Kisve-i Ali Eba Ali Aba Enver Hakikat sırrını muslat-ı mürşitle mesrur olmayınca bilmedim. İşte bu yani sırlara açılabilmeniz için, o manaları açılabilmeniz için bir mürşid-i kamilin eteğine tutunmanız gerekiyor. Bakın rüyet-i Didar-ı Haktan Lenterani remzini çeşmi zararım aşkıyla tur olmayınca bilmedim. Hzreti Musa Aleyhisselam tura çıkıyor. Tur dağına çıkıyor ve ne diyor Cenabı Hak'a? Görün bana bakayım sana diyor rabbine. Ama Cenabı Hak ona lentani diyor. Göremezsin. Göremezsin diyor ama Cenabı Hak tura tecelli ediyor. Tur şak şak oluyor. Haz Musa Aleyhisselam da bayılıyor değil mi? Ama Haz Musa Aleyhisselam o seviyeye yükselebilmek, o tura çıkabilmek ve bunu yaşayabilmek bu değil mi? Orada bayılmak. O tecellinin zevki bayılmak, tur gibi parça parça olmak, şak şak olmak. Şimdi rüyet-i didarı haktan, Allah'ın rüyetinden lentani remzini göremezsin remzini. Şimdi bu Cenabı Hakk'ın onun iştiyakına cevabı aslında böyle hani görme talebi reddediliyor ama iştiyakına cevap veriliyor Hazreti Musa Aleyhisselam'ın. Çünkü Cenabı Hak tura tecelli ediyor. Çeşmi zararım aşkıyla. Şimdi düşünün aşkla ağlıyorsunuz. Aşkla talep ediyorsunuz. Hazreti Musa Aleyhisselam'ı gibi. Öyle olunca neyi de görüyorsunuz? Tuğurun parça parça olduğunu da görüyorsunuz. O tecellinin zevki bayıldığınızı da görüyorsunuz. Bunu da tecrübe ediyorsunuz. Ama çeşmi zarım aşkıyla tur olunca biliyorsunuz ancak bunu. Kisve-i ali aba enver hakikat sırrını. Kisve-i Ali aba biliyorsunuz velayet. Velayet Hz Ali'den geliyor. Hz. Ali velayet şahı. şah-ı velayet diyoruz ona. Dolayısıyla Hazreti e o Ali'nin soyundan gelen, onun manasından gelen o velayetin kisvesine insanın bürünebilmesi için vuslat-ı mürşit lazım. Vuslat-ı mürşitle mesrur olmak lazım. Yani yolunuzun bir mürşid-i kamille buluşması lazım. O mürşid-i kamille sizin post nişanı olmanız lazım. Onunla aynı posta oturmanız lazım ki buslat-ı mürşitle mesrur oluncanız olunca işte hakikat sırrına da açılıyor. Çünkü insan ne diyor hoca efendi bakın yukarıda diyor ki pek çok vuslat emaresi o insan-ı kamille buluşmakla mümkün. O mürşitle buluşmakla mümkün. Mürşid-i kamile yol arkadaşlığı yaptığınızda refakat zevki duyuyorsunuz ve vuslat emarile karşılaşıyorsunuz o refakat zevkinin içerisinde. Dolayısıyla bir insan muslatı muslat-ı mürşitle mesrur olunca hakikatin zevkini de ruhunda duymuş oluyor. Şimdi herkesin istidat ve muktesebat ve mazariyetlerine göre farklara girmeden konuyu umumi manada hemen her mürşit için temel disiplin sayılan bir kısım esaslarla irtibatlandırarak biraz daha açmaya çalışalım. Şimdi meseleyi daha çok açmamız gerekiyor. Açarken ama şunun üzerinde durmak zorundayız. İnsanların farklılıkları var. İstidat farklılıkları, muktesebat farklılıkları var. Efendim insanın mazariyet farklılıkları var hepimizin. Öyle değil mi? Bu farklılıklara girmeyeceğiz ama bu açıklamaları yaparken konuyu umumi manada ele almak zorundayız. Yani bizim istidat farklılıklarımız ne olursa olsun, muktesabat farklılıklarımız ne olursa olsun bir mürşid-i kamilin nasıl olması gerektiği konusunda bir mutabakatımız olmak zorunda. Hemen her mürşit için temel