Transcript of EMİNE EROĞLU İLE MESNEVÎ-İ NURİYE OKUMALARI - 234: ACZ, FAKR, ŞEFKAT, TEFEKKÜR YOLU
Video Transcript:
Vessalatü vesselamü ala seyyidina ve senedina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecm. Sübhaneke la ilme illentel alimül hakim. Sübhaneke la fehme lena ill ma fehhemt inneke entel cevad kerim. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri vahlenen lisan yefkahu kavli emriah. Innallahe basir ibet. Estağfirullah estağfirullah estağfirullah. Elf salatin vef selamin aleyke ya vahyillah. Değerli dostlarım hepinizi yeni bir Mesnevi Nuriye dersinden selamlıyorum. Hazirunu muhabbetle selamlıyorum. Gaibunu da muhabbetle selamlıyorum. bereketli bir ders olsun diye ümit ediyorum. Bugün çok önemli bir bahsi daha konuşacağız. Yolumuzun adımlarını konuşacağız. Bediüzzaman Hazretlerinin açtığı aç, fakr, şefkat, tefekkür yolunun dört adımını dört hatara Bediüzzaman Hazretleri. O dört adımı konuşacağız bugün inşallahu teala. Eee, aslında dersin adını e dör adımlık yol olarak koymayı düşündüm bu dersin başlığını. Fakat en son yaptığımız ders dört maddelik nasihatti. Bu hafta yaptığımız dersler böyle dört üzerine kuruluydu. Dört maddelik nasihatten sonra gelince dört adımlık yol birbirine karışır endişesiyle arz fark şefkatka tefekkür yolu başlığını koyduk bugünkü dersimize. Yolumuzun adı o acz yolu diyor üstat metnin içerisinde yolumuz acak şefkat tefekkür yolu. Altı esas var aslında. Şevk şükür. Eee ikisi de ekleniyor. Fakat bugün bu esasları konuşmayacağız. Bugün gerçek manasıyla yolumuzun adımlarını konuşacağız. dört hatyi konuşacağız. Bu adımlar neyin adımları? Muslatın adımları, terakkinin adımları, tekemmülün adımları, süluk adımları, kendi kişisel miracımızın adımları. Yani bir insanın potansiyel insan olmaktan hakiki insan olmaya evrilişinin adımları. Birinci adımda insan o tekamül yolculuğunda potansiyelini nasıl açığa çıkarıyor? İkincisinde nasıl? Üçüncüsünde nasıl ve en sonunda vuslata eriştiğinde insan yani vasıl olduğunda nasıl bir hale bürünüyor? Bunu dört adımda özetliyor Bediüzzaman Hazretleri kendi yolu itibariyle. Aslında üstadımız bütün hak tarikler Kur'an'dan alınmıştır diyor ve bu bahsi bugün okuyacağımız bahsi biz sözlerde 26 sözün zeylinde okuyoruz. Ya farkındaysanız Mesnevi-i Nuriye'de okuduğumuz bahisleri biz külliyatta daha geniş olarak bulabileceğimiz metinlere eee gönderdiğini üstadın görüyoruz bizi. Ve biz bugün eee bu özellikle 10. risaleye başladıktan sonra Şenme risalesinin ahrinde hep böyle temel meseleler, sözlerdeki meseleler, melekut bahsine dair bir mesele yaptık. Kadere dair bir mesele yaptık. En son Esma-ı Hüsna'ya dair bir mesele yaptık. Kur'an'daki fezlekeler, esma fezlekeleri üzerine bir ders yaptık. Bunların hepsi çok temel, çok asli meselelerdi. Ve üstat bu bahisleri getirdi. Bu temel imani meseleleri getirdi. 10 risalede Mesnevi Nuriye'de. Şimdi 26 sözün yani kader bahsinin zeylindeki o dört hataye bağlayacak üstadımız. Oradan yoluna devam edecek. Benim hep böyle sizle mütalaa etmek istediğim bahislerden bir tanesi buydu. Bu konuda bu dört hatyi konuşurken hoca efendinin de kalbin zümrüt tepelerinin 4. cildinde seyri sülukta başka bir çizgi başlığı altında bu dört hatyi eee incelediği, bu dört hatyi teferruatlandırdığı ve bu dört hatvenin inceliklerine, derinliklerine bize çağırdığı bir metni var. Onu da beraber okuyalım istiyorum. iki metni. Eee ve böylece yürüdüğümüz yolun temel esasları, temel adımları neler? Onlara beraber bakalım. Şimdi üstat şuradan başlıyor. İlam eyyhal azizden başlıyor üstadımız. İlam Eyyuh Aziz, ey aziz kardeşim diyor Bediüzzaman Hazretleri Bilki. Şimdi biz de ne yapıyoruz? Her zaman yaptığım gibi yaptığımız gibi kalbimizin kulağını üstadımıza veriyoruz. Onun dizinin dibine oturuyoruz hayalen ve efendim üstadım diyoruz ve ondan bir hakikat dersi almaya hazırlanıyoruz. Üstat acz de aşk gibi Allah'a ihsal eden yollardan biridir. Ama acz yolu aşktan daha kısa, daha selametlidir diye buyuruyor. Şimdi eee malumunuz değerli dostlar kalp e Mesnevi-i Nuriye'nin mukaddimesinde yani ön sözünde Bediüzzaman Hazretleri neden ehli tarik gibi bir yola süluk etmediğini, yeni bir yol açma ihtiyacı hissettiğini bize anlatıyordu. Ve bunu özetlerken sadece kalple yolculuk yapmanın bize yetmeyeceğini ve bir bu süluk yani bu yolculuğun, bu kemalat yolculuğunun, bu vasıl olma yolculuğunun eee bütün mahiyetimizle sahabe efendilerimiz gibi aklımızla, kalbimizle, duygularımızla, latifelerimizle külli bir yolculuk olmak gerektiğini hatta bedenimizle de efendimizin miracında olduğu gibi bir tekmamül yolculuğun içerisinde olduğumuzun altını çiziyor. Özellikle de bir kalp, akıl, eee, imtizacıyla yürünebilecek bir yol Bediüzzaman Hazretlerinin yolu ve üstadın yolu enaniyet asrında açılmış bir yol. Yani üstadın yolu artık e böyle bilimlerin eee bilimlerin eee Allah'ı ispatlaması, Allah'ın varlığını tasdik etmesi gerekirken tam tersine küfrün diliyle konuştuğu eskiden küfür cahillikten neşet ediyordu. Şimdi böyle bilimden de küfrün neşet ettiği bir dönemde yaşıyoruz ve bir enaniyet aslında yaşıyoruz. Dolayısıyla üstat kendi asrının cevabı olan bir yol açıyor ve bu yolda üstadı, üstadın en önemli umdesi üstat buna aciz yolu diyor ve şimdiye kadar yani o tasavvufi yolculuklar bir kalp yolculuğu olduğu aşka dayandığı için üstat kendi yolunu aşka kıyas ediyor ve diyor ki acizde aşk gibi Allah'a vasıl eden yollardan birisidir. Ama bir özelliği var arz yolunun. Buradaki art kavramına dikkat edin. Enaniyet aslında bir artsten söz ediyoruz. Yani insanın hoca efendinin sürekli bize hatırlattığı gibi kendini sıfırlaması, kendi namına yani enaniyet namına, benlik namına, nefis namına, cismaniyet namına, hayvaniyet namına insanın kendini sıfırlayıp da kalp ve ruh ufkunda bir vuslat yaşayabilmesi yolculuğu aslında üstadın aciz derken kastettiği, aciz derken neyi kastettiğini bu dört adımda beraberce daha iyi anlayacağız inş. inşallahu teala. Çünkü vasıl olduğumuz nokta, vasıl olduğumuz nokta benlikten sıyrılıp çıktığımız nokta olacak. Rabbimize vasıl olduğumuz nokta. Ve eee acz diyor Bediüzzaman Hazretleri aşk gibi çok keskin Allah'a ulaştıran bir yol ama aşka nispeten bir özelliği var, bir üstünlüğü var. Daha kısa bir yol oluşu. Üstat diyor ki daha kısa, daha selametli bir yol. Çünkü aşk yolunda beşeri aşklara takılıp kalmalar var. Ama Arz yolunda böyle bir takılma söz konusu değil. Dolayısıyla da daha selametli bir yol. Daha kısa bir yol. Çünkü dört adımlık bir yol üstadın açtığı yol. Oysa malumunuz hafi tariklerde yani gizli zikir yapan tariklerde eee 10 latife üzerinden lataif aşeri üzerinden yapılan bir yolculuk var. Cehri tariklerde yani açık zikir yapan tariklerde nefsin yedi mertebesi üzerinden yapılan bir yolculuk var. Üstten d adımlık bir yeni yol açıyor Bediüzzaman Hazretleri. Ve işte bu dört adımlık yol hem çok kısa, üstadın açtığı yol kısa hem selametli. Yolda takılıp kalma riski eee aşka göre daha selametli. Üstat buna 26. sözün söyleliğinde bir şey daha ekliyor. Daha umumiyetli yani daha çok insanın beraberce orada yürüyebileceği bir yol açıyor üstadımız. Ve bu yol bu fakir diyor üstat kendine. Bu fakir ve aciz. Bakın üstadın açtığı yol aciz fakir yolu ve üstat o yolluğun öznesi olarak kendini de aciz ve fakir olarak tanımlıyor. Dört hateden ibaret. hem kısa hem sehil yani kolay bir tariki Kur'an'ın feyzinden istifade ederek almıştır diyor üstat. Ve bu dört adım dört ayet-i kerimeye dayanıyor. İşte bu ayet-i kerimeler hangiler? Ona bakıp dört adıma geçeceğiz. Birinci hatfe yani birinci adımımız nefsi nefislerinizi temize çıkarmayın ayet-i kerimesi üzerine kurulu. Nefislerinizi temize çıkarmayın. İkinci adımımız, onlar Allah'ı unuttular. Allah'ı unutanlar gibi olmayın. Allah o kendisini unutanlara kendi nefislerini unutturdu. Ayeti. Haşr suresi 19. ayet. Ayeti düzgünce okuyorum mealini. Allah'ı unutanlar gibi olmayın ki Allah onlara kendi nefslerini unutturdu. Haşir suresi 19. ayet. Bu da ikinci hatvenin ayeti. 