Transcript of EMİNE EROĞLU İLE HZ. PİR OKUMALARI: KÖTÜ AHLAKTAN KORUNMANIN YOLLARI
Video Transcript:
Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü ala seyyidina ve senedina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmeîn. Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullah. Elf alfi salatin ve alf alfi selamin aleyke ya habiballah. Değerli dostlarım, hepinizi yeni bir haftadan, yeni bir dersten, yeni bir Hazreti Pir Okumaları dersinden selamlıyorum. Haziru muhabbetle selamlıyorum sevgili dostlarım. Gaibunu da hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Bereketli bir ders olsun ümidiyle bugün yine derin Müslümanlıktan bir ders yapalım. Arzu ettim. Rebuli evvel ayının dün akşam mehtap vardı, dolunay vardı. Olağanüstü güzel bir dolunay vardı. Biz de o bedirle o dolunaynde kendi mahiyetimizin dolunayı olma duasıyla kötü ahlaktan korunma yollarını okuyalım. Arzu ettim. geçen dersimizde yine derin Müslümanlıktan ders yapmış ve iyi ahlakı nasıl kazanabileceğimize ilişkin çok sistematik madde madde Hoca efendinin bize verdiği ölçülerin üzerinden geçmiştik. Şimdi benzer bir ders yapacağız. Yeniden hatırlatmakta fayda mülahaza ediyorum. Derin Müslümanlık bizim derin ve canlı Müslümanlar olabilmemiz, sıl Müslümanlıktan kurtulabilmemiz adına kaleme getirilmiş çok önemli bir metin. Bir ahlak felsefesi kitabı derin Müslümanlık. Ve biz kalbin zümrüt tepelerinde nasıl kalbin kavramları üzerinden bir tekül yolculuğu yapıyorsak ona tekamül diyoruz. Ahlaklanma yolculuğuna da tahalluk diyoruz. Bu da bizim için bir farklı bir veçesiyle, aynı hakikatin farklı bir yüzüyle bir terakki ve tekamül yolculuğu, ahlaklanma yolculuğu. Ve göreceksiniz aslında bu ahlaklanma yolculuğunda kötü ahlaktan korunmanın yollarını konuşurken ahlaki kavramlar üzerinden konuşacağız. Ama yine kalbin kavramlarıyla nasıl içe geçtiğini, bu kavramların birlikte mütalaa edeceğiz inşallahu teala. Ve bu yolculuk eee değerli dostlarım bizi inşallahu teala kötü ahlaki vasıflardan kurtarabilme adına bir aynı zamanda bir tedbir alma yolculuğu ki hoca efendi sed zerai prensibiyile başlıyor. Yani bir şeye götüren vesileleri ortadan kaldırma manasına geliyor. Seddi zarai insan mahiyetini çok iyi tanıma. kendi mahiyetimizi çok iyi tanıma ve o mahiyeti şere götürecek, bizi cehenneme doğru sürükleyecek hususiyetlerden, vasıflardan kendimizi nasıl koruyabileceğimiz konusunda setler oluşturabilme. Şimdi temelde yine maddeler halinde yolculuk edeceğiz. Yine çok sistematik bir yolculuk yapacağız. madde madde kendi mahiyetimizi tanıyarak o mahiyeti kötü hususiyetlerden, kötü ahlaki eee vasıflardan nasıl koruyacağımızı konuşacağız. İnsanın yüksek ahlakı edinme noktasında ortaya koyması gereken bir irade var, bir sabır var. Aynı meseleleri yani aynı sabrı ve aynı iradeyi kötü ahlaktan korunma konusunda da ortaya koyması gerekiyor. Malumunuz bir havuzu, bir kovayı temiz suyla doldurabilmek için önce ondaki kirli suyu temizleyebilmeniz ya da kirli bir suyun onu bulandırmasına izin vermemeniz gerekiyor. Biz de yolculuğumuzu hem iyi özellikleri, ahlaki özellikleri kazanabilme noktasında yapılması gereken şeyler hem de işin bir tarafında bu var ama bir tarafında da kötü ahlaktan korunmanın yöntemleri var. İlk maddemiz o noktada zikrettiğim gibi setti zerai. Bu setdi zerai kavramı eee çok terminolojik bir eee ifade malumunuz. Seddi zerai düstur bizim için. Seddi zerai bugünkü anahtar kavramlarımızdan bir tanesi. Zikrettiğim gibi sözlükte insanı kötüye, kötü şeylere götüren vesileleri ortadan kaldırma manasına geliyor. Sedin ne olduğunu