disiplinler var. İşte o disiplinleri görmek zorundayız. Her mürşit için temel disiplin nedir? Tamam onların masariyeti farklı, bu yolun masariyeti farklı, muktesebatı farklı, istidadı farklı. Ama bu mürşidin bu temel disiplinlere uymasının bertaraf etmiyor. Onu dışına çıkarmıyor. Öyle de olur dedirtmiyor. Dolayısıyla da konuyu açarken biz meseleyi temel disiplinler üzerinden açmak zorundayız. Nedir o temel disiplinler? Mürşit kimdir? Mürşit el cevap. İnsan kainat Allah münasebetlerini ve bu dairelerle alakalı hususiyetlerini bilen arif. Bakın kimmiş mürşit? İnsanı bilecek, kainatı bilecek ve Allah'ı bilecek. Allah insan kainat münasebetlerini ve bu dairelerle alakalı hususiyetleri bilecek. Öyle bir arif insan yani dedi ya hoca efendi bize kainatı kendi zamanını bilmeyen mürşidi olamaz dedi hoca efendi. Dolayısıyla kainatı bilecek fenni ilimlerse temel disiplinleriyle bilecek akıl kalp izdivacına nasıl erişebilir başka türlü Kur'an'ı bilecek. İnsan kainat Allah münasebetlerine erişecek. Çünkü bu daireleri, bu daireyile alakalı hususiyetleri bilecek. Öyle bir arif-i billah mürşit hangi mertebede olursa olsun Allah'ı bilmeyene, Allah'ı bilmeyene biz münkir ve cahil diyoruz. Öyle değil mi? Bu tanımlamalar bana çok etkileyici geliyor. Hoca efendinin Allah'ı bilmeyene ne diyoruz? Münkir ama Allah'ı bilmeyen bir cahildir aynı zamanda. Peki Allah'la varlık arasındaki münasebeti bilmeyen kimdir? Göremeyen, Allah'la varlık arasındaki münasebeti göremeyen o körlere ne diyoruz? Gafil. Şimdi bakın Allah'ı bilmeyene cahil, Allah'la varlık arasındaki münasebeti göremeyen o köre gafil diyoruz. Ama bir de kendini bilmeyen var. Ona ne diyoruz peki? Ona ne diyor biliyor musunuz hoca efendi? Yalnız, garip. O yalnız, kendini bilmeyen, yalnız. Varlıkla Allah arasındaki münasebeti bilmeyen gafil, Allah'ı bilmeyen cahil. Bakın üç mertebe. Biz normalde Allah'ı bilmeyene münkir. Allah'la varlık arasındaki münasebetleri sezemeyene kör, kendini bilmeyene de gafil deriz. Değil mi? Ama hoca efendi bunlara birer sıfat daha ekiliyor. Allah'ı bilmeyene cahil. Allah'la varlık arasındaki münasebeti bilmeyene gafil ve kendini bilmeyene de hoca efendi yalnız sıfatını ekledi. Bir insan kendini bilmiyorsa yalnızdır. Ve bunların hepsinin irşada ihtiyacı vardır." dedi hoca efendi. Bir insan kendini bilmiyorsa, bir insan varlıkla Allah arasındaki münasebeti bilmiyorsa, rabbini bilmiyorsa hepsinin irşada ihtiyacı vardır. Dolayısıyla mürşit kimdir sorusuna bizim vereceğimiz çok kapsamlı bir cevap bu. Genel manasıyla temel disiplinler açısından mürşit, insan, kainat, Allah münasebetlerini ve bu dairelerle alakalı husus hususları bilen ariftir budur. Mürşit mürşit her zaman Kur'an ve kainat kitabına karşı ince ayarlı bir mütalacıdır. Bakın Kur'an sadece Kur'an kitabının mütalacısı değil mürşit. Kur'an ve kainat kitabına karşı bir mütalacı. Üstelik de ince ayarlı bir mütalacı. Bu ince ayarı nasıl yapıyor? Kur'an kitabıyla kainat kitabını beraber okuyarak yapıyor. Üstadımız öyle diyor ya. Sus. Kainat mescid-i kebirinde Kur'an kainatı okuyor. Onu dinleyelim diye. Dolayısıyla o ince ayar Kur'an ayetleriyle