3üncü hatvenin ayeti değerli dostlar Nisa suresi 79. ayet. Şöyle diyor Rabbimiz: "Sana her ne iyilik gelirse Allah'tandır. Sana ne kötülük gelirse o da kendi nefsindendir." Ve en son ayet 4. hatvinin ayeti de onun zatından başka her şey helak olup gidicidir. Onun zatından başka her şey helak olup gidicidir. Bu da 4. Atvenin ayeti kerimesi. Üstat bakın Kur'an'dan aldım diyor ben bu yolu ve Kur'an da kendi yolunu hangi ayetler üzerine temellendirdiğini beyan ediyor. Sonra da kendi yolunu bize izah ediyor. Birinci hat. Birinci adımımız ne? Birinci adıma geçmeden şunu vurgulamak istiyorum. Ben hep kardeşlerime sorarım. Bunu size sormuşluğum da vardır. Bu yol size ne vadediyor diye sorarım. Çok önemli bir sorudur bu benim için. Bu yol size ne vadediyor diye sorarım. Şimdi bu yol bize insan-ı kamil olmayı vadetmiyorsa, hakiki insan olmayı vadetmiyorsa bu yol bizi potansiyel insan olmaktan çıkarıp da hakiki insan olmaya götürmüyorsa, o vuslata eriştirmiyorsa bizi eee bizi kendi kulluk miracımıza ulaştırmıyorsa o zaman bunun sorgulanması lazım. O zaman şöyle dememiz lazım değil mi kendimize? Madem ki bu yol beni vuslata eriştiren bir yol, ben neden bu yolda yürümüyorum? Yani bu hatvelerin neresindeyim? Eğer bu yol beni insanı kamil olmaya taşımıyorsa gider kendimi başka bir yol ararım. Bu yol beni insan-ı kamil olmaya eriştiriyorsa öyleyse bu yolun hatveleri yani adımlarına dikkat eder. O adımları atmaya çalışırım. o yolculuğun, o süluk, o seyrin içerisine girerim. Şimdi ikisinin arasında bir yerde olmak yani hem bu yolda olduğumu söylemek ama hem de bu adımları atmamak meselesi aslında nefsin muhasebe edilmesi gereken bir mesele. Dolayısıyla madem ki yolumuz budur, yolumuz budur diyoruz, öyleyse atmamız gereken adımlar hangileri? Bunları konuşacağız şimdi. Birinci hat neydi? 1ci hatvenin ayet-i kerimesi şuydu. Değerli dostlar, Necm suresi 32. ayet. Nefislerinizi temize çıkarmayın. Ayet. Nefislerinizi temize çıkarmayın. Şimdi nefislerinizi temize çıkarmayın. Bize nasıl bir adım attırıyor? Nasıl bir mesafe katettiriyor? Düşünün dört adım. Dört adım ve birinci adımımız bu nefislerinizi temize çıkarmama adımı. Üstat diyor ki, "İnsan yaratılışında kendi nefsine muhip olarak yaratılmıştır." Yani adeta insan kendi nefsinin aşığı, adeta insan kendi evvelen ve bizzat kendi nefsini seviyor. Bizzat eee başka şeye insanın nefsi kadar muhabbeti olmadan öyle bir aşkla nefsini seviyor. Bu insanın cibilliyeti. Yaratılışında var. Yani insanın bizzat nefsi kadar bir şeye sevgisi yoktur. Hatta üstat ne diyordu? Evvelen ve bizzat kendini sever. Belki yalnız kendini sever nefis." diyor Bediüzzaman Hazretleri. Bu farkındaysanız hani nefsin eee nefs-i emmare mertebesi yani egoizm, egosantirizm, narsizm, nefs-i emmarenin dereceleriydi bunlar değil mi? Nefzi emmarenin ü tane derecesi var demişti bize hoca efendi. Egoizm, egosantrizm ve narsizm. Şimdi nefis aslında cebilliyet itibariyle, yaratılış itibariyle bu böyle bir böyle bir seviyede yaratılıyor. Nefis seviyor. Kendini seviyor. Nefis kendisini mabuda layık senalar ile met ediyor. Şimdi insanların kendilerini ne kadar metettiklerine bir bakın. Nasıl yücelttiklerini insanların adeta bir mabudu yüceltirmiş gibi yüceltiyor insanlar. Kendi nefislerini met ediyor nefis kendini. Oysa methedilmeye layık olan kimdir? Cemal ve kemal sahibi. O da Rabbimizdir. Ama nefis ne yapıyor? O cemali de o kemali de kendi üzerine alıp kendini met edediyor. Şimdi dikkat edin bakın üstat bize nasıl bir adım atacağımızı göstermeden önce nasıl bir nefsimizin olduğunu gösteriyor. Çünkü o nefse karşı vereceğimiz mücadeleyle o adımı atabileceğiz. Dolayısıyla nefsi tanıyacağız. Birinci özelliği nefsin nedir? Muhabbetini kendine tevcih ediyor. Kendine yöneltiyor. Adeta nefis kendine aşık. aynalara bakmaya doyamıyor. Narsizmin de mitolojide öyle bir öyküsü var biliyorsunuz. Kendi görüntüsüne, kendi aksine aşık olan bir özne narsisoz. Dolayısıyla ne oluyor? İşte o Nergis eee çiçeğine verdiğimiz isim o Nergizos ne oluyor? işte kendi gölgesine, aksine aşık olan mitolojik bir öznenin kavramsal karşılığı olarak narsizm şeklinde karşımıza çıkıyor. Ne oldu? İşte nefis kendini seviyor. Nefis kendini çok met ediyor. Yetmiyor. Bir de kendini bütün ayıplardan, kusurlardan tenzih ediyor. Oysa ayıplardan ve kusurlardan münezzeh olan Cenabı Hak. Ama nefis hiçbir kusuru üstüne almak istemiyor. O kusuru üzerine alsa da o kusura mutlaka mazeretler döktürüyor. Mazeret döktürmek de bir kavramı var ya hoca efendinin. Mutlaka mazeretler döktürüyor. Yani kendi çocukluğuna kadar gidip malzemeler buluyor. Kendini temize çıkarmak için, kendini aklamak için, kendini mazur gösterebilmek için çevresini suçluyor, toplumu suçluyor, anne babasını suçluyor, öğretmenini suçluyor ama hep kendini temize çıkarma çabası içerisinde, kendi kusurunu mazur gösterme çabası içerisinde yapıyor bunu. Dolayısıyla normalde bakın biz hamt diyoruz, sena diyoruz. E kim hamde ve senaya layık olan? Allah. Ama nefis ne yapıyor? Kendine hamd ve senada bulunuyor. Biz Allah'ı tenzih ediyoruz ama nefis kendini tenzih etmek istiyor. Kemal ve cemal Allah'ın sevgiye layık olan Allah ama nefis kendini seviyor. Şimdi bütün bunları bir araya topladığınızda ne çıkıyor ortaya? Eee böyle bir nefis, bu mertebedeki bir nefis Furkan suresi 43. ayette Cenabı Hakk'ın buyurduğu kendi eee arzusunu yani kendi hevasını, nefsin hevası diyoruz ya kendi arzularını kendine mabut edilmiş olan bir nefis oluyor. Kendi arzularını, isteklerini kendine mabut edinmiş. Yani Allah her ne kadar dili Allah dese de kalbi nefis nefis diye dünya dünya diye atıyor. Dolayısıyla kendi arzularını kendine mabut edinmiş bir nefis. Bu çok tehlikeli bir nefis. Böyle bir nefis mertebesi. Bu mertebede biz nefsimizi nasıl tezkiye edeceğiz? Şimdi burada çok kavramsal olarak çok önemli bir kavram karşımıza çıkıyor üstadın terminolojisinde. Tezkiye kavram bu. Tezkiye. Tezkiye-i nefis diyeceğiz. Tezkiye-i nefis. Tezkiye zekatla aynı kökten geliyor aslında. Temizlemek demek. Zekatta malı temizlemek olduğu için ona zekat diyoruz ya temizlik manasına geliyor. Tezkiye de temizlemek manasına geliyor. Nefsi temizlemek. Nefsi arındırmak diyebilirsiniz. Buna neyden arındıracağız nefsimizi? İşte bu mahiyetinden. Şimdi Allah bize böyle bir nefis veriyor da böyle kalsın diye vermiyor. Değil mi? Allah bize böyle bir nefis veriyor. E biz mücahede diyoruz. Efendimizin hadis-i şerifi var ya. Büyük cihattan, küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz diyor efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem. Büyük cihat cephedeki cihat. Eee küçük cihat. Büyük cihat nefse karşı verilen cihat. Asıl büyük cihat o nefse karşı mücahede deniliyor. Buna da nefsimizle bir savaşımız, nefsimizle bir mücadelemiz var. Ve o mücadele sayesinde biz terakki ediyoruz, tekamül ediyoruz. Nefsimizi olduğu gibi bıraktığımızda olduğu gibi kalmıyor. Biz nefsimizin hevasını kendimize mabut iddias etmiş oluyoruz. Nefis olduğu gibi kaldığı sürece aslında nefisperestler olarak yaşamaya devam ediyoruz. Nefis, nefis egoizmden egosantrizme, oradan narsizme doğru kaydığı sürece biz kendine aşık, kendine tapan, kendisi için yapan, yaşayan birtım birtım benciler olarak kalıyoruz. Dolayısıyla mücadele etmek zorundayız bu nefse karşı. Hepimizin böyle bir süluku olmak zorunda. Yani hiç kimse diyemez ki bana kendi bulunduğum yer yetiyor. Ben nefs hani öyle diyorlar ya kendiyle barışmak diye bir kavram var. Kendiyle barışmayı çoğu zaman nefsiyle barışmak olarak kullanıyor insanlar. Ama nefis onunla barış anlaşması yapılabilecek bir şey değil. Yoksa ne yapıyoruz? Nefsimizin kulu oluyoruz. Allah'ın kulu olacağımıza. Biz Allah'ın nasıl Allah'ın kulu oluyoruz? Allah'ın emirlerine riayet ederek ve onun yasaklarından sakınarak rabbimizin kulu oluyoruz. Nefsimizin emirlerine riayet eder, nefsimizin yasaklarından sakınırsak nefsin kulu oluruz. Nefis bizi ibadetten alıkoyuyorsa, nefis bizi tembelliğe salıyorsa, nefis bizi yemeği içmenin insanı haline getiriyorsa, nefis bizi bedenimizin altında kalıp ezilmeye mahkum ediyorsa o zaman nefsimizin kulu haline geliyoruz. Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Nefsimizi tezkiye etmemiz lazım. Tezkiye-i nefis bu mahiyetinden nefsi arındırmamız lazım. Ve bu üstadın bu burada kurduğu dil bakın çok önemli bir dil kuruyor Bediüzzaman Hazretleri. Şöyle diyor üstat nasıl tezkiye edeceğiz nefsimizi tezkiye etmeyerek. Nefsimizi nasıl tezkiye edeceğiz? Adem-i tezkiyesiyle. Yani onu aklamayacağız. Temize çıkarmayacağız. Aklayacağız nefsimizi. Onun kusurlu mahiyetini önce kabul edeceğiz. Önce nefsimizin, senin nefsin nefsi emaredir. Bunu bu böylece kabul edeceğiz. Emrediyor o nefis. Farkında değil miyiz? Nefis bizi emrediyor ve biz de o nefsin emirlerini dinliyorsak eğer o nefsin emirlerinin aslında bizi kirleten emirler olduğunu, insaniyet mahiyetini çürüten emirler olduğunu kabul edeceğiz. Dolayısıyla nefsimizi hoca efendi bunu nefsi köşeye sıkıştırmak diyor. Nefsimize karşı bir mücahedemiz olacak. O her istediğini yemeyecek. O her istediğinde uyumayacak, tembellik etmeyecek o nefis. O nefis kendini övmeyecek. Kendi kusurlarını görecek o nefis. O nefis kendini tenzih etmeyecek. O nefis kusurlarını alacak, kabul edecek ve kendi kendinden kaynaklanan meziyetleri de şükre dönüştürecek. Böyle bir nefis olacak. Üstadımızın bakın verdiği formül çok önemli. diyor ki, "Bir nefsi tezkiye etmenin yolu onu tezkiye etmemektir. Yani ademi tezkiyesidir. Onu aklamamak, onu temize çıkarmaya çalışmamaktır." diyor hoca efendi. Şimdi eee Bediüzzaman Hazretleri şimdi şeye de bakalım. Hoca efendi bu birinci hat için bize ne diyor hocamız? Neredeyiz şimdi? Kalbin Zümrüt Teppelerinin 4. cildinde önce hoca efendi seyri süluk deyip tarikatlerdeki seyri süluka ilişkin bir başlık atıyor ve onları anlattıktan sonra seyri sülukta başka bir çizgi deyip üstadın nasıl bir yol açtığını anlatıyor bize. Orada şöyle diyor hocamız. Birinci durum ve hareket noktası açısından konu şöyle özetlenebilir. Nefis mahiyet ve cibilliyeti itibariyle fevkalade kendine tutkundur. O her şeyden önce kendini sever. Başkalarıyla olan irtibatını da yine kendine bağlar. Yani işte menfaat üzerine kurar mesela ilişkilerini. Mesela mesela işte sevecekse kendinden ötürü sever. Öyle ki o bazen inanmış bir gönlün mabudu-u mutlak ve maksudu-u bil istikaka teveccüh etmesi ölçüsünde kendine yönelir. İnanmış bir gönül Allah'a nasıl yöneliyorsa nefis kendine yönelir. Kendine peresti eder. Dolayısıyla da hiçbir kusuru, hiçbir kabahati kabule yanaşmaz. Yanaşmaz ve kendini hep müzekka görür. Bakın müzekker kendini hep arınmış, hep tertemiz görür nefis. Hiç kusuru yok onun. Hep kusur toplumda, hep kusur ailesinde. Hep kusur eşinde, hep kusur çoluğunda, çocuğunda. Onda hiç kusur yok. Müzekka görür kendini. Hoca efendi mazeret döktürmek diye bir kavramı var ya hoca efendinin. Hoca efendi soruyor talebelerine en büyük günah nedir diye. Onlar hoca efendiyi tanıdıkları için cevabı biliyorlar. Mazeret döktürmektir diyorlar. Evet diyor hoca efendi. Bildiniz. Çünkü insan kusurunu görürse ne kadar o kusur büyük olursa olsun ona tövbe edebiliyor. O kusuru düzeltmeye çalışıyor. Ama bir insan kendini kusursuz olarak görüyorsa e kusuru sahipleniyorsa, kusuru seviyorsa, kusuruyla yücelmeye çalışıyorsa hepsini putlaştırma yoluna gidiyor. Dolayısıyla o kusurdan arınamıyor. İnsanın günahı ne kadar büyük olursa olsun o günahı günah olarak görebilmeyi başardığında tevbe ediyor. O kapı ona açık duruyor. Ama bir insan mazeret döktürüyorsa her kusuruna karşı her kusuruna mazeret döktürüyor ve nefsini müzekka görüyorsa, nefsini tebriye ediyorsa, beri görüyorsa kusurdan, kabaatten, hep başkalarını suçluyorsa işte o zaman o kusurlardan arınamıyor. Onun bu olumsuz tavırlarına karşı bakın cihad-ı ekber çerçevesinde cihad-ı ekber ifadesi Peygamber Efendimiz Sallallahu Teala Aleyhi ve Sellem'in büyük cihat. Bu çerçevede kararlı bir mücahede. Mücahede mücahede cihat etmek demek. Savaşmak nefisle. Nefsin sürekli sorgulanması, murakabe ve muhasebe izabehanelerinde eritilip yumuşatılması. İzabehane değerli dostlar madenlerin eritildiği mekanlara deniliyor. Madenleri saflaştırmak için onları çok yüksek ısıda eritiyorlar önce daha saf hale getirmek için. O işte o saflaştırmanın yapıldığı yerlere izabehane deniliyor. Izabehane deniliyor. Ben bir hece daha eklemiş oldum. Ona düzeltiyorum. izabehanelerde eritiliyor o madenler ve o eritilmek, yüksek ısılda eritilmek suretiyle saflaştırılıyor. İşte nefsin eritilmesi gerekiyor. Bu tavırlardan kurtulması için saflaştırılması gerekiyor. Kararlı bir mücahedeyle, kararlı bir mücadeleyle oluyor bu. ve murakabe ve muhasebelerle yani sürekli nefsin hesaba çekilmesi, sürekli onun yumuşatılması, yoğrulması, şekillendirilmesi ve ne pahasına olursa olsun katiyen onun aklanmasına gidilmemesi. Ne pa olursa olsun nefsi müzekka görmemek, onun kusurlu olduğunu görmek belki günde diyor hoca efendi belki günde 10 kere kendi nefsimi hesaba çekiyorum diyor hoca efendi. En az bu nefsimizi hesaba çekmek, muhasebe etmek nefsimizi nefsimize hakaret etmek değil. Bakın onu aşağılamak değil. Hoca efendinin bu bu meyanda karşı kanepedeki nefis diye bir makalesi var. Bir doktor, doktorun hastasına yaklaşması hassasiyetiyle yaklaşmak. Hani doktor hastasını sağlıklı görse onu iyileştiremez. Öyle değil mi? Bir doktorun hastasına yaklaşması hassasiyetiyle yaklaşmak. Yani onun kusurunu görmek ve ona bir reçete sunabilmek. Düşünsenize nefsimizi aşağıladık. Nefsimizi hakaret ettik ama hiçbir formülümüz yok onu düzeltmek için hiçbir çaremiz yok. Hiçbir reçetemiz yok. E o zaman nefis tam tersine pişkinleşiyor. Nefis kaldığı yerden yoluna devam ediyor. Biz de kendimize olan bütün böyle güvenimizi efendim itimadımızı, ümidimizi yıkarak yolumuza devam ediyoruz. En sonunda da yenilgiyi kabul etmek zorunda kalıyoruz. Nefis karşısında zıplıyoruz olduğumuz yere geri düşüyoruz. Koşuyoruz gene düşüyoruz. Dolayısıyla nefse karşı kararlı bir mücadele sergilemek gerekiyor. Bu konuda stratejilerimizin olması lazım. Nefsi çok iyi tanımak lazım. Adımlarımızı nefsi tanıyarak atmak lazım. Nefse karşı mücahidemizde nasıl o harp stratejileri var. Eee, büyük cihat nefisle mücahede ise küçük cihadı bunun için ölçü olarak kabul edebiliriz. Bir stratejimizin nefse karşı, nefse karşı prensiplerimizin, disiplinimizin olması lazım. Öyle değil mi? Dolayısıyla da onu tezkiye etme. Hayır, tezkiye etmeyeceğiz. tegi etmeyerek tezki edeceğiz nefsimizi. Böyle bir azim ve kararlılık içerisinde olacağız ve şunu kabul edeceğiz ki özümüzdeki insani derinlikler başka türlü inkişaf etmeyecek. Yani biz nefsimizle mücahede etmediğimiz sürece bir kalp hayatı bizde inkişaf etmeyecek. Bir ruh hayatı bizde inkişaf etmeyecek. Nefis bizim yolumuza çıkmış olan kocaman bir kaya parçası gibi. Onu onu o nefsi o aradan kaldırmak zorundayız. Eğer biz nefsaniyetten, hayvaniyetten kurtulamazsak kalbin dereceyi hayatına yükselemeyeceğiz. Ruhun dereceyi hayatına yükselemeyeceğiz. Dolayısıyla tezkiye edilmeme azim ve kararlılığıyla onu bir aklama kurnasının içerisine sokmuş olacağız. onu kendini beğenmişliklerinden, onu kendini seviyor oluşlarından, her şeyi kendi nefsine feda ediyor oluşlarından, bencilliklerinden, onu kendini metedişlerinden, onu kendi kusurlarını görmeyişlerinden arındıracağız. Onu her türlü güzelliği kendinden, bilişlerinden arındıracağız ve özündeki insani derinlikleri, özümüzdeki insani derinlikleri açığa çıkaracak şekilde nefsimizi tezkiye edeceğiz. Evet. Eğer biz sürekli tezkiye nefs etmemek suretiyle bir temizleme arayışına bağlı kalabilirsek melekler de ruhaniler de nezafet ve nezahetimize gıpta yağdıracak. ve bir hadisin işaretiyle dört bir yandan bu yolun yolcularıyla musafaya koşacaklardır. Bakın ne olacak. Biz işte nefsimizin kusurunu görüp onu böyle o kusurlardan arındırma çabası içerisinde çok mu yiyor ondan arındırma? Çok mu uyuyor ondan arındırma? Uç mu var onda? Bir iç beğeni mi var ondan arındırma? Kendini çok mu beğeniyor efendim? parmakla gösterilmek mi istiyor? Sırtı sıvazlansın mı istiyor? İltifat görmek mi istiyor? Ne istiyorsa nefis, onunla bir mücahede içerisinde nefsi bir kıvama sokabilme. Ona bir böyle bir onu bir terbiyeden geçirebilme. Bütün bunları yapabildiğimizde, başarabildiğimizde melekler bile size gıpta edecekler diyor hoca efendi. Ve bir hadis-i şerifi hatırlatıyor. Melekler sizinle musafaha edebilmek için dört bir yanınızı kuşatacaklar. yollarınızda duracaklar ve aksine onu hep paka çıkarma ve müzekka görme gafletine düşersek yani ne yaparsa hak olarak görüyorsun. Görüyoruz nefis mesela çok yiyoruz hak olarak görüyoruz. Ve bunlara nefis biliyorsunuz üstadın bir yaklaşımı var. Diyor ki nefis bir kusur işlediğinde 100 teville onu tevil eder. Tembellik eder mesela işte dinlenmek de senin senin de hakkın der. Çok yer mesela. Nefis çok yer mesela. E işte şöyle der, böyle der. Onu da mazur görür. Gıybet eder. Onu ona bile bile bir kılıf takar. Öfkelenir. Kendini suçlamak. Yerine başkalarını suçlar. Niye beni öfkelendirdiniz diye suçlar nefis. Öyle bir mahiyeti var nefsin. Şimdi böyle bir mahiyetteki nefsi kendi haline bırakırsak o zaman onu paka çıkarma, müzekka görme gafletine düşersek cinlerin de şeytanların da ürktüğü menfur bir mahiyete bürünecek. Kaçacak yani şeytan bile kaçacak. Ben bu kadarını yapamam diyelim. Hazreti Mevlana'nın biliyorsunuz bazen insan şeytani duyguların tesirinde adeta iblis olur. Bazen de ruhi hayatın zirvelerinde meleklerle atbaşı hale gelir diyor Hazreti Mevlana. Dolayısıyla biz ilk adımımız bu olacak. Yani nefse karşı bir mücahemiz yoksa yolculukta bir adımımız bile yok. Yolculukta hiçbir adımımız yok. Hep mazeret. Mazeret döktürmek diyor ya hoca efendi. Hep mazeret. İşte vazife almıyor, mazeret, tembellik ediyor, mazeret, gıybet ediyor, mazeret. Efendim eee israf ediyor. Ömrünü israf ediyor. Kaynaklarını israf ediyor. İstidatlarını israf ediyor. Hep mazeret. Hep