zaten biliyorsunuz. bir bent oluşturma, bir set yapma, kötülüklerin, günahların, şerlerini, önünü kesme manasına geliyor set zerai. Ve haddi zatın da haram olmadığı halde harama götüren ya da götürme ihtimali yüksek olan bazı mübah fiillerin mahsurlu kabul edilip yasaklanması şeklinde ele alınıyor. Seddi zerayı bakın kendisi haram değil ama harama götüren bir yol. kendisi haram olmadığı halde bizi harama götürme ihtimali olan mübah fiiller. İşte o mübah fiilleri bizim kendimize yasaklayabilmemiz, harama girme tehlikesinden kendimizi korumamız şeklinde ifade ediliyor. Zerahi bizim konumuz açısından manevi hayatımızı koruyabilme noktasında tehlikeli mevkilerden, fenalıklardan, dürtülerden, bizi kötülüklere, bizi şerlere götürecek olan fenalık dürtülerine sebebiyet verebilecek olan yerlerden, duygulardan, tavırlardan, davranışlardan uzak durma. haramlarda olduğu gibi harama kötü harama bizi sürükleyebilecek kötü ahlaki özelliklerden de kendimizi korumak. Ne diyoruz buna biz? Seddi zerai. Yani günahlarla kendi aramızda, şerlerle kendi aramıza bentler, setler oluşturma ve onlarla kendi aramızı açma çabası. Setti zer Kur'an-ı Kerim'de bize Rabbimiz sakın zinaya yaklaşmayın diye buyuruyor ya. Bakın zina etmeyin değil yaklaşmayın. Fiil bu sekd zarai işte o yaklaşmamanın adı. Çünkü diye devam ediyor ayet-i kerimede. O çirkinliği meydanda olan bir hayasızlık ve çok kötü bir yoldur. Yine efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem, "Bakmak gözün zinasıdır, işitmek kulağın zinasıdır" gibi ifadelerle aslında işitmenin, görmenin yani bakmanın, işitmenin insanı zinaya götürebilecek bir yol olduğunu, dolayısıyla da bakmamak suretiyle bir set oluşturabileceğimizi vurguluyor. Ve bu zaviyeden meseleyi değerlendirmek bizim açımızdan önemli. Çünkü bu ilahi ve nebevi fermanlar, "Aman günahın semtine sokulmayın" diyor bize. Aman günahın semtine sokulmayın. Ondan fersah fersah uzak durun diyor Cenabı Hak bize. Aslında kulaklarınızı, gözlerinizi iyi koruyun. Kulaklarınızı, gözlerinizi iyi koruyun. Hatırlayacaksanız biz insan vicdanını bir peteğe, kovana, eee, bal kovanına duyularımızı da aslında arılara benzetmiştik. Yeryüzünden onlar ne toplayacaklardı? Bal özleri toplayacaklardı ve vicdanımızda onları marifet balına dönüştürecektik. Bunun tersi durumunda gözlerimiz, kulaklarımız zehirli ballar toplamaya başlıyor. Bu sefer nefis de o zehirli ballardan kendisi için geriye dönüşsüz yollar açıyor. O noktada bizim siddi zerailer oluşturabilmemiz ilahi, ilahi ve nebevi fermanlara kulak verip de aman günahın semtine sokulmayın. Ondan fersah fersah geride durun. Kulaklarınızı iyi kollayın. Gözlerinizi iyi kollayın. Gözleriniz ve kulaklarınız üzerinden olumsuz hayalleri tetikleyebilecek. Ardından da sizin hayallerinizi, tasavvurlarınızı. Tasavvur insanın e birtım böyle kulağından ve gözünden giren şeyleri şekle şemale büründürmesi. Bir film gibi onları oynatması manasına geliyor. Ne oluyor mesela? Bir söz duyuyorsunuz, bir ses duyuyorsunuz. Hayaliniz onu hemen şekillendiriveriyor. Hayaliniz tetikleniyor. Ardından o sizin için ardından adeta bir filme, önünü arkasını hayalinizle kurguladığınız bir filme dönüşüyor. Ondan sonra hatta taakkule dönüşüyor. Yani onu böyle onun üzerinde düşünmeye, onu akletmeye başlıyorsunuz. Hatta tasdike bile o hayalin oynattığı şeyi kalbinizi tasdik edebilecek bir tehlikenin içerisine bile düşebiliyor insan. Dolayısıyla şeytani oklar insan kalbine batmaya başlıyor. Bütün bunları yaşamamak için yani dönüşsüz yollara girmemek için o yola hiç girmemek bizim için esas olan eee hoca efendi