kainat kitabının tefsir edilmesi, birlikte okunması, kainat kitabıyla Kur'an ayetlerinin tefsir edilmesi. O bir mütalacı ama Kur'an ve kainat kitabına karşı ince ayarlı bir mütalacı. Sonra varlığın esrarına mütecess bir dimağ. Varlığın sırlarına karşı çok meraklı bir dimağ. Sırlara açılma. Varlığın sırları mütecessis. Bakın bir mürşidin önemli vasıflarından bir tanesi bu. Gözü sürekli mahsusat üzerinde, ağzı ve kulağı Kur'an'ın tilavetinde. Gözü sürekli mahsusat üzerinde. Mahsusat hislerimizle elde ettiğimiz bilgilere deniliyor. Gözü sürekli, gözü sürekli eşyanın zahirinde ama ağzı kulağı kulağın Kur'an'ın tilavetinde her şeyi basirete bağlı götürmeye çalışıyor. Ama yani eşyanın zahirine de batınına da vakıf ya. Gözü mahsusat üzerindeyken kulağı, dili Kur'an'ı tilavet ediyor. Yani gözünün gördüğü şeyi Kur'an'ın ayetleriyle okuyor ve her şeyi de kalbinin gözüyle seyrediyor. Öyle bir gönül eri. Hisleri sağlam, müşahadeleri ihtinalı, ihatalı, müşahadeleri ihatalı, itinalı. Bakın hisleri çok sağlam. Müşahadeleri çok ihatalı, kuşatıcı, bütüncül. Muhaemeleri peygamberane, peygamberane tavırlarla bezeli muhakemeleri. Öyle bir gönül eri. Ne güzel değil mi? Hisleri de sağlam, müşahedeleri ihatalı, muhakemeleri peygamberane tavırlarla bezeli bir gönül eri. O ele aldığı her meseleyi bütüncül nazarlarla seyrediyor. Bu bütüncül nazar meselesi mahruti bakış diyoruz buna. Biliyorsunuz bütüncül bakmak çok önemlidir. Hoca efendi üstadın Risale-i Nur'da ne yaptığını anlatırken bunun üzerinde duruyor ısrarla. Bütün bakış üstadın bize kazandırdığı çok önemli bir bakıştır. Bütün bakış onun en önemli özelliklerinden bir tanesi bu. Ele aldığı her meseleyi külli bir nazarla değerlendirebilmek. bütüncül bir bakışla ve hükümlerinde de tekvini emirlerle tenzelli fermanların birleşik noktasını gözetmek. Ne güzel değil mi? Bir şey söyleyecek. Onu söylerken hem tekvini ayetlere bakacak hem teşrii ayetlere bakacak. Yani hem Kur'an ayetlerine bakacak hem kainat ayetlerine bakacak. Hem asrı ona ne söylüyor, hadiseler ona ne söylüyor onları çok iyi okuyacak. onları Kur'an ayetleriyle şerh edecek ve ikisinin birleşme noktasından bize cümleler kuracak. Şimdi bunlar söylenirken hep şöyle diyorsunuz değil mi? İşte Hoca Efendi bize hep böyle yaptı. Öyle diyorsunuz değil mi? Hoca efendi bize hep bu ufku gösterdi. Üstadımız bize hep bu bütüncül bakışla bakmayı öğretti. İşte onlar bu eee birleşik noktayı gözetirler. Tekvini emirlerle tenzili fermanların birleşik noktasını gözetirler. İnsanlara Allah'ın muradını iletirken de bir bilgi, irfan ve ruhunun ilhamlarını muhtaç gönüllere duyururken de sadece ve sadece Allah'ın hoşnutluğunu düşünürler. Düşünürler. Düşünün. Ne yapıyorlar? Aslında siz irşat ediyorlar. Size bir eee irfan ufkunu gösteriyorlar. Sizin gönüllerinize kendi ruhlarının ilhamlarını boşaltıyorlar. Ama bütün bunları yaparken bir tek muratları var. Allah'ın hoşnutluğu. Sadece ve sadece onun hoşnutluğunu düşünürler ve her hamlede, her harekette ona yakın olma düşüncesiyle oturur kalkarlar. Hamlelerini ve hareketlerini Allah'a bağlılık düşüncesiyle götürürler. Onların önemli özellikleri