mazeret. Oysa mazereti döktürmeden nefsimizle yüzleşmek. Nefsimizle yüzleşirken şunu da unutmamak lazım. Nefsin, nefiste gördüğümüz bir kemalat varsa o kemalat nefsin kemalatı değil. Mesela az yemeyi başardı, az uyumayı başardı, çok çalışmayı başardı, tembellikten kendini kurtardı nefis. Şimdi bunlar nefsin kemalatı değil. Bunları bunları şükre dönüştürebilmek. Yine hani bunu başardı diye de nefis biliyorsunuz bunu bunları başarabildi diye de övüyor kendini. Oradan da uç gurur çıkarabiliyor nefis. Mesela kendisi az yedi. Başkaları çok yiyor ya. Diyelim ki oradan da kendine bir üstünlük çıkarabiliyor nefis. Dolayısıyla başarabildiği, üstesinden gelebildiği her şeyi şükre dönüştürmesi gerekiyor nefsin. Yol a yolu ya bundan bir fahir, bir gurur, bir uç çıkarmaması gerekiyor. Onları şükre dönüştürecek. Başaramadıkları konuda eee bir gayret, bir strateji, bir plan ortaya koyacak. tedrici yavaş yavaş ama onu nefsi bir kıvama bir forma sokmak zorunda insan. İşte bu birinci hatvemizdi değerli dostlar. Birinci hatvemiz nefislerinizi temize çıkarmayın ayeti üzerine kurulu. Eğer nefsimizi temize çıkarırsak nefis nefsimizin hevasını, arzularını kendimize mabut haline getirmiş olacağız. Çok büyük bir tehlike bu bizim için. Yani şirkin içerisine dalmış olacağız. kaçınılmaz. Yani şöyle değil bakın ben avam olmaya razıyım diyebilecek durumda değiliz. Nefs-i emmarenin de kendi içinde düşük mertebeleri var. O avamlıktan çıkmak zorundayız. Yoksa şirkten kendimizi kurtaramıyoruz. Yoksa nefsin tasalludundan kendimizi kurtaramıyoruz. Bu birinci hatvemizdi değerli dostlar. İkinci hat geçiyoruz. İkinci hat neydi? İkinci hatvemiz Allah'ı unuttular onlar. Allah da onlara kendi nefislerini unutturdu ayeti üzerine kuruluydu. Burada unutmak kelimesi anahtar kelime. İkinci hatvede nefis ne yapıyor? Bakın, hizmet zamanında geri kaçıyor ama ücret vaktinde ileriye hücum ediyor diyor Bediüzzaman Hazretleri. Yani ücret olduğunda kendini hatırlıyor ama hizmet olduğunda hep kendini unutuyor. Hep başkalarından bekliyor. Ücret vaktinde ileri safta duruyor. Hizmet vaktinde geriye doğru, geri saflara doğru kaçıyor. Bunu hoca efendi bizim için şöyle formüle etti. Hatırlayacaksınız. Hizmet önde ücrette geride olmak. İkinci hat bu. Ama nefis bunun tam tersi. Nefse bakın. Eğer hizmet varsa hep işte o da yapar, bu da yapar. Bana sıra gelmez diye bakıyor. Bakıyorum da mesela bir toplantı yapıyoruz. Bir işte kültür merkezinde bir program yapıyoruz. Diyelim ki program bitiyor. Herkes aceleyle gidiyor. Ama bazıları şunu düşünüyorlar. Hepimiz çıkar gidersek e sandalyeleri kim toplayacak? Geriyi kim toplayacak? Kim düzenleyecek? Kim süpürecek? Kim eşyaları yerine yerleştirecek? Geride bir şey kaldı mı kim kontrol edecek? Şimdi bunları illa birilerine vazife vermeniz gerekmiyor. Ne olması lazım? Aslında hepimizin böyle hani düşünceleri olması lazım. Ben hani biraz daha geride kalayım şunu yapayım. Eğer acelem varsa gitmem gerekiyorsa hani bunu da böyle hani kardeşlerimle istişare içerisinde bilgi vererek yapmak, istişareyle yapmak esas olan. Ama çoğu zaman aklımıza bile gelmiyor. Hani biz geldik programa gittik. E gerisi ne oldu? Eee hizmet vaktinde önde olmak. Bulaşık mı yakılacak? Temizlik mi yapılacak? Önde olmak. Ama ücrette iltifat mı edilecek? Alkışlanacak mı? sertifikalar mı dağıtılacak? Efendim birtım plaketler mi verilecek? Birtım ödüller mi verilecek? Parmakla gösterilecek miyiz? O yaptı mı denilecek? Hiçbirini üzerimize almamak. Ücrette geride durmak. Diyor ki şimdi yapan Allah, eden Allah. Allah'a vermek, kalbin şükrünü Allah'a tevcih etmek. Bu işin aslı hüve diyebilmek, o diyebilmek. Ama en azından şunu yapabiliriz. Öyle değil mi? Yani heyete Cenabı Hakk'ın yani cemaate rahmeti, cemaate bereketi, efendim etrafımızdaki güzel insanlara Cenabı Hakk'ın lütfu, ihsanı bunu bunu bile diyebiliriz. Öyle değil mi? Yani üstümüzden atmak için insanlar bize iltifat ediyorlar. Zannediyorlar ki biz yaptık. Bizi alkışlıyorlar. Diyelim ki bizi sahneye çıkardılar. Hep öyle oluyor. Bakıyorum da bizim o kadar güzel kardeşlerimiz var ki. Bakıyorum ki birisi alkışlanacaksa asıl alkışlanma mevkinde olan arkadaşlar hep kıyılara köşelere kaçıyorlar. Oradan birisi böyle bir birisi işte çıkmak zorunda kalıyor sahneye. O da utana utana çıkıyor. O da şöyle diyor yahu bunlar hani benim yaptığım şeyler değil. Benim mazariyetim değil. Beraber yaptık arkadaşlarla. Aramızda çok güzel insanlar vardı. İttifakımıza Allah'ın rahmetidir diyorlar. O güzel insanlara Allah'ın lütfudur diyorlar. Bunları gördükçe o kadar ümitle doluyorum ki çünkü bizim yolumuz bu. Yoksa diyelim ki ne oldu? İşte bir beraberce bir hizmetin içerisinde bulunuyoruz. Diyelim ki bir tanemizin e bize de Cenabı Hakk'ın lütfanı çok büyük bir başarı ortaya koydu. Çıkarıyoruz onu sahneye. Hepimiz onu alkışlıyoruz. Hepimiz ona iltifat ediyoruz. Hepimiz onu yüceltiyoruz. Nasıl başardın diye ona mikrofonlar tutuyoruz. O da diyor ki, "Disiplinli çalıştım, sistemli çalıştım falan." Bu değil bizim yolumuz. Bizim yolumuz bu değil. Bizim yolumuz ücrette geriye doğru kaçma yolu. Nereyi bulacağız? Nereye saklanacağız? Nahnüye mi saklanacağız? Bizin arkasına mı saklanacağız? Yoksa hüveye mi vereceğiz her şeyi? Onun lütfu ol ihsanı külün min indillah mı diyeceğiz? ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Nefis ama hizmet vaktinde hep kendini arkalara atıyor. İşte tezkiyesi yine neyle olacak? Bakın hep zıttıyla tezkiye. Hep zıttıyla ne yapacağız o zaman? Ücret vaktinde onu geriye doğru çekeceğiz. Hizmet nefsi öne doğru ittireceğiz. Bu konuda bakalım hocamız bu maddeyi bize nasıl izah ediyor. Diyor ki hoca efendi ikinci durum ve disiplin açısından şunlar söylenebilir. Tezkiyesiz yani arındırılmamış bir nefsi-i emmaresi bulunması itibariyle insan bir lahsa bile gönlünden çıkarmaması gereken en hayati mevzuları sık sık unutabilir. Şimdi onlar Allah'ı unuttular. Allah da onlara kendi nefislerini unutturdu diyor ya Rabbimiz. Ya en hayati meseleler unutulacak meseleler değil. Yani hizmete dair meseleler, kulluğa dair meseleler, en hayati meseleleri bile nefis eğer tezkiyesiz ve nefisse unutuyor. Hatta onları hatırlamak bile istemiyor. Buna mukabil hiç hatırlanmaması gereken şeyleri hatırlıyor. Nefse dair şeyleri hatırlıyor. Nefsin hevasına dair şeyleri hatırlıyor ve onları bir türlü de gönlünden söküp atamıyor. İşte dünyevi şeyler, aklınıza gelebilecek olan şeyler. Halbuki o her zaman Allah rızası istikametinde hizmeti, amelde ciddiyeti, çevresindeki kimselere karşı sorumluluğu, ölümü, ölüm ötesini hatırlamalı. Öyle değil mi? E bunlar unutulacak şeyler değil ki. Allah rızası istikametinde hizmet, düşünce sancısı diyor ya kısıklığınız sancısın diyor hoca efendi. Üzerinize bir e dert saçmak isterdim. diyor. Şimdi alemi İslam'ın ızdırabı, insanlığın derdi, Allah rızası istikametinde yapabileceğimiz şeyler. Hizmet bunlar unutulacak şeyler değil. Amelde ciddiyet, çevremizdeki kimselere karşı sorumluluklarımız ölüm. Ölüm ötesi. Ama nefis bakın ölümü bile hatırlamak istemiyor. Ama bizim kalbimizden söküp atmamız gereken, unutmamız gereken şeyler de ne? Kin, nefret, ihtiras, nefsin hazları, nefsin arzuları. Ruhumuzdan söküp atmamız lazım onları ki ruhaniliğimizi söndürmesinler. Şeytaniliği hortlatmasınlar bizim mahiyetimizde. Evet. Yoldakiler olarak bizim için her zaman Allah'a iman ve onun rızası çizgisinde yaşamayı ganimet bilmeliyiz. Bizler yoldakileriz. Çok özür diliyorum. Bizler yoldakileriz ve her zaman Allah'a iman ve onun rızası çizgisinde yaşamayı ganimet bilmeliyiz. Bütün duygu, düşünce ve davranışlarımızla Rabbimizi memnun etmeye çalışmalıyız. Her yerde ve her zaman hayatımızı onun maiyetine yani ona yakın olmaya, Rabbimizin yakınlığına bağlamalıyız. Ve bu sırlı mayiyet sayesinde ne olmalı? Burada gizli biri var. Ey gönül, kendini yalnız sanma demeliyiz. Bu Hazreti Mevlana Hanım sözü. Rabbimiz var. Hep onun tarafından görülüyor olma mülahazası içerisinde yaşamalıyız. Ve her lahza ayrı bir münasebet bulup onunla gönül irtibatımızı sıkı tutmalıyız Allah'la. Allah'ı unutamayız. Onlar Allah'ı unuttular. Allah da onlara kendi nefislerini unutturdu. Ne olacak? İşte Allah'ı unuttuk diyelim ki tuk Allah. daldık. Bir filmin içerisine, bir dizinin içerisine, bir sosyal medyanın içerisine, bir gafil bir konuşmanın içerisine, nefisperest bir eylemin içerisine ne oluyor? Allah da onlara kendi nefislerini unutturdu. Kimdiler? Niçin yaşıyorlardı? Niye varlardı? Kulluk neydi? Hepsi unutulup gidiyor ve sınırlılığımızı aşıp sınırsızlığa erişmek istiyorsak eğer biz damlayı deryaya dönüştürmek, cüzü küle katmak istiyorsak bunlar bizim için birer esas. Yani lüks değil olmazsa olmaz. Hayatımızı bu esaslar dairesinde sürdürebildiğimiz ölçü de olmaz gibi görünen şeyler zamanla olur hale geliyor. Bizim için öyle tekamül edebiliyoruz. İşte böyle olgunlaşabiliyoruz. Böyle insani mahiyetimiz ortaya çıkıyor. Bizim için olmaz gibi görünen şeyler olur hale geliyor. Ama bu adımları atabildiğimizde bu ikinci adım. Bakın cüziler ne olur o zaman? Küllilerin aksi sedası olur, aynası olur cüziler. Küllilerin yoklar varlık rengine bürünür. O zaman o zaman reşa bizim mesleğimiz reşa mesleği. O çiğ damlası var ya şebne. O zaman işte o şebne güneş karşısında buharlaşır da kamerin bile önüne geçer. Toprak semalar kadar vulvileşebilir. Zerre kainatlar kadar genişler. İnsan mahiyet bu adımı atabiliyorsak eğer, yoldaysak eğer atmak zorundayız bu adımı. İşte bu bizim ikinci adımımız. Aşıklar sultanı Hazreti Mevlana bu adımı şöyle tanımlıyor. Denizin yolunu bulmuş bir küpün önünde ırmaklar secdeye varır diyor. Şimdi biz eğer yoldaysak ve bu yolda ilerliyorsak ne diyor Hazreti Mevlana? Denizin yolunu bulmuş bir küpün önünde ırmaklar secdeye varır. Şimdi biz denizin yolu bu bizim için. Bu dört hat bizim için denizin yolu. Eğer o yola girmeyi başarırsak bakın biz öyle bir küp oluruz ki ırmaklar önümüzde secdeye varır. Bize kendi varlık hendesemizi aşmamızı, ruhumuzun o sırlı potansiyelinin ulaşmamızı saıklar. Hazreti Mevlana, "Kendi varlık endesemizi aşmak mümkün mü? Mümkün. Evet, böyle mümkün. Ve ruhumuzun o sırlı potansiyelinin müsatine ulaşmak mümkün." Bu ikinci atve. Hatırlayacağız kendimizi. Hizmet mi var? Kim var denildiğinde ben varım diyeceğiz. Kim hizmet edecek? Bize vazife mi verilecek? Evet, verilecek. Sorumluluk mu? Evet, verilecek. Sorumluluk şuuru ne güzel bir hatırlatıcı değil mi? Sorumluluk şuuru ne güzel bir hatırlatıcı. Kulluk sorumluluklarımız, hizmet sorumluluklarımız. Ne büyük hatırlatıcılar. Evet bu da değerli dostlarım ikinci hatvemizde. 3üncü hat geçiyoruz. Zamanı da kontrol ederek 3üncü hatvemiz. 3üncü adım. Çok büyük adımlar bunlar. D adımlık yol. Kendi nefsinde, torbasında kusur, naks, art, farktanada bir şey bırakmamak. Şimdi 3üncü hatvenin ayeti neydi? Hatırlayıp neydi ayetimiz? Bütün hayırlar Allah'tan, bütün şerlar nefistendir. Ayet bu. Dolayısıyla 3üncü hat geldiğimizde or buraya doğru evrildi ya yolculuğumuz. Biz öyle bir küpüz ki yolumuzu bulmuşuz. Denize ulaşan yolu bulmuşuz. Irmaklar ne tarafa doğru akıyor biliyoruz. Irmakların aktığı yön burası. Üçüncü hat. Kendi nefsimizde, kendi torbamızda kusur, naks, fartan mada bir şey bırakmamak. Acizi yolu ya, fakri olu ya. Bu yol bütün mehasini, bütün iyilikleri fatırı hakim tarafından inam edilen nimetler olarak görmek. ve hamdetmek. Şükür bakın var fark şevk şükür. Bütün nimetler ondan küllün min indillah. Bütün hayırlar rabbimizden. Yaptık mı yaptıran o. Gördük mü gördüren o. Güzel bir makale mi yazdık? Bize ilhamı veren o. Düşündüren o. Cümleleri kurduran o. Oh. Dolayısıyla bütün hayırlar Allah'tan. Ama nefsimizde ne kaldı? Bütün hayırları Allah'a verdik. Verdik. Verdik. Eşerleri Allah'a mı vereceğiz? Kusur naks. Onları kendi üstümüze alıyoruz. Varsa bir kusur o bendir. Varsa bir noksanlık o bendir. Nefsimdendir. Öyle değil midir? Söyler misiniz? Bir kusur varsa benden ama bir kemalat varsa Rabbimden işte bütün mehasin iyilikler Fatırı Hakim tarafından bize nimet olarak verilmiş. Dolayısıyla da hamdi iktiza ediyor. Allah'ı Allah'ı övmeyi, onu onu takdir ve onu takdir ve tazim etmeyi iktiza ediyor. Ona şükretmeyi iktiza ediyor. Ama kusur benden. Şimdi ben kendim de noksandan başka hiçbir şey bırakmadım. Hepsini, bütün kemalatı Rabbime verdim. Hoca efendi bunu defalarca sohbetlerinde söylüyor. Çıkarın diyor üzerinizde ariye olan yani Allah'ın verdiği ödünç olarak verdiği size ne kadar nimet varsa şuraya koyun diyor hoca efendi. Sizde ne kalıyor? Geriye bir bakın bakalım ne kalıyor. Kusurumuz, naksımız kalıyor. Acizimiz, fakrimizden başka bir şey kalmıyor geriye. İşte o yol acizi yolu ya. Bu yüzden böyle bu kemalat bizim için. Bu noktada Efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem'in bir hadis-i şerifini hatırlatmak istiyorum. Üstat bunu Risale-i Nur'da zikrediyor. Elfakru fahri. Fakrım fahrimdir. Fakrım iftiharımdır diyor efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem. Dolayısıyla böyle bir fakr güzellikler, bütün mehas Allah'tan, bütün noksanlar nefisten. İşte fahri bu böyle olduğunda fahri istilzam etmediklerini itikat ve telakki etmelidir. Yani bendeki hiçbir kemalat benim değil. Manen de böyle bakın secdeye gidebiliyorsam bu ucba fahra dönüştürülecek bir şey değildir. Efendim teheccüt namazlarına kalkabiliyorsam, efendim hayatımı disipline etmeyi başarabilmişsem, evradu eskarım varsa, gece ibadetim varsa, ilim hayatım varsa, hizmet hayatım varsa, bunlar da ondan fahre mi dönüştüreceğim? Söyler misiniz bunları? ucuba mı dönüştüreceğim? Başkaları başaramıyor, ben başarıyorum diye nefsimle övünecek miyim? Bu mertebede onun tezkiyesi diyor Bediüzzaman Hazretleri kemalini adem-i kemalde görmektir. Kudretini aczde görmektir. Gınasını da fakirte görmektir diyor Bediüzzaman Hazretleri. Yani elfahru fakri el özür diliyorum. El fakri fahri fakrım fahrimdir diyor ya efendimiz. Şimdi benim zenginliğim, zenginliğim rabbimin nimetlerinden. Dolayısıyla bende hiçbir şey yok. Yani malım mülküm olsa da mal mülk de onun. Gençliğim varsa o da ondan. Sağlığım varsa o da ondan. Hepsi onun. Dolayısıyla ben onun gasına dayanarak varım. Onun kudretine dayanarak varım. Kemalimi nerede biliyorum o zaman? Kemalsizlikte. Sürekli bir kemal yolculuğum var. Kemaller ondan benden değil. Bunu bildiğimde bütün mükemmeliyetleri, bütün güzellikleri, haseneleri Rabbime verdiğimde bana arz, fark naks, kusurdan başka bir şey kalmıyor. O yüzden kemalimi kemalsizlikte, kudretimi arcizde, fakrımı gada biliyorum. Bu da üçüncü atve. Ne kadar büyük bir atve değil mi? Ne büyük bir duruş. Ne büyük bir duruş. Bakalım hocamız bu 3üncü başlık için ne diyor bize. Diyor ki 3üncü durum ve disiplin açısından disiplin bakın disiplin şu mülahazaları zikredebiliriz. Seyri afaki ve seyri enfüsi ile tam inkişaf etme yoluna girememiş bir nefis. Afaki ve enfüsi tefekkürde derinleşememiş. Dolayısıyla da tam inkişaf etmemiş olan bir nefis ne yapıyor? iyilikleri kendinden biliyor. Fenalıkları da ya sebeplere veriyor ya da yanlış kader telakkesine veriyor. Bu benim kaderim diyor. Masariyetleriyle coşup şükürle gürleyeceğine ucp, gurur, fahr gibi iç çöküntü ve çözülmelere giriyor. Bakın ucp biliyorsunuz iç beğeni. Daha dışarıya taşmamış olan içten içe kendimizi çok beğeniyoruz. Ona girdap diyor hoca efendi. Sonra işte gurur fahr dışa doğru taşmaya başlıyor. Bir de yetmiyor. Başkalarını da küçümsemeye dönüşüyor. Şimdi bunların hepsine hoca efendi iç çöküntü diyor. İnsanın iç alemindeki çöküntüler. Bakın biz sabah akşam tesbihatlarında Allahummi ecirna diyerek bunlardan Allah'a sığınıyoruz. Bunlar çözülme. İnsan mahiyetinin çözülmesi, içe doğru çökme. Ve bunlar insandaki ham hissini öldürüyor. Kendini beğeniyor ya, kendini takdir ediyor ya, kendini yüceltiyor ya. Bu sefer sahibinden hırsızlıyor. Kendinde beğendiği şeyleri şükre dönüştürmesi gerekirken, onları sahibine vermesi gerekirken üzerine alıyor. Üzerine aldığı için kendini övüyor, kendini beğeniyor. Şimdi bu insandaki bakın bir insanda uç varsa, bir insanda gurur varsa, fahr varsa ondaki hamd ve şükür duygularını öldürüyor. Bu duygular öldürücü hastalık diyor ya Bediüzzaman Hazretleri bunlara. manen insanı öldüren hastalıklar ve ne oluyor? Bu fena huyların isiyle, pasıyla kendini kirletmiş oluyor insan ve varlık yolunda yokluğa düşmüş oluyor. Varlık yolculuğunda yokluğa düşmüş oluyor. Ne yaparsa insan iyilikleri kendinden bilir. Kötülükleri de ya sebeplere ya da yanlış kader telakesine verirse. Ama eğer iyilikleri Allah'ın bir mevhibesi olarak görürse, fenalıkları da kendi iradesinin ürünü olarak görebilirse, en olumsuz durumlarda dahi içe varitlere mazar olur ve çok değişik güzelliklerle karşılaşır. Hani ne dedik? Irmaklar önünde secde eder dedik ya yolunu bulmuşsa, denize ulaşan yolları bulmuşsa o küp ırmaklar onun önünde secde eder demişti. Hazreti Mevlana ne olur? Eğer güzellikleri rabbine verirse kusuru naksı da üzerine almayı başarabilirse o zaman içe Cenabı Hakk'ın varidatına mazhar olur, mevhimelerine mazhar olur ve değişik güzellikleri birden duyabilir. El verir ki o hemen her zaman kemalini kemalsizliğe bağlayıp sürekli hak karşısında iki büklüm bulunsun. kudretini acizliğinin semeresi olarak görsün. Servesini de servetini de bu mal mülk serveti değil sahip olduğumuz Cenabı Hakk'ın verdiği bütün güzellikler, bütün istidatlar hepsini Allah'ın fakrımıza şekle, şekle şükürle mukabele edeceğimiz lütufları olarak görsün, gürlesin bunlarla. Evet. Bir mümin olarak her zaman bütün meziyetlerimizin Allah'tan, bütün rezilliklerimizin, bütün işte kusurlarımızın, falsolarımızın nefisten kaynaklandığını bilmek. İşte bu mülahazalara bağlı kontrol sistemimizi sürekli hareket halinde tutabilmek. Kontrol sistemimiz. Sürekli nefsimizi sorgulamak. Bu Allah'tandır diyebilmek. Ey nefis, bunu üstüne alamazsın diye bilmek. Eğer nefiste bir gurur, bir kibir, bir uç varsa onu hemen görmek, hemen tezkiye etmek. Bu senden değil ey nefis diyebilmek. Hak yolcusu bu disiplinlere, bu disiplinlere bakın disiplinler diyor hoca efendi. Biz de kim oluyoruz? Hak yolcuları. Bu disiplinlere bağlı kalarak iç dünyasını canlı tutacak, iç dünyasını hareketli tutacak ve bunu başarabildiği takdirde en verimsiz ortamlarda bile meyve derecek ve hep yeşerecek. Aksine onun ruh dünyasında değişik erozyonlarla çoraklaşma başlayacak. Yani iyilikleri kendinden, kötülükleri, kötülükleri kaderden ya da sebeplere bağlamak suretiyle kendi nefsini tezkiye ettiğinde o zaman ne olacak? Ruh dünyası çoraklaşacak. O andan itibaren de en münbit zeminlerde bile sadece dikenlere daelik dadılık etmiş olacak ve viranelerin yazçısı baykuşlara dönmüş olacak. Allah muhafaza buyursun bu halden bizi. Şimdi bu 3üncü hatydi. 4. hatveyi geçiyoruz değerli dostlarım. 4. hatve şöyle. Kendisi istiklaliyet halinde fani. Bu şimdi 4üncü adım. 4üncü adım demek ne adım mı demek biliyor musunuz? Vuslat adımı demek. Dört adımlık bir yol ya bu. Şimdi üçüncü adımda bizden geride hiçbir şey kalmadı. Bütün hasenat Rabbimizden. Ne oldu? Kendimizi sıfırladık. Nerede sıfırladık? 3üncü adımda. 4üncü adım muslat adımı. Artık kendisi istiklaliyet halinde fani, hadis, madum olduğunu ve esma-ı ilahiye anidarlık ettiği halde şahit, meşhut, mevcut olduğunu bilmekten ibarettir. Bu mertebede onun tezkiyesi vücudunda ademini, ademin de vücudunu bilmekle lehül mülkü ve lehül hamdü, kendine virtas etmektir. Ne güzel değil mi? 4düncü adım. Bizden geride hiçbir şey kalmadı. Bu fena fillah makamı işte bu beka billah makamı. Tasavvuftaki Allah'ta fani olma. Allah namına verme. Allah namını alma. Allah namına başlama. Allah namına işleme lillahli ve çillahli eçillah dairesinde kalma. Bu işte bakın ne dedi. Adem'in de vücudu, vücudun da ademi vardır dedi Bediüzzaman Hazretleri. Yani bir varlık iddia ediyorsa aslında kendini yok etmiş oluyor. Ama nefis adına, enaniyet adına kendini yok etmeyi başarabildiğinde kalp ve ruh ikliminde kendini var etmeyi başarıyor. nefis ve enaniyet cihetiyle kendini yok etmeyi başarabildiğinde kalp ve ruh olarak kendini var etmeyi başarıyor. Kendini sıfırladığında sonsuza açılıyor. O yüzden bakın buradaki cümle çok önemli bir cümledir. Ademinde vücut, vücudunda Adem vardır. Yokluğunda varlık, varlığında yokluk vardır. Ne muhteşem bir cümle değil mi? Nefis çünkü o. Nefis bir yanılsama, kendi üstüne alma. Hırsızlama, Allah'a ait kemalat. Ne yapacak o zaman? Nefis nefse bakan veçesiyle kendi istiklaliyet halinde, kendisi istiklaliyet halinde fani hadis madum olduğunu görecek. Yani bunu şöyle tanımlayabilirsiniz. Üstat yıldız böceği diyor. Bizim ateş böceği dediğimiz böceğe Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur'da yıldız böceği diyor. Yıldız böceğini düşünün. İstiklaliyet halinde. Yani o ışığını güneşten almıyor. Kendi ışığı var değil mi? Yıldız böceğinin. Şimdi düşünün güneş nerede? Yıldız böceği nerede? kendi istiklaliyet halinde yani biz Allah'tan ene böyle bir şey ya Allah'la irtibatımızı kopardığımızda neden ibaret kalıyoruz? İstiklaliyet olarak şu eksik nakıs görmek, nakıs işitmek, nakıs düşünmek. Bundan ibaret kalıyoruz değil mi? Sırtımızı nihayetsiz kudrete dayayamıyoruz. Nihayetsiz ilme dayayamıyoruz. Hırs Allah'tan hırsızladığımız asla bize ait olmayan, elimizden alınacak olan bir hafıza, bir düşünce, bir sanat, bir istidat. Bununla var olmaya çalışıyoruz. Bu işte istiklaliyet hali. Allah'tan bağımızı kopardığımız hal. O zaman fani, hadis ve madum olarak kalıyoruz. Bir yıldız böceğine dönüşüyoruz. Ama esma-ı ilahiyeye ayinedarlık cihetiyle var olduğumuzda düşünün ezili güneşe aynedar oluyoruz. O zaman şahit meşhut mevcut oluyoruz. O zaman şahit meşut mevcut oluyoruz. Yani bizde görünüyor Cenabı Hakk'ın esması bizde seyrediliyor. Biz şahitlik ediyoruz o hakikate ve gerçek manasıyla mevcut oluyoruz. Yani gerçek varlığı o sonsuz varlığın aynesiyle gerçekleştirmiş oluyoruz. Var oluyoruz. Şimdi bu bundan ibarettir diyor 4. had üstadımız. Ne oldu bakın? Yıldız böceği olmaktan kurtardık kendimizi. Yıldız böceği olmaktan kurtardık kendimizi. Bu mertebede, bu mertebede onun tezkiyesi, her mertebede tezkiyesi var ya vücudunda, ademi, Ademin de vücudu görmek, bilmek yani. Yani varlık iddia ettiğimiz her durumda kendi üstümüzü çiziyoruz. Çarpılar koyuyoruz kendi üstümüze. Her varlık iddiasında kendimizi yok etmiş oluyoruz. Ama kendimizi aradan çıkarmayı her başarabildiğimizde var oluyoruz. Sen çıkarsan aradan kalır seni yaradan. Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken. Şart-ı isar-ı vücudundur adim olmak bana. Lehül mülk ve lehül hamd. Mülk onun, hamt de onun. Mülk onun, hamt benim olabilir mi hiç? Mülk de benim, hamt de benim olabilir mi? Bu firavunluk olur. Nefsin firavunlu. Mülk de onun. Ben de onun memlüküm. Mülkünde çalışıyorum. Hamd de onun. Bunun kendine virt edinir diyor Bediüzzaman Hazretleri 4. atıfede. Bu bizim virdimiz değil mi? Lehül mülk ve lehül hamd. Değerli dostlar ve keza vahdetil vücud ehli kainatı nefetmekle idam ediyorlar. Vahdet-ti şuh halkı ise bütün mevcudatı kürek cezaları gibi nisyan zindanında ebedi hapse mahkum ediyorlar. Üstat burada Muhitin İbn Arabi Hazretlerinin açtığı bir yol olan vahdet-i vücut yolu ve İmam Rabbani Hazretlerinin yolu olan vahdet-i şuhut yoluna bir atıf yaptı. bitirdi. Dört atfiyi Bediüzzaman Hazretleri ve bir atıfla bitirdi. O atıfa döneceğiz ama bu 4. Atiyi de hocamızdan bir okuyalım. Sonra o bu atfın bizim için ne ifade ettiğine bakacağız. Değerli dostlar hocamız bize 4. hatve için şunları söylüyor. 3ünc havenin izahatı biraz fazla hoca efendide. Hepsini okumadık biz ama bize bakan veçesiyle meseleyi özetleyecek paragrafları okuduk. Şimdi 4. hatveye gelince 4. hatve şöyle. Evet netice burası. 4üncü disiplin ve hareket noktası. 4üncü disiplinimiz hareket noktamız. Nefis kendini bizzat müstakil ve mevcut gibi görür. işte üstadın kurduğu cümleler veya öyle görme istidadındadır. Bu konuda bazen o öylesine temerrüde girer ve bayağılaşır ki öylesine inatlaşır, öylesine bayığılaşır ki her hali mabuduna karşı isyan boğutlu bir düşmanlığa dönüşür. Olabiliyor değil mi? Her hali Allah'a isyan. Her hali düşmanlığa dönüşür. Halbuki hiçbir varlığın kendi kendini ve bizzat mevcudiyeti söz konusu değildir. Aksine canlı cansız her varlık mazhar olduğu hayat mertebesi itibarıyla sade sadece ve sadece yüce yaratıcının isimlerine şöyle böyle aynadarlık etmektedir. Biz varlığı bu bizim varlık telakkimiz öyle değil mi? Bize sorulsa sizin varlık felsefeniz nedir? Ne diyoruz? Bütün bir varlık Cenabı Hakk'ın esma ilahiyesinin ayineleridir diyoruz. Gerçi o belli bir keyfiyete haiz, belli bir derinliğe sahiptir. Ama varlığı ondan, çerçevesi ondan, hususiyetleri ondan, muhtevası ondandır. Evet. İnsanın varlık içinde bir konumu var. Özel bir yeri var. Ama varlık ondan. Varlığın çerçevesi de ondan, konumu da ondan, keyfiyeti de ondan. Ve her halükâa her zaman Allah'la kaim. Bizde sabit değil. Onunla kay dilerse o dilerse veriyor. Bu açıdan da nefsine bakan yönleriyle o sonsuz karşısında sıfır, hakiki mevcut yanında hiç, asla nispeten bir gölgeden ibarettir. İnsan bu değil mi? Sonsuz karşısında sıfır, hakiki mevcut yanında hiç, asla nispeten gölge mesafesinde. Onun kendini böyle yorumlaması hakiki varlığa erme adına olumlu bir hamle, aksi ise ölüm ürperticiliğinde bir tökezlemedir. Evet. İnsan gaflet edip kendini dinamikleri kendinden bir varlık olarak görürse yuvarlanıyor baş aşağıya ve yokluğa doğru gidiyor. Benliğinden vazgeçerse insan, benliğinden vazgeçerse hakkın mücella bir aynesi haline geliyor ve yolculuğu da varlığa doğru oluyor. Sonsuzluğun üveyki haline geliyor. kendi dar çerçevesinin yokluğuna kendini mahkum etmemiş oluyor. Hakiki mevcudun ziyi vücuduna eriyor ve bütün darlıklar darlıklardan kurtuluyor. Hakiki vücudun ziyi vücuduna eriyor. Evet değerli dostlar burada eee Hoca efendinin bir şiiri var. Onu okuyalım. Yolumuzu anlatan bir şiiri var. Hoca Efendi kalbin zümrüt tepelerinde kendi şiirlerini refere etmiyor konulara. Ama burada hoca efendi bu seyri sülukta bir başka çizgi makalesinde Hoca efendinin bizim yolumuza dair benim çok sevdiğim bestelensin diye beklediğim bir şiiri var. Onu burada alıyor hoca efendi. Şiir şöyle arkadaşlar. Arkadaşlar şevk mezhebi yoldur bize. İmana doymuş yoldaşlar dikenler hep güldür bize. Şükür gördük hak yüzünü bulduk özlerin özünü. Minhac ettik her sözünü. Bürhanı beyanı bürhandır bize. Kuvvet onun biz güçlüyüz. Kuvvet onun biz güçlüyüz. Onun namıyla ünlüyüz. Zirveler aşar yürürüz. Zorluklar asandır bize. Malımız yok, pek ganiyiz. Onun ile olduk aziz. Tefekkürdür mesleğimiz. Yaş kuru irfandır bize. Ova oba bütün çöller, her yanda zikreden diller, rengarenk açılmış güller, her biri beyandır bize. Şevkle hizmet şiarımız, onu düşünmek karımız. Evvel ahir, evvel ahir avazımız kitab-ı imandır bize. Onu bilip onu bulduk. Hüznü yeisten kurtulduk ve bulanıktık, durulduk. Rahmeti ummandır bize. Böyle bitiriyor hoca efendi. Onu bilip onu bulduk. Hüznü yeisten kurtulduk. bulanıktık ve durulduk. Rahmeti ummandır bize. Evet. Bu hoca efendinin eee yolumuz şek. Şek mesleği. Şek yoluydu zannediyorum. Şiirin adı da şekolu şiiriydi. Mesnevi-i Nuriye'ye geri dönüyorum. Üstadın bu kıyasıyla bitireceğiz dersimizi. Değerli dostlar bu dersin bir ikinci bölümü de var. Onu da önümüzdeki hafta yapacağız inşallahu Teala. İnsan mahiyetinin nebati, hayvani, insani ve imani yönlerini anlattığı bir bölüm. Bu bölümün ikinci bölümü olarak onu önümüzdeki hafta yapacağız. Şimdi sadece şunu vurgulayarak bitireceğiz. Şimdi üstat bir vahdet-i vücuda bir de vahdeet-i şuhuda atıf yaptı. Ya neden bunlara atıf yaptı Bediüzzaman Hazretleri? Çünkü vahdeet-i vücut yolu değerli dostlar ve vahdet-i şuhut yolu ikisinde de ortak bir hedef var. Ortak hedef ehli huzur olma. Ehli huzur olma. Yani hep Allah'ın huzurunda olma. Hep yani masivadan kurtulma, kesretten kurtulma ve sürekli kendini Allah'ın huzurunda o fena makamında duyabilme. Bunun için vahdeet-i vücut ne yapıyor? Vahdet-i vücut yolundakiler, vahdet-i vücut telakkisiyle eşyayı diyor Bediüzzaman Hazretleri Adem'e mahkum ediyorlar. Ademe yokluğa. Vahdet-i vücut telakkisi. Vahdet-i vücut malumunuz değerli dostlar eee vahdet-i vücut telakinde eşyayı Allah namına, yokluğa mahkum etmek var. Allah namına. Dolayısıyla da ne yapıyor? ehli huzur olabilmek için bütün bir varlığı yokluğa mahkum ediyor. Vahdet-i vücut telakindekiler, vahdeet-i şuhut telakindekiler de şöyle diyorlar: "Varlık var." Evet. Ama eee onu nisyana yani unutulmuşluğa mahkum ediyorlar. Bu sefer de kürek mahkumu diye hapse mahkum ediyor diyor Bediüzzaman Hazretleri. Bunu şöyle düşünebilirsiniz. Vahdet-ti vücut telakesindekiler diyorlar ki mesela güneş çıktığında ben güneşten başka bir şey görmüyorum. Neye baksam güneşi görüyorum. Dolayısıyla varlığı da güneş olarak görme telakinde. Adeti şuhutçular da diyorlar ki evet yani varlık var ama ne gibi? Güneş çıktığında yıldızlar hani yıldızlar güneş çıktığında görünmüyorlar ya. Varlığı da öyle telakki ediyor. Yani güneş çıktığında yıldızlar nasıl görünmüyorsa o da bütün bir varlığı yokluğa mahkum, unutulmuşluğa mahkum ediyor. Bizim yolumuza yani üstadın açtığı yolda biz varlığı yokluğa mahkum etmiyoruz. Tam tersine, tam tersine varlığı, kesreti, kesret alemini biz Cenabı Hakk'ın ilahi maksatların temerküz noktaları yani merkezleştiği noktalar olarak görüyoruz. Bütün bir varlıkta, bütün bir varlığı onun nameleri, onun nameleri her şey ondan bir name, mektup. Her ses ondan bir name, ritim, melodi. Öyle görüyoruz değil mi? Her şeyi ondan. Her şey o değil. Her şey ondan. Vahdet-i vücut her şeyi o olarak görüyor. Biz her şeyi ondan görüyoruz. Ondan. Dolayısıyla da üstadın açtığı yol bize şu kesret aleminde nasıl ehli huzur olacağız bunu öğretiyor. Bu dört adım. Vahdeet-i vücuda sapmadan, vahdeet-i şuhuda sapmadan, varlığı inkar etmeden, varlığı inkar etmeden, varlığı yokluğa mahkum etmeden, varlığı niyana mahkum etmeden nasıl olacak da biz hep Allah'la beraber olacağız. Hiç onu unutmayacağız. Hep onun huzurunda olacağız. İşte üstat bize bu yolu açıyor. Bu dört hatve bizi ehli huzur haline getiriyor. Kesretin içinde vahdeti nasıl yakalayacağız? Nasıl hep Rabbimize hayran olarak yaşayacağız? Nasıl hep aşıklar olarak yaşayacağız? Meftunlar olarak yaşayacağız Esma-ı İlahiye'yı. Evet. Bu bu yol işte bize bu dört hatvi ehli huzur olmayı öğreten, her daim huzurda kalmayı öğreten bir yol. Üstadın açtığı yol her daim huzuru ilahide kalmayı öğreten bir yol. O yüzden üstat vahdeet-i vücut ve vahdet-i şuhuda atıf yapıyor. Çünkü vahdeet-i şuhud ve vahdet-i vücut her daim Allah'ın huzurunda kalabilmek için varlığı yağa ya da unutulmuşluğa mahkum etmek zorunda kalıyor. Biz varlığı unutulmuşluğa da yokluğa da mahkum etmeden nasıl ehli huzur olacağımızı bu dört atveyle öğreniyoruz diyorum ve bugünkü dersi bitiriyorum. Önümüzdeki ders insanın vücutça daireleri var bahsini okuyacağız. O adeta bu dersi tamamlayacak bir ders olacak inşallahu teala. Ama bugün bugünkü dersimiz dört hatdi. Dedim ya bugünkü dersin asıl adı dört adımlık yol olacaktı. D adımlık yok ama ama eee dört maddelik nasihatle karışmasın diyefak şefkat tefekkür yolu olarak bu dersin başlığını koyduk. Değerli dostlar bunlar bizim temel meselelerimiz olduğu için tekrar ve tekrar mütalaa edilmesi gereken bahisler bunlar bizim için diyorum ve dersi hitamı ertirip chat'i açıyorum değerli dostlar. Fedakarlar ekibine yine ve yeniden teşekkür ediyorum. Allah hepsinden razı olsun. Emeği geçenlerden. Anahtar kavramlarımızla başlıyoruz. Anahtar kavramlarımız potansiyeli açığa çıkarmak. Potansiyel insan, hakiki insan, hat, adım, hat kelimesi lütfen unutulmasın. Nefsi tanımak. Tezkiye-i nefis. Tezkiye kavramı da burada çok önemli. Dört madde içinde tezkiye çok önemli. Tezkiye-i nefis, nefsin kulu olmamak, mazeret döktürmemek, cihad-ı ekber. Bunlar çok önemli anahtar kavramlar. Allah razı olsun. Kararlı bir mücahede ve mücadele, mürak ve muhasebe, karşı kanepedeki nefis, avamlıktan çıkmak, hizmet vaktinde önde olmak, ücrette geride olmak, varlık hendesemizi aşmak, kemalini adem, kemalini adem-i kemalde görmek, ucb iç beğeni, muslat adımı, fenafillah makamı, vahdet-i vücut, vahdet-i şuhud ehli huzur olmak zannediyorum burada bir adım eksik kaldı. Unutmak meselesi. Eee, nisyan kavramı. O da bugünkü anahtar kavramlarımızdan bir tanesi. Nisyan, hizmette, eee, kendimizi hatırlamak, ücrette unutmak. Dolayısıyla anahtar kavramların arasında bir de nisyan var. Evet. Eee, nisyan ve hatırlamak. Anahtar cümlelerimiz aczle aşk gibi Allah'a isal eden yollardan biridir. Ama art yolu aşktan daha kısa, daha selametlidir. Nefislerimizi temiz nefislerinizi temize çıkarmayın. Bu e surelerin referanslarını da girmek lazım. İnsan yaratılışında kendi nefsine muhip olarak yaratılmıştır. Bu birincisi. Nefislerinizi temize çıkarmayın. Necm suresi 32. ayet. İnsan yaratılışta kendi nefsine muhip olarak yaratılmıştır. Kendi nefsinin aşığı yani eee bütün mehasin iyilikler fatırı hakim tarafından inam edilen nimetler olup hamdi iktiza eder. Eee evet bu mertebenin tezkiyesi ancak adem-i tezkiyesiyle olur. mertebede onun tezkiyesi yaptığı fiilin fiili aksettirmekle olur. Bu mertebede onun tezkiyesi kemalini adem-i kemalde kudretini arzde gasını farkta olduğunu bilmekten ibarettir. Bu mertebe derken dört mertebeyi kastederek söylüyor anahtar kavramlarımız, anahtar cümlelerimiz. Birinci mertebede nefsin tezkiyesi adem-i tezkiye ile olur. İkinci mertebede nefsin tezkiyesi eee yaptığı fiili aksettirmekle olur. İkinci mertebede nefsin tezkiyesi hizmette önde, ücret de geride olmakla olur. Hizmet vaktinde nefsini hatırlamak, ücret vaktinde nefsini unutmakla olur. Ölümde kendini hatırlamak ama nefsin hazlarında kendini unutturmakla olur. İkinci mertebede nefsin tezkiyesi yaptığı fiili aksettirmekle olur. Üçüncü mertebede tezkiyesi kemalini adem-i kemalde, kudretini alste, gınasını farkte bilmekle olur. 4üncü mertebedeki tezkiyesi de vücudunda ademi ademin vücudu görmekle ve bilmekle lehül mülk ve lehül hamd demekle olur. Dört mertebe ve dört tezkiye. Dört mertebe nefsin mertebesi. Dört nefis mahiyeti ve onlara karşı dört bizim o nefsi o kirlerinden arındırma çabamız. o sikletlerinden, ağırlıklarından, o kafetlerinden kurtarıp da onu dup duru bir şebneme dönüştürebilme çabamız. Evet, bunlar değerli dostlar anahtar kavramlarımızdı. Şimdi dua faslına geçebiliriz. Dualarınızı bekliyorum değerli dostlar. Eee, temel duamız zannediyorum Cenab-ı Hak bizi bu yolun salihlerinden eylesin. Duası Cenab-ı Hak bizi bu yolun, üstadın açtığı bu yolun dört hatvelik bu yolun salihlerinden eylesin ve nefsimizi tezkiyeye bizi muvaffak eylesin. Olur. Dualarımızı sevgili Ayşe başlatmış. Ayşe Özdoğan. Ona çok selam ediyorum. şöyle demiş: "Ey Rabb Rahimim! Nefsimi mabuda layık senalarla yücelttim. Oysa övülmeye layık kemal ve cemal sahibi yalnızca sensin. Kendimi bütün ayıp ve kusurlardan beri sandım. Oysa bütün noksan sıfatlardan münezzeh sadece sensin. Rabbim insan kitabını okurken nefsin tuzaklarını görebilmeyi ve nefsimizi aklamada tezkiyeyi nefis yapıp nefsimizi aklamadan tezkiyeyi nefis yapıp tekamül yolculuğunda sana kanat çırpmayı bize nasip eyle. Rabbim bu kutlu yolculukta beni bana bırakma. Bırakma ki nefsimi unutanlardan olmayayın. Olmayayım. Rabbim ne zaman ben davunu çalmaya başlarsam bütün hayır ve iyiliklerin senden olduğunu bana hatırlat. Tenperver Ayşe bil ki rabbinin zatında başka her şey helak olup gidecidir. Çok güzel olmuş. Perver emine bil ki rabbinin zatından başka her şey helak olup gidicidir. Bunu hatırlatmayı unutmuştum. Sevgili Ayşe hatırlattı. Çok güzel oldu. 4. hatvenin ayeti de bu işte Allah'ın zatından başka her şey helak olup gideicidir. Öyleyse bizim ademimizde vücut vücudumuzda adam var. Bu ayete dayanıyor. Denizin yolunu bul. Sen bir ırmaksın. Özür diliyorum. Sen bir küpsün. Irmağın önündesin. Denizin yolunu bul da ırmaklar sana secde etsin. Rabbim bu yolda elimizden tut. fanelik girdaplarında boğulmamıza müsaade etme. Beka denizine ulaşabilmeyi bize nasip eyle ya Rabbim. Amin. Amin. Elfi alfi amin. Sevgili Ayşe, hizmette önde, ücrette geride olanlardan eylesin Cenabı Hak bizi. Kulluk şuuruyla donatsın Rabbimiz bize. Nefsimizi o kulluk şuurunda, o hizmet şuurunda, mesuliyet şuurunda terbiye edebilmeyi nasip etsin Rabbimiz cümlemize. Evet değerli dostlarım, eee, dualarınızı bekliyorum. Şöyle siz de sevgili Gülzar'ın dediği gibi, "Emine abla, bu atvelerin hepsi birer doğa mı diyeceksiniz. Birinci hatvede, Rabbim ipimizi, nefsimizi teskiye etmeye muvaffak eyle. İkinci hatvede, "Ya Rabbi, bizi unutturma. Bizi unutturma. Mesuliyetlerimizi bizi unutturma. asla seni seni bize asla unutturma. Kendimizi bildir bize. Ücret vaktinde kendimizi unutalım. Evet. Ama hizmet vaktinde hep kendimizi hatırlayalım. Ubudiyette hep kendimizi hatırlayalım. Seni her an duyalım vicdanımızın en derinliklerinde. Ve 3üncü hat geldiğimizde bütün iyilikleri senden bilelim Rab. Bütün seyyiati de nefsimizden bilelim. Nefsimizi değil seni tezkiye edelim. Nefsimizi değil seni tebriye edelim. Bütün hayırlar bizde şükre dönsün, hamde dönsün. Bütün güzellikler bizde çiçek açsın. Yaşersin kalplerimiz, ruhlarımız. Ve 4üncü hatvede de ya Rabbi vücudumuzu Adem'de bilelim. Vücudumuzu Ademde bilelim. Aradan kendimize çıkaralım da sadece sen kal. Senin ainelerin olalım. Seninle başlayalım. Seninle işleyelim. Seninle oturalım. Seninle kalkalım. Seninle konuşalım. Tut elimiz ol ya Rabbi. Konuşan dilimiz ol. İşiten kulağımız ol. Hep li vecillah li eçillah dairesinde kalalım. Sevgili Selim'in duası şöyle demiş. Başka bütün hoşnutluklardan bizi müstani kılacağın, senin razı ve hoşnut olacağın bir Müslümanlık lütfeyle ya Rabbi. Amin. Elfi alfi amin ya Rabbi. Evet. Şimdi değerli dostlar pek sevgili Zeynep Nevracığımın duası geldi. Onu okuyacağız. Zeynep Nevracım'ın pek güzel şiiri geldi. Şöyle demiş: "Ey gönlüm, kendini övdükçe artıyor duman. Ayna senin değil bakınca kararan sensin dolu hicran. Unutma dediklerimi hep unutan, unutman gerekenlerden bir an kapanmayan uyan. Unutma dediklerimi hep unutan. Unutmam gerektiğinde bir an kapamayan uyan kopamayan bir an kopamayan. Çok özür diliyorum düzeltiyorum anlamaya çalıştım. Unutmam gerekenlerden bir an kopamayan uyan. İyiliği kendine yazıp gölgede kılan, gölgede kalan, kusuru başkalarına atıp karanlıkta oyalanan, nefsinle yana yana duran, efsinle yan yana duran. Bil ki ışık ondan gelir senden parlayan. Gölgense kendi adımından doğan, seni sana bağlayan bir liman. Gölgense kendi adımından doğan, seni sana bağlayan bir liman. Ve gönlüm sen yokluğa eğildikçe genişleyen, faniliği tattıkça dirilen, ateşte serinleyen bir iman. Gel şimdi bu yol ki seni tüketmek için değil, tam kılmak için çağıran. Sende kaybolan ona çeviren. Sende kaybolanı ona çeviren. Sende var sandığını onda eriten. O sırra dayan. Çok güzel olmuş. Muhteşem olmuş benim güzel çocuğum. Ben böyle dağıttım, yanlış okudum, bozdum. Şiirin bütün güzelliğine helal verdim. O yüzden müsaade ederseniz bir kere daha okuyayım düzelterek. Ey gönlüm, kendini övdükçe artıyor duman. Ama senin değil bakınca kararan sensin dolu hicran. Unutma dediklerimi hep unutan, unutmam gerekenden bir an kopamayan uyan. İyiliği kendine yazıp gölgede kalan, kusuru başkasına atıp karanlıkta oyalanan, nefsinle yan yana duran. Bil ki ışık ondan gelir sende parlayan. Gölgense kendi adımından doğan, seni sana bağlayan bir liman. E gönlüm sen yokluğa eğildikçe genişleyen, faniliği tattıkça dirilen, ateşte serinleyen bir iman. Gel şimdi. Bu yol ki seni tüketmek için değil tam kılmak için çağıran. Sende kaybolanı ona çeviren. Sende var sandığını onda eriten. O sırra dayan. Pek güzel olmuş benim güzel çocuğum. Pek güzel olmuş. Pek güzel ilhamlar. Ona hamdü sanalar olsun. Evet sevgili Elacığımın duasını okuyacağız şimdi. Ona da çok selam ediyorum. Allah'ım kainat kitabını yarattığın doğrultuda okuyup daima sana hamdedebilmeyi, yalnızca sana yönelmeyi, her daim sana tevekkül edebilmeyi bize nasip eyle. Seni her an aklımızda, kalbimizde tutabilmeyi bizlere nasip eyle. Seni vicdanımızın en derinliklerinde duyabilmeyi nasip eyle ya Rabbi. Amin. Amin. Alfa. Alfa. Amin. Ya Rabbi. Evet. Eee bu kadar dualarımız. Sevgili Feyzacamın feyizlik şiiri gelmedi. Eee dedim ve geldi. Çok şükür. Şöyle demiş sevgili Feyzacığım. İçimde saklı bir bahçe var. Yürüyorum muslat hayaliyle dolu dizgin. Her yanda rengarenk begon viller açmış. Kırmızı güller, nergizler bir de sarı papatya. Bak diye bakıyor hepsi gözlerimin içine. Ayağımın takıldığı gizli köşe başlarında. Yerim bu hayal dünyası değil. Biliyorum lezzetlere aldanacak bahçe bu değil. Kayarsa gönlüm vatansız olurum. İmtihanım çetin, zirveler fırtınalı. Meleklerin kolu, meleklerin kalu belada sorduğu soruyum. İmtihanım çetin, zirveler fırtınalı. Meleklerin kalu belada sorduğu soruyu. Varlığım belki kuşların kanadından da hafif. Yoksa ruh nasıl aşar semayı? Bu denli latif. Pervaz ediyor alemi gayesi tenbih. Kanıdımı takan kimse odur şükrün sahibi. Kanıdımı takan kimse odur şükrün sahibi. Eteğime takılan taşlar düşüyor dedikçe ben kullarımda toz tozlu yapraklar, yapraklarımda sönmüş ateş böcekleri gövdesi kalbime batıyor diken diken ziyaretçilerim kelebekler ve kelebekler çiçeklerimi uçuran sert bir rüzgar. Eteklerime, eteğime takılan taşlar düşüyor." dedikçe ben eteğime takılan taşlar düşüyor dedikçe ben. Ben dedikçe kollarında tozlu yapraklar, yapraklarında sönmüş ateş böcekleri gövdesi kalbime batıyor diken diken. Ziyaretçilerim kelebekler ve kelebekler. Çiçeklerimi uçuran sert bir rüzgar. Benlik öyle bir yok demek hakikat kendin değil. Gözlerime bakan süslü çiçekler asıl değil. Yalnız ondan bir sızıntı ve gölge, ateşi kendinden bilmek bir kalp ağrısı. Onu tenzih etmek bana düşen bölme. Tam da böyle işte. Yok yok demek hakikat kendin değil. Gözlerime bakan süslü çiçekler asıl değil. Yalnız ondan bir sızıntı ve gölge. Evet, sevgili Sudeciğimin duasını okuyacağız şimdi. Ona da çok selam ediyorum. Şöyle demiş Sevgili Sude: "Ey herkesi ve her şeyi merhametle kuşatan keremi lütfundan günahkar, günahkarları dahi mahrum bırakmayan Rabbim, bütün acizliğimle, nefsimden ötürü korkuyla sana sığınıyorum. Allah'ım yaratılış gayeme aykırı davranış sergilemekten ne olur beni alıkoy. Gaflete düşmekten sana sığınıyorum. Kurtar beni bizleri. Ya Rab her türlü israftan sana sığınıyorum. Hakikat yolunda bizleri istihdam eyle. Yolundan ayırma. Tut elimizden tut ki edemeyiz sensiz. Ya Rabbi aç kapını tut elimden. Ben geldim ya Rabbi. Evet. Evet. Bugünkü dualarımız, bugünkü şiirlerimiz böyle sırlı, böyle derin, böyle güzeldi. Hakkınızı helal edin değerli dostlarım. Ben de Mustafa Hamza buralarda yok mu gördüm diyordum. Mustafa Hamza'nın şiiri yeni geldi. Onu okumadan kapatmayalım ders şöyle demiş sevgili Mustafa Hamza. Evet. Şöyle demiş. Allah Allah. Yanlış gördüm galiba. Mustafa Hamza'nın duasını görmüyorum. Evet. Mustafa Hamza'nın şiiri yanlış görmüş olmalıyım. Evet dersi bitiriyorum değerli dostlar. Görüşmek ümidiyle Allah'a emanet olun. Hoşça kalın.
EMİNE EROĞLU İLE MESNEVÎ-İ NURİYE OKUMALARI - 234: ACZ, FAKR, ŞEFKAT, TEFEKKÜR YOLU
Channel: Emine Eroğlu
Share transcript:
Want to generate another YouTube transcript?
Enter a YouTube URL below to generate a new transcript.