diyor ki Müslümanlar arasında hadis olarak biliniyor ama aslında hadis değil. Fakat buna rağmen güzel bir söz. Sizi zan altında bırakacak yerlerden tehm töhmet noktalarından uzak durun sakının diye buyuruyor efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem. Bunu aynı bağlamda ele alabilirsiniz. Çünkü mesela suizana yol açabilecek davranışlardan bizim uzak durmamız gerekiyor. Töhmet yollarından yani başkalarını suizana sevk edebilecek olan davranışlardan da uzak durmamız gerekiyor. O su izanları tetikleyebilecek, duygularımızı harekete geçirebilecek mekanlardan da uzak durmamız gerekiyor. işte sosyal medya sitelerinden de efendim o meyandaki işte filmlerden, dizilerden, ortamlardan, eee kitaplardan yani bu bu duyguları tetikleyecek ne varsa hepsinden uzak durmak bizim için esas olan kendimizi koruma altına alabilme noktasında. Çünkü bunlar kaygan zeminler ve kaydığımızda başımıza ne geleceğini de bilmiyoruz. buzda yürümek gibi diyordu ya hocamız bize. İnsan buzda kaydığında ne olur? İşte bacağı da kırılabilir, beyin kanaması geçirebilir, başını çarpabilir, kolu kırılabilir. Buzla kaymak çok tehlikeli bir şeydir biliyorsunuz. Başınıza ne geleceği belli olmaz. İşte bu töhmet noktalarında bulunmanın da başımıza ne getireceğini, kayıp neremizi kıracağımız, nasıl bir efendim kanamanın e içerisine düşeceğimiz bunları bilmiyoruz. Dolayısıyla da Allah'la bizim irtibatımız, bizim kimliğimiz bunun üzerinde duruyor. Hoca efendi aslında kendi kimliğimizi inşa etmeye çalışıyoruz ya buna kimlik inşası diyor hoca efendi. Kendi kimliğimize inşa edişimiz aslında Allah'la olan irtibatımız üzerinden cereyan ediyor. Dolayısıyla kendi kimliğimizi zedeleyebilecek, Allah'la olan irtibatımıza gölge düşürebilecek şeylerden sakınmalıyız. Prensip bu. Bakın buna ne diyeceğiz? Seddi-di zerai prensibi diyeceğiz buna. Neymiş seddi zerai prensibi? Kimliğimizi zedeleyebilecek, Allah'la olan kul irtibatımızı gölge düşürebilecek şeylerden sakınmak. İşte bu bizim için bir hayat prensibi olacak. Ve biz bunun için şöyle diyeceğiz. Manevi hayatımızda lekeler oluşmasın, paslar oluşmasın. Allah'tan gelen tecalilerin mahiyetimize tam aksetmesine. Çünkü o kirler, paslar engel oluyor. Biliyorsunuz değil mi değerli dostlar? Allah'tan üzerimize sürekli tecelliler yağıyor. Feyzi-i akdes, feyz-i mukaddes diyoruz. Şu kalp, şu kalp bir alıcı ve aynı zamanda verici. Alıcı aynı zamanda da verici kalp. Şimdi bu kalp bir alıcıysa eğer bunu lekelemek, bunu paslandırmak, gelen tecalileri almasın mani olmak manasına geliyor. O da bizim e kendi mahiyetimize hani kalp alıcı ve verici dedik ya Allah'tan alıyor ve bütün bir mahiyetimize yani bütün bir bedenimize sirayet ettiriyor o aldığı tecellileri kalp. Öyle olunca mahiyetimize tam aksetmemeye başlıyor. Alamamaya. ya da aldığı şeyi tam alamamaya başlıyor kalp. O günahların lekeleri yüzünden, pasları yüzünden ve bütün bir bedene aksettirememeye başlıyor. O nuru, o feyzi. Tecelliler bizim mahiyetimize tam aksetmez hale geliyor. Ve ne oluyor biliyor musunuz? Bir körlük, basiret körlüğü oluşmaya başlıyor. Her bir günah öyle olunca ikinci bir günahlı çağırıyor. Hatta ne oluyor? Yeni günahlara davetiyeler çıkıyor. Bir kere insan düşmüşse ikinci kere düşme ihtimali daha da güçlenmeye başlıyor. Toparlanmak daha da zorlaşmaya başlıyor. İkinci, 3üncü, 4üncü düşmelerden sonra kayıp düşebilecek ihtimaller, ihtimal yüzdeleri daha da çoğalıyor. Daha da çoğalıyor. Biz kendimizi darleyip toparlamazsak kayıp tekrar düşmemiz ve düştüğümüz yerde kalmamız, doğrulamamız ihtimali de mukadder hale geliyor. Aslında daha