bu. onun hoşnutluğunu düşünür. Her hamle, her hareketini ona yakınlık düşüncesine bağlı götürmeye çalışırlar. İşte mürşitler, hakiki mürşitler bunlar değerli dostlar. Hakiki mürşitler bunlar. Evet, dersimizi böylece makalenin bu bölümünü yani bu ayki işleyeceğimiz bölümünü bitirmiş olduk. Ben eee dualar bölümüne geçeceğiz ama bir iki böyle hoca efendinin açtığı bu kapıdan bir iki yine Hoca efendiye ait metinle meseleyi biraz daha derinleştirip öyle bitirelim istiyorum. Dersi kısaca okuyacağım size. Siz de dualarınızı hazırlarsınız. O sırada şöyle diyor hoca efendi. Şimdi eee insan insanı kamil olmak için yaratılıyor. Yani girizgah bunun üzerine kurulu okuyacağımız makalede şöyle diyor. Diyor ki hoca efendi insan eee yaratılış itibariyla farklı sorumlulukları çok. Varidatı ebediyetleri peylemeye yetecek. Yani Allah insana öyle bir donanım yüklemiş ki o donanımla sonsuzlukları satın alıyor insan. Apaydın fakat etrafı şerareli. Çünkü nefis var. Şeytanın ivaları var. Böyle birinin diyor hoca efendi insan bakın insan hem donanım itibariyle ebetleri peyleyecek donanımda ama itiraf-ı şerareli. Böyle birinin üstat bir üstat bir mürşit refakatinde seyahat etmesi hem yol emniyeti bakımından hem de hedeften şaşmama açısından çok önemlidir. Ne var ki? Konumu itibariyla bir ayna, bir rehber vazifesi görecek olan üstat ve mürşit hiçbir zaman bir merce, bir asıl gibi görülmemeli. Biz ona ne dedik? Bakın, asıl ve merci değil, mürşit. Yani biz ona peygamber varisi dedik. Biz ona Allah'ın halifesi dedik. Değil mi? Asıl değil. Bakın merci değil. Onun müteal bir varlık gibi algılanması bir yanılgı. Aşkın bir varlık. Allah gibi haşa ve kela bir peygamber makamına oturtulması. bir peygamber makamına oturtularak bütün mevhibe ve varidatın kaynağı olarak kabul edilmesi. Bu ciddi bir inhiraf olur. Şimdi bu meselenin ifradı her şeyin asıl kaynağından gelen isintilere set çekmesi olur. Böyle olursa asıl kaynakla irtibatımızı koparır. ona bir memba, bir merci nazarıyla bakarsak bununla beraber şimdi her şeyin bir ifradı var bir de tefridi var. Bununla beraber üstat ve mürşide de ilahi teveccühlerin bir perdesi, bir aynası olmaları itibarıyla saygıda kusur edilmemeli. Bununla beraber tefrite de düşmemek, onlara bizim gibi sıratan insanlar nazarıyla bakmak da yanlış. Çünkü ilahi teveccühlerin perdesi onlar. Onlar ilahi teveccühlerin aynası. Saygıda kusur edilmemeli ve o teveccühleri de hafife almamalıdır. Zira rahmet ilinden esip gelen meltemler bizimle onların atmosferinde buluşuyor. Ne güzel değil mi? Rahmet ilinden esip gelen melhem meltemler bizimle onların atmosferinde buluşuyor. O yüzden onların atmosferine girdiğimizde biz yeniden inşa oluyoruz. İlahi feyizler ve bereketler o aynalarla bizim ruhumuzu aksediyor. Onlar ayna, asıl değil, membba değil. Ama aynalarla aksediyor bize ilahi feyizler. Ve onlar bizim için izzet ve azamete birer perdedarlık vazifesini görüyorlar. Onlar çevrelerindeki kimselere yerinde ziya, yerinde hava, yerinde su, yerinde toprak vazifesi görerek teveccüh edenlerin inkişaflarına vesile oluyorlar. Bu itibarla onların da doğru görülüp doğru okunması çok önemlidir." diyor hoca efendi. Bakın ifratlar ve tefrit bu konuda kaçınmak çok önemli. Dolayısıyla mürşit bizim hayatımızın çok önemli bir veçesi. Madem ki madem ki bir donanımımız var ve ebetleri peyğleyecek bir donanımımız var ve etrafı şerareli. O zaman bir mürşid-i kamilin eteğine tutunmak lazım değil mi? Evet devam edeceğiz mürşidi okumaya. Zaten ikinci bölüm tümüyle mürşidin özellikleri üzerine kurulu. önümüzdeki ay ikinci bölümü yayınlanacak makalenin. Ama biz şimdi irşat nedir, mürşit nedir temel çerçevesiyle meseleyi değerlendirmeye çalıştık. Değerli dostlarım çok önemli bir meseleydi. Yani mürşidin insan kainat Allah münasebetlerinin çözücüsü olması, bize bildiricisi olması meselesi. Onun hem ilmi ledünne hem de hem de kainat kitabının ilimlerine mütekamil manada açık olması. Bunlar bize bakan veçeleriyle de böyle. Hocamızı anlamamız veçesiyle de böyle. O makalenin aslında sırları bize bir mürşid-i kamilin nasıl olması gerektiğini öğreten sırlar. Kendi adımıza nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini öğretirken önümüzdeki mürşid-i kamillere de nasıl bakacağımızın bir edebini öğretiyor bize diye düşünüyorum. O yüzden özellikle böyle bir ayda, hoca efendinin ruhun ufkuna yürüdüğü bir ayda bu makalenin yayınlanması bana çok anlamlı, çok değerli geldi. Yani ikinci cildin sırasını bozmuş olduk ama değmişti oldu diye düşünüyorum. Evet, eee, makaleyi kapattık ve şimdi değerli dostlarım, evet, şimdi dua faslına geçtik. Önce önce anahtar kelimelerimizi okuyacağız. Evet. Anahtar kelimelerimiz, anahtar kavramlarımız şöyle: Doğru yolu gösterme, gönülleri hakka uyarma, duygu ve düşünceleri hakla buluşturma. Bunlar mürşid-i kamilin yani mürşidin özellikleri. Doğru yolu gösterme, irşadın tanımıydı bunlar. Gönülleri hakka uyarma, duygu ve düşünceleri hakla buluşturma, güzergah emniyeti, hususi terbiyeye tabi tutmak, bilkuve istidat, bil istidat ama bilfiil istidat. Bil kuvve potansiyel istidadımız, bilfiil istidat. O potansiyel olan istidadımızın açığa çıkması, insan-ı kamil olma ufku, zahir ve batına vakıf olmak, kalp, kafa izdivacı. Mürşid-i kamil çok önemli. Bu kalp kafa izdivacı. Seviyeli insan, yetkin insan. Kalp ve ruh kahramanı, talebelik, hakkın halifesi olma. Düz mevizeci, kutbiyet, gavsiyet, hakikatalı, seccade, nişin, post nişin ve şeyh, tavzif, vazifelendirilme, selahiyet, hakka kurbet ve ilmi ledünne açık olma. İlmi ledünne açık olma. Bu vazifelendirilme bizim yolumuzda da var biliyorsunuz. Size işte mentörlük vazifesi veriyorlar. Bu da bir tavz. Mentörlük postuna oturmuş oluyorsunuz. Mentörlük postuna. Bu da bir tavzif. Öyle değil mi? İşte size bir ev ablalığı veriyorlar. Bu da bir tavzif. Bu da bir vazifelendirme. Size diyelim ki bir okulda rehberlik vazifesi veriyorlar. Bu bir tavzif, vazifelendirme. O yüzden de işte bu mürşid-i kamile düşen vasıfları anlamaya çalışıyoruz. kendi mazariyetimiz ölçüsünde bizim de bu evsafla muttası olmak ama bu evsafla muttasıf olmak için bir mürşit-i kamilin atmosferine girip de onun bizi yeniden inşa etmesine izin vermek gerekiyor. Çok önemli bu. Bir mürşid-i kamilin atmosferine girmek dedi ya hoca efendi. Onun rengine boyanmak. Neydi? Feyizler onun aynasından bize yansıyor. Eğer öyleyse onun ikinde Cenabı Hak bizi yeniden yapılandırıyorsa, yeniden inşa ediyorsa o iklime girmek ve o yeniden inşa olmuşlukla bir vazifeyi, bir vazifeyle tavzif edilmek zannediyorum şey bu silsile bu bize bakan veçesiyle. Evet bunlar ilmi ledün. Oo, ne kadar çok anahtar kavramlarımız devamı varmış. Kutbiyet, gafziyet, hakikat, tellalı, seccadei nişin, postnişin, şeyh, tavz, selahiyet, hakka kurbet, ilmile dünne açık olmak, hakikatin varisi, gönül ve idrak ufku, hakkın matmah-ı nazarı, kalp ve ruhun şivesi, peygamber varisi bir mürşit, mürşid-i hakiki, hakikat zevki, temel disiplinleri bilmek. Münkir ve cahil. Bu Allah'ı bilmeyen. Kör ve gafil. Bu Cenabı Hak'la varlık arasındaki münasebeti görüp sezemeyen. Kendini bilmeyen de kimdi? Yalnız ve garip. Kendini bilmeyen. Bütüncül nazar. Allah'ın hoşnutluğu, insan, kainat, Allah münasebeti. Çok güzel anahtar kavramlarımız. Bol anahtar kavramlı bir dersti bu. Evet. Eee, sevgili muhliseciğim, garip muhliseciğim başlatmış bugünkü dersimizi, bugünkü dualarımızı. Ona selam ediyorum. Ey mürde ve garip gönüllere sımgatullah boyasıyla fırçasını süren en güzel terbiye edicimiz, sohbet-i cananlarımızla pörsümüş gönüllerimizi Kur'an ve sünnet malzemeleriyle ne olur yeniden inşa et. Kur'an şöyle sohbeti cananlarımızla virgül koyuyorum buraya. Pörsümüş gönüllerimizi Kur'an ve sünnet malzemeleriyle ne olur yeniden inşa et. Sohbet cananlarla inşa et. Pörsümüş gönüllerimizde bizler nöronlarımızı kirlettik. Kalplerimiz ayarla bulandı. bulanmış halde. Ne olur Rabbim bizleri cismaniyetin ve hayvaniyetini aşan, kalp ve ruhun derecei hayatına yükselen aşkın kullarından eyle. Bu aşkın kulların senin habubullah'ın aşkıyla seni seni diye zikreden kullarından olsun. Ey Rabb Rahimim, ne olur irşat vazifesi tüm muhtaç sinelere duyur. Ne olur ya Rabbi irşat vazifesini tüm muhtaç sinelere duyur. İrşadı tüm muhtaç sinelere duyur. Duyur ki senin kapında iki büklüm olup demek bunun için yaratılmışım. Diyerek yeniden hakikat gayemizi idrak edebilelim. Ve aziz nebi Hz. Yahya gibi, "Ben oyun için yaratılmadım. Hatta ben dünya için de yaratılmadım" deyip arifane ben rabbimi tanımak ve tanıtmak için yaratıldım diyebilelim. Fevkalade bir dua olmuş benim güzeller güzeli çocuğum. Ey mürde ve garip gönüllere sıvgatullah boyasıyla fırçasını süren Rabbimiz, en güzel terbiye edenimiz. Sohbet-i cananlarımızla dirilt ya Rabbi pörsümüş gönüllerimize. Kur'an ve sünnet malzemeleriyle ne olur bizi yeniden inşa et. Amin. Elf alfi. Amin. Ya Rabbim. Bu arada anahtar cümlelerimizi okumadık. Onları da okuyoruz. Şimdi kendi zamanının çocuğu olmak. Kendi zamanını bilmeyen mürşit olamaz. Çok önemli bir cümle bu. Tasavvuf erbabına göre gönülleri hakka uyarma adına ortaya konulan seviyesiz, kalitesiz gayretlere irşat denemez. Onlara irşat denemeyeceği gibi ruhlara insan-ı kamil olma ufkunu açamayanlara da mürşit denilemez. Kendi muhtacı himmet bir dede bilmez ki gayra nasıl himmet de. Aslında dünya hayatında kalıcılığı ve uhrevi neticeleri itibariyla en değerli iş irşattır. Tabii en kıymetli insan da irşat eri olan mürşittir. Herkesin irşadı da onun kameti, kıymetine göredir. Bunların hepsi birer anahtar cümle. Çok önemli anahtar cümleler. Kutbiyetini gafsiyetle derinleştirmiş özel donanımlı bir kamile gelince atmosferine giren herkese ufkunun boyasını çalar ve onları Kur'an ve sünnet malzemesiyle adeta yeniden inşa eder. Bugünkü zannediyorum anahtar cümlelerin en anahtar cümlesi de bu. Mürşid-i kamilin bizi Kur'an ve sünnetin malzemesiyle yeniden inşa etmesi. Umumi manada mürşit kısmen üzerinde de durduğumuz gibi irşatla alakalı bütün esasları ruhunda toplamış bir hakikat tellalıdır ve bir mana kahramanıdır ve gönüllere hak nefatını duyuran bir peygamber varisidir. İşte hakiki manada mürşit bu. Biz farkındasınız zannediyorum yani hoca efendiye bir asıl bir membağa olarak bu kadar değer vermiyoruz. Hayır biz ona gönüllerimizle hakkı uyardığı için değer veriyoruz. Ruhlarımıza hakikati duyurduğu için kıymet veriyoruz. Ona bir mana kahramanı, gönüllerimize hak nefatını duyuran bir peygamber varisi olduğu için kıymet veriyoruz. bizi Kur'an ve sünnet malzemesiyle yeniden inşa ettiği için kıymet veriyoruz. Evet sevgili eee sevgili Feyzacığımın duası mı bu? Mürşit insan, kainat Allah münasebetlerine ve bu daire ile alakalı hususiyetleri bilen arif bir insan demektir bu zannediyorum anahtar cümlelerin devamı. Mürşit insan, kainat Allah münasebetlerini ve bu dairelerle alakalı hususiyetleri bilen arif bir insan demektir. O yüzden mürşit yanıltmaz. Bilir ya insan kainatı Allah münasebetlerini yanıltmaz. Hamdü senalar olsun. Yanıltmaz bir mürşit mürşidimiz. Evet. Eee anahtar cümlelerimiz böylece tamamlanmış oldular zannediyorum. Şimdi sevgili Feyzacım'ın Feyizli şiirini okuyacağız beraber. Hep sonunda gelirdi. Bu sefer evvel geldi. Şöyle demiş: "Hak sözü işiten gönüller tutuştu, kebap oldu. Yardan Irak gönülleri bir bir harap oldu. Şarabın mest eyledi ki dünya viran oldu. Aşkınla irimez ise şu kulun ziyan oldu." Ve kalbimin üzerine yazasın var. Aşkınla erimez ise şu kulun ziyan old. Bal tatmayan dil al dudağı ne yapsın dile ki dudaksız gül hayalinle canlansın. Kısa ömrüne mukabil eşikleri tırmansın. Ne ilmi var ne rengi ister seni anlatsın. Ne kadar güzel. Benim de halime ne güzel tercüman oldun sevgili peyzacım. Balın tatmayan dil al dudağı ne yapsın dile ki dudaksız gül hayalinle canlansın kısa ömrüne mukabil eşikleri tırmansın ne ilmi var ne rengi ister seni anlatsın işte tam bim açılayım sonsuz marifet denizin tohum olup saçılayım şaşalı yeryüzüne. Kalbimle süreyim talebimi. İlimlerin her yüzüne. Feda edeyim her şeyimi. Hakikatin bir izine. Çok güzel değil mi Elifciğim? Çok güzel. Hamdı sana olsun. İsterim açılayım sonsuz marifet denizine. Feda edeyim her şeyimi hakikatin bir izine. Çok güzel olmuş sevgili Feyzacığım. Evet. Eee, pek sevgili Fatma Nur'umuzun duasını okuyacağız şimdi. Ona selam ediyoruz. Laboratuvarlardan gelen şiirler bunlar. Dualar söyleyeyim yani. Hamdü senalar olsun. Şöyle demiş: "Rabı rahimimiz bizlere mürşid-i kamilimizden tam istifade ve istifaze bahşet. Amin. Ya Rabbi, bizleri de akıl ve kalbin izdivacından doğan hakikat nurlarına parlak birer ayine eyle. Ve bizi işte o hakikat nurlarına parlak birer ayineler eyleyerek bizlere de irşat vazifesini hakkıyla ifa edenlerden eyle. Amin. Ya Rabbi hakkıyla yaptır ya Rabbi hakkıyla yaptır. Amin. Elf alfa amin. Sevgili Fatma Nur, sevgili pek sevgili Mustafa Hamza'nın duasını okuyacağız şimdi. Ona da selam olsun. Ey nefis, duy da dinle. Sen kimsin ki yapamadıklarını söyler, söylediklerini yapamazsın. Dur da al başl uyan. Hakikatte başkasına dediklerini önce sen kabul et. Öylece söyle. Bilmiyor musun yaratıcını? Seni sen yokken yaratanı münkir misin yoksa cahil mi? Yoksa ikisi birden mi? Kalem sana onu anlatır, kainat onu haykırır. Kör müsün bire nefs yoksa gafil mi yoksa ikisi de mi? Sen seni bil, sen seni yalnız mısın, garip mi, ikisi de mi? Buna bitmemiş bir şiir olarak bakıyorum sevgili Mustafa Hamza. Bir finali olmalı bunun. Bu arayışın bir buluşu olsun inşallahu teala. Ey nefis dedikten sonra bir ey kalp bölümü de olsun. Pek sevgili pek sevgili Kübra Yiğit'in duasını okuyacağız şimdi. Ona çok selam ediyorum. Allah ondan razı olsun. Ey Rabbim irşat edenlerin sözünde nur, kalplerinde sevgi, adımlarında hikmet var. Bize de o nuru görmeyi, o sevgiyle yürümeyi, o hikmetle yaşamayı nasip eyle. Gönüllerimizi birleştir. Farklı yolların, farklı dillerin, farklı renklerin ardında tek bir hakikat ışığı olduğunu hissettir bize. Ey Rahim, düşüncelerimizde kin ve gaflet bırakma. Hissettiklerimizi ihlas ve muhabbetle baki kıl. Her adımımız, her sözümüz gönülleri hakikatin nurunu taşısın. Amin. Amin. Ya Rabbim. Evet, Selim hocamızın duasını okuyacağız şimdi. Ona da selam olsun. Başkalarından gelecek eksiklik ve selametten bizi müstani kılacağın bir selameti tamme lütfeyle Allah'ım. Amin ya Rabbi. Amin. Amin. Tevhitnameden Cihan hocamızın duası. Ya Rabbi beni tövbesi makbul nefsinden arınmış nurla rehberlik eden bir irşaderi ehle. Sözüme hikmet, kalbime tevazu, hizmetime bereket ver. Nurla rehberlik eden, pırlantayla rehberlik eden, zümrütle rehberlik eden irşadiri ehlebizleri ya Rabbi. Amin ya Rabbi. Evet. eee Cihan hocamızın duasını okuduk. Defne Meriç hocamızın duasını okuyoruz şimdi. Allah'ım hepimizi yeryüzü mirasçılarına mürşid-i kamil eyle. Bizim müttakilere imam eyle ya Rabbi. Amin. Amin. Amin. Elfi alfi amin ya Rabbi. Evet. Var mı başka duamız? Sevgili Zeynep Nevracığımın şiiri gelmedi. Güzel çocuğumun. Bekleyelim mi Zeynep Nevracığım? Tamam. Peki. Eee, sevgili Ayperi Hanımcın da gülleri gelmedi diyeceğim. Sevgili ders arkadaşımız sevgili Emre'nin de duası gelmedi ama eee Evet ama bitiriyoruz galiba dersimizi. Olsun biz gelmiş gibi düşünelim o zaman. Hakkınızı helal edin değerli dostlarım benim. Hepiniz Allah'a emanet olun. Bugünkü güller benden olsun. Eee kalbimin gülleri olsun. Size bahşedilmiş güller olsun. meleklerin kanatlarına takılsın. Dualarımızın aminleri olsun. Semaya yükselsin o meleklerin kanatlarıyla inşallah. Hakkınızı helal edin."
EMİNE EROĞLU İLE HZ. PİR OKUMALARI: İRŞAD VE MÜRŞİD
Channel: Emine Eroğlu
Share transcript:
Want to generate another YouTube transcript?
Enter a YouTube URL below to generate a new transcript.