baştan en önemli prensibimiz bizim böyle bir tehlikenin, böyle bir atmosferin içerisine girmemek üzerine kurulu. Birbirimize karşı yapacağımız iyilik de bununla alakalı. Böyle bir tehlike varsa birbirimizi o tehlikenin içerisine çekmemek, birbirimizi o tehlikenin içerisine itmemek, o tehlikeye girme ihtimali varsa birbirimizi o tehlikeden geriye doğru çekme çabası, birbirimize karşı da sorumluluğumuz. Yani setti zerai ne demek? En baştan o atmosfere hiç girmemek demek. Ve bunun için de sürekli tedbirli yaşamak, sürekli temkinli yaşamak. Tasavvufta dedim ya hani tahalluk yolculuğu yani ahlaklanma yolculuğu bir tekül yolculuğu yani seyri süluk çok önemli başka bir yüzü aynı hakikatin ikinci yüzü tasavvufta bu setti zerayı prensibine biz yakaza diyoruz. Yakaza yani uyanık olmak, dikkatli olmak, dikkatli yaşamak, temkinli yaşamak, adımlarımızı dikkatli atmak, sürekli tedbirli olmak. günahlara karşı ve eee işte bu bağlamda biz iman, İslam ve ihsanın yanı başında meseleleri hep bütün olarak düşünüyoruz ve kapaklanmama adına bu iman, İslam, ihsan bütünlüğü içerisinde bir yolculuk yapmaya çalışıyoruz. Kalbi ve ruhi hayatımızı korumak için seralara sığınıyoruz. Seddi zerai bizim için bir sera. Kalbi ve ruhi hayatımızı koruyabilme adına ne yapıyoruz? Seralara sığınıyoruz. O seralar işte bizim için iman, İslam, ihsan seraları. Şimdi bu birinci maddemizde ne dedik? Neydi birinci maddemiz? Bu kavramı unutmuyoruz. Seddi zerai oluşturabilmek. İkinci maddemiz de B şıkkı. Doğrulup yola devam edebilme maddesi. Doğrulup yola devam edebilme. Şimdi doğrulup yola devam edebilme deyince akla ne çıkıyor? Akla ne geliyor? Hemen eee sonuçta biz insanız. Kötü ahlaktan korunma mevzunda evet bunun çok ciddi çabalarını sergiliyoruz. Fakat insan olmanın gerektirdiği şeylere de eee kavramsal olarak mukteza-i beşeriyet deniliyor. Y muktezai beşeriyet ne oluyor? Ülfetlere düşebiliyoruz. Ünsiyetlere düşebiliyoruz. Gafletlere dalabiliyoruz. Kendimizi unutabiliyoruz. Özümüzden uzaklaşabiliyoruz. Yani insan olarak yaratılmamız yönüyle aslında cismani ve bedeni yanlarımız var. Nefsani yanlarımız var. Bunu da göz ardı etmememiz gerekiyor. Evet, setti zeriler. Oluşturabildik, oluşturduk, oluşturuyoruz. Allah'a hamdü senalar olsun. Ama bununla beraber insan olduğumuzu ve mahiyetimizde cismani, bedeni yanların, nefsani yanların olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Bizim bir hayvaniyet ve cismaniyet yanımız var. Ama bunun yanında bir de kalp ve ruh yanımız var. Hep diyoruz ya insan olmak çok katmanlı bir şey diye. Tek katmanlı değiliz. Nasıl hani vücudumuzun insan bedeninin farklı uzuvları var. Farklı efendim cismani veçelerimiz var. Aynen öyle de insanın o çok katmanlılığı içerisinde süfli yönleri de var, ulvi yönleri de var. Cismani ve hayvani yönleri de var. İnsanın kalbi ve ruhi yönleri de var. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda kalbin zümrüt tepeleri kavramları yeniden gündeme geliyor. O kalbin zümrüt tepeleri kavramlarını temaşa etmeye çalışacağımız seleflerimizin yani bizden önceki o büyük insanların önümüzde yürüyen, önümüzde yürüyen o kamet-i balaların, o insanlık ufkunu ihraz etmiş olan o yüce simaların bize gösterdikleri manzaralar var, kavramlar var. Bize verdikleri kalbin zümrüt tepelerinin kavramlarını kastederek söylüyorum. İşte o kavramları temaşa etme ufku var bizim için. Var. Yani şimdi aslında eee bu kötü ahlaktan korunma meselesi bizim için doğrulup ya da yola devam etme meselesi bizim için aslında ne büyük ufukların, ne büyük kavramların mukadder olduğuyla alakalı olan bir şey. Yani eğer günahlarla kendimizi kirletmezsek, eğer yollarda kalmazsak varacağımız çok yüksek ufuklar var. Kalbin zümrüt tepeleri aslında o ufukları bize temaşa ettirmeye çalışan kavramlar ya da kalbin zümrüt tepeleri kitapları, kavramları, hoca efendinin yazdığı o makamlar, o eee makaleler bizi o ufka doğru çağırıyor. Olağanüstü bizim için mukadder olan olağanüstü keşifler, olağanüstü temaşalar, olağanüstü basiret ufukları, olağanüstü açılmalar, genişlemeler, başka bir alemin doğup batan güneşlerini seyretmeler var. Ama eğer biz günahlarla kendi mahiyetimizi kirletiyorsak hep mahiyetimizin ulvi yönünde değil, hep süfli yönünde kalıyoruz. Kalp ve ruh iklimi varken cismaniyet ve nefsaniyet iklimi içerisinde bocalayıp duruyoruz. Hedefe yürüyen bir insan zaman zaman kabul edelim ki tökezleyebilir, ayağı sürçebilir, ayağı kayabilir. Bunlar muhtemel. Bunu da göz ardı etmememiz gerekiyor. Ve böyle bir sürçme, böyle bir tökezleme, böyle bir kayma durumu söz konusu olduğunda bize düşen şey ne? Doğrulup yola devam etmek. Çünkü yol uzun ve yol çok kıymetli. Yolun bize ulaştıracağı neticeler, yolun bize ulaştıracağı makamlar, kavramlar, ufuklar çok yüce. Böyle olunca hani evet takılmış olabiliriz, düşmüş olabiliriz. Oyalanmadan hani hoca efendi tövbe kurnalarına koşmak diyor ya hep. oyalanmadan, takılmadan, yolda kalmadan, göçlü kervan kaldı dağalar başında demeden yola devam etme çabası. Şeytanla Hazreti Adem eee arasındaki farkı bir bağlamda bunun üzerinden okuyoruz. Mesela şeytanı düşünün bir günah işliyor ve demagojiye düşüyor. Şeytan kayıyor ve bir demagojiye başvuruyor bu kayma karşısında. Oysa Hz. Adem'e bakın. Hz. Adem sürçüyor ama doğrudan doğruya tövbe kurnalarına koşuyor. Hzreti Adem gibi bizim sadakatle, samimiyetle, vefa ruhuyla Cenabı Hak'a yönelebilmemiz ve günahlarımızı da o huzurda itiraf edebilmemiz, tövbe, inabe, evbe ile arınabilmemiz gerekiyor. Bakın sedde zeraiyei tasavvuftaki yakza kavramıyla birleştirdik. yola devam etme kavramını da doğrulup yola devam etme ahlaki prensibini de tvbe ine evbe kavramıyla özdeşleştirmemiz gerekiyor. Tevbe biliyorsunuz insanın düştükten sonra kalkma çabası. Tövbe zeminini kaybettikten sonra yeniden zemin arayışı. Dezarmoniden sonra armoni yakalama çabası Allah'la muhalefetinden sonra yeniden bir mutabakat arayışıdır diyorduk. Ama inabe için ne diyorduk? Yeniden doğrulduktan sonra bir de yeni bir performans ortaya koyabilme. Performans üstü performans ortaya koyabilme. Dolayısıyla ne yapmamız gerekiyor bizim? Doğrulmak. E sürçtüysek, sendelediysek doğrulup yeniden yola devam edeceğiz. Hatta kapaklanmış da olabiliriz. Kapaklanmış ve yere düşmüş olabiliriz. O yere düştüğümüz yerden kendimizi doğrultmak, günahlarımızı itiraf etmek, hiç demagojiye girmemek, hiç günahlarımızı perdelemeye çalışmamak, mazeret döktürmemek, doğrudan günahlarımızı itiraf edip Rabbimizden bağışlanma dilemek, Hz. Adem gibi sadakatle, saffetle Rabbimize yönelebilmek ve Allah'ın rızasına giden yolda yürümeye devam etmek. Şeytan kibriyle, diyalektiğiyle, demagojisiyle kaybediyor. Oysa Hz. Adem tevazuyla, hacetiyle, evbesiyle yani bir kere değil tekrar tekrar rabbine dönüşüyle, tekrar tekrar efendim istiğfar edişleriyle ne oluyor? Kazanıyor. Hazreti Adem. Belki o yaptığı tövbelerle evbe ufkuna erişiyor. Yani performans üstü performans, performans üstü performans. Bunu düzeltiyorum. Hazreti Adem zaten o ufukta zaten inabe ufkunda. Ama bize bakan veçesiyle bize bakan veçesiyle belki tövbeden o tövbeyi sürekli hale getirmek, o tövbeyle günahlarımızı itiraf ederek kendimize doğrultma çabasıyla belki o tövbeden de inabe ufkuna yani daha üst bir ufka çıkabilmemiz mümkün. ve kendisiyle iftihar ettiğimiz yüce atamız Safiullah haline geliyor Hzreti Adem işte o inabesiyle o evbesiyle işte biz de o Hz Adem'in çocukları olarak onun gibi davranmakla yani ona onun gösterdiği yolda insan mahiyetindeki o boşlukları nasıl tamamlayabileceğimizin dersini de ondan alarak yola devam edebilmemiz gerekiyor. Şimdi bu da bizim ikinci maddemizdi değerli dostlarım. Düştüğümüz yol yerden kalkabilmek ve yola devam edebilmek. Öyle çok vakit kaybettiriyor ki insana o düşüşler. Hele hele düştüğümüz yerde kalıyorsak, oradan çıkamıyorsak, hele hele düştükten sonra hemen doğrulup yola devam etme çabamız yoksa bir kere daha düşüyorsak, bir kere daha düşüyorsak o zaman bu kalkmayı, doğrulmayı da zorlaştırıyor. İmkansız hale getiriyor demiyorum. Kalbe dönüş yollarını Cenabı Hak bize unutturmasın. Uzaklaşsak da tekrar kalbe dönebilmeye Cenabı Hak hepimizi muvaffak kılsın inşallahu Teala. Şimdi 3üncü maddemiz bu noktada uzaklaşmama adına hep kalpte kalabilme adına üçüncü bir maddemiz var. İmanı güçlendirme maddesi. İmanı güçlendirme. Kötü ahlaktan korunabilmek, kayıp düşme ihtimalini azaltabilmek adına ne yapmamız gerekiyor? Çok titiz yaşayabilmemiz gerekiyor. Bunun için de hepimizin neye ihtiyacımız var? imanımızı güçlendirebilmek ve doyma bilmeyen bir ruh haletine sahip olmak. Doyma bilmeyen. Buna ne diyorduk biz kendi literatürümüzde? Helmin mezit kahramanı diyorduk. Helmin mezit kahramanı. Neydi? Helmin mezit daha yok mu? Soru bu. Daha yok mu? Yani Ayetül Kübra risalesi var ya Bediüzzaman Hazretlerinin 7. Şua, şualar risalesi'in yedincisi biz dört mevsim, dört kitap okumaları kapsamında şu an eee şu an şuaları okuyoruz. Eee sonbahar mevsimi kitabımız Şualar ve Ayetül Kübra Risalesi 7. Şua Mesnevi, eee, çok özür diliyorum Asai-i Musa eee, eserinde de var üstadın 7. Şua Ayetül Kübra Risalesi ve Ayetül Kübra risalesiin bize öğrettiği bir şey var. Oradaki kahramana, oradaki özneye üstadımız Helmin mezit yolcusu diyor. Helmin mezit yolcusu. Doyma bilmeyen bir marifet yolcusu demek. Bu sürekli ne yapıyor? İşte kainatta dolaşıyor. Rabbini soruyor. Varlıklara rabbini soruyor. Sonra enfüs alemine geçiyor. Bambaşka bir ufka açılıyor ve hep sormaya devam ediyor. Seyyah o. O bir seyyah. O bir yolcu ama o bir Helmin Mezit yolcusu ve mütefekkir bir yolcu. O kainatın her sayfasını okuyor. Okudukça da imanını güçlendiriyor ve inkişaf ediyor. Okudukça inkişaf ediyor. Semaya arza, kainatın sayfalarının pek çoğuna rabbini soruyor ve aldığı marifet bilgisiyle zenginleşiyor, yoluna devam ediyor. aldığı marifet bilgisiyle doluyor. Yoluna devam ediyor. Mesela denizlerin ve nehirlerin zikirlerine kulak veriyor. Helmin mezit yolcusu. İşte bu seyyah gibi biz de diyor hoca efendi helmin mezit insanı olmak zorundayız. Ne için? İmanımızı güçlendirmek için. İmanımızı güçlendirince kayma noktalarını düşüp kapaklanma ihtimallerini azaltmış oluyoruz. Mümin kendi kendine şöyle demelidir diyor hoca efendi. Ben rabbimi şu kadar biliyorum fakat bu yetmez. Onu öyle bilmeliyim ki imanım, marifetim, ona karşı alakam. Bazen aşk, bazen muhabbet, bazen iştiyak, bazen onun inayeti manasına gelen cezb, bazen da o inayete kendimizi salma manasına gelen incizap şeklinde tecelli etsin. Allah'la olan ilişkimiz bakın burada da imanımızı güçlendirmeye yine tasavvufi karşılık verdi hoca efendi. Bu sefer imanımızı güçlendirme ne anlama geldi bizim için? marifet, muhabbet, sonra iştiyak, sonra cezbe, sonra da incizap manasına geldi. Bakın tasavvufi karşılık olarak neymiş imanımızı güçlendirmek? Üstadımız öyle diyor değil mi? İmanı billah içindeki marifetullah, marifetullah içerisindeki muhabbetullah diyor üstadımız. Ve muhabbetullah'ın içerisinde de ne var? Şevk var, iştiyak var, cezbe var. incizap var, aşk var onun içerisinde, muhabbetullah içerisinde. Dolayısıyla mümin kendine hep şunu demelidir diyor hoca efendi. Allah biz bunu sürekli söyleyenlerden etsin bizi. Ben rabbimi şu kadar biliyorum fakat bu bana yetmez. Onu öyle bilmeliyim ki Rabbimi öyle tanımalıyım ki benim onu tanımam marifet suretinde olsun. Ona karşı alakam bazen aşk suretinde olsun, bazen iştiyak suretinde olsun, bazen inayet, inayet onun yani bizim yolumuzda üstat diyor ya inayet-i ilahiye altındayız diye. O inayet yani Rabbimizin bizim üzerimizdeki himayesi, bize olan yardımı, bizi koruması, bizi gözetmesi. Buna ne diyoruz? Tasavvufi karşılığıyla cezbe. Sonra bizim de o cezbeye kendimizi salmamız. Buna da incizap diyoruz. Dolayısıyla Rabbimle benim münasebetim böyle olmalı. Bazen aşk olmalı, bazen iştiyak olmalı, bazen cezbe olmalı, bazen incizap suretinde olmalı. Ben Rabbimi öyle bilmeliyim ki onunla olan irtibatımın adı bunlar olmalı. Dolayısıyla imanı güçlendirmenin de kalbin zümrüt tepelerindeki tasavvuftaki karşılığı işte bu kavramlarla karşımıza çıkıyor. İşte madem biz ne diyoruz? Namazdan sonra, farz namazlarımızdan sonra salaten tüncinayı okuyoruz ya. Orada Cenabı Hak'tan aksal gayat istiyoruz. Aksal gayat gayelerin en yükseği demek. İstiyoruz değil mi? Aksal gayat diyoruz Cenabı Hak'a. Gayelerin en yükseğini istiyoruz ve buna talibiz. Şimdi bunu her farz namazdan sonra Allah'tan istiyoruz. E madem ki aksal gayata talibiz, dualarımızda onu istiyoruz. Öyleyse bugünkü marifetimizin dünküyle aynı seviyede olmaması lazım. O yüzden sohbeti canen bizim için çok önemli. O yüzden okumak, okumak tefekkürün altın anahtarı. O yüzden tefekkürü olmayan insanın iç dünyası, kalp hayatı kadavralaşmaya başlıyor. Çok önemli bizim için sohbet cananlar çok önemli. Okumalarımız çok önemli. Evradu eskarlarımız çok önemli. Çünkü biz onu istiyoruz. Aksal Gayat'ı istiyoruz. Çünkü biz Helmin Mezit yolcusuyuz. Daha azına razı olmak istemiyoruz. Dünküyle aynı seviyede olsun istemiyoruz marifetimiz. İki günümüz birbirine eşit olsun istemiyoruz. Bunu ziyan sayıyoruz. Bu sebeple başkaları hakkında hüsnüsan etsek de kendi adına, kendi şahsımız adına iman ve marifet hususunda küçük bir kayma ihtimalini bile çok büyük bir tehlike olarak görmemiz gerekiyor. Tekrar ediyorum, başkaları hakkında hüsnü zan ederiz ama kendi adımıza, kendi şahsımızın adına en küçük bir kayma ihtimalini bile çok büyük bir tehlike olarak görmemiz gerekiyor. Ve bunu nazarı itibare alıp da imanımızı güçlendirme istikametin her türlü fırsatı değerlendirebilmemiz gerekiyor. İşte bu da bizim üçüncü maddemiz de imanımızı güçlendirme. Kötü ahlaktan kendimizi koruyabilme adına. Sonra işte bunları yaptık. Bir maddemiz daha var ve çok önemli madde bu. Allah'a sığınma maddesi. Şimdi biz kötü ahlaktan korunmaya çalışıyoruz. inhiraflardan, düşmelerden, kapaklanmalardan korunmaya çalışıyoruz. Çok önemli Allah'a sürekli ve yeniden sığınmamız. Çünkü Allah'a sığınmak aslında o düşmeler konusunda bizi bir teminat altında tutuyor. Hani biz abdeste sağ ayağımızı yıkarken Allah'a şöyle dua ediyoruz. Allah'ım sırat köprüsünde ayakların kaydığı o günde ayağımı kaydırma diye dua ediyoruz ya Rabbimize ayağımızı sabit eyle diye dua ediyoruz. Şimdi kıldan ince kılıçtan keskin olarak anlatılıyor bize sırat köprüsü ama ama o bir şehrah haline geliyor. O bir otoban haline geliyor. Kim için? Dünyadayken kaymadan yürüyenler için. Biz aslında sıratı dünyada geçiyoruz. Dünyada geçince orada da geçebiliyoruz. Çünkü dünyada günahlardan kendimizi korumayı, düşmeden yürüyebilmeyi, kaymadan yürüyebilmeyi başarabildiğimizde bu bizi sıra köprüsünden geçme konusunda da teminat altında tutuyor. Bu müthiş köprünün üzerinde ayaklarımızın kaymamasını Rabbimizden diliyoruz. Bunun gibi burada da sırat-ı müstakimde sabiti kadem olmak için Allah'a sürekli yalvarıyoruz. Ne diyoruz? İhdina sıratel müstakim. Bizi sırat-ı müstakime hidayet eyle. Bakın sırat-ı müstakim sırat kelimesi kullanıyoruz ve köprünün adı da sırat köprüsü. Günde 40 defa en az biz sırat-ı müstakime hidayet eyle diyoruz. Üzerinden geçeceğimiz köprünün adı da sırat köprüsü. Burada kayanlar orada da kayıyorlar. Çünkü burada en kaygan zemin zeminlerde Allah'ın izniyle kaymadan yürüyebilenler orada da kaymadan o sırat-ı müstakimi, o sırat köprüsünü geçebiliyorlar. Şimdi sahih bir hadis-i şerifte efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor. Hz. Adem Hz. Adem yaratıldığında şeytan Haz. Adem'e bakıyor ve onda birçok boşluk görüyor Hazreti Adem'de şeytan. Ve bundan insanın her zaman nefsine söz geçiremeyen, hevesatını gemleyemeyen bir varlık olduğunu anlıyor şeytan. Hz. Adem yaratılıyor. Şeytan Hz. Adem'e bakıyor. Ondaki birtım boşlukları görüyor. Bu bir hadis-i şerife istinat ediyor. Ve Hz. Adem de şeytan şunu görüyor aslında. Her zaman nefsine söz geçiremeyen, nefsinin hevesatını gemleyemeyen bir varlık olduğu sonucunu çıkarıyor insanın. İşte bu boşlukları gören şeytan Cenabı Hak'la muhaveresinde küstahça bir tavır sergiliyor ve şöyle diyor şeytan: "Ya Rabbi" diyor, "senin izzetine yemin ediyorum ki Ademoğullarının hepsini baştan çıkaracağım. Ama hepsini baştan çıkaracağım diyor ama ekliyor. Senin ihlasa erdirdiğin kulların hariç. İhlasa ermiş kullar hariç diyor şeytan. Bakın şeytan diyor ki Allah'a küstahça diyor bunu. Ya Rabbi senin izzetine yemin ediyorum ki Ademoğullarının hepsini baştan çıkaracağım. Senin ihlası erdirdiğin kullar hariç. Yani onlara diş geçiremeyeceğim diyor şeytan. İşte şeytanın ivasından yani baştan çıkarmasından bizim için en büyük garanti nedir? İhlas. Allah'ın koruması altına girmek. Bizzat şeytanın da itiraf ettiği şey bu. Allah'ın has kulu olmak. Yani ihlas bu değil mi? Allah'ın has kulu olmak. Bunun için de Rabbimize iltica edebilmek, onun himayesine sığınmak bizim için çok önemli. Cenabı Hakk'ın hususi himayesi altında olmamıza rağmen insanlığın iftihar tablosu Efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem bize şöyle dua ettiriyor. Şeytanın kalbime vereceği vesveseden, kulağıma fısıldayacağı kötü şeylerden ve dürtülerden Allah'ım sana sığınırım diye efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem dua ediyor. Dolayısıyla biz ne yapacağız? Allah'ın halis bir kulu olma çabası içerisinde sürekli Allah'a iltica edeceğiz. Bir hısna hasin yani bizi koruyacak bir kale hükmünde o ilticalar. Ne yapacağız? Yine de kendimize güvenmeyeceğiz. Yine de kendimize güvenmeyeceğiz. Rabbimize iltica edeceğiz. Şeytandan ve onun hilelerinden sakınmak Allah'a sığınmak demek. Zira şeytan insanları aldatma konusunda çok profesyonel. Siz diyor hoca efendi başka bir sohbetin de şeytanı daha yeni tanıyorsunuz. Oysa o insan hakkında Hz. Adem'den beri tecrübe biriktiriyor. Hz. Adem'den beri öyle hileler, öyle hileler biliyor ki şeytan. Malumunuz yine hadis-i şerifin beyanına göre sağdan da yaklaşıyor, soldan da yaklaşıyor, önden de arkadan da. Şeytanın o kadar farklı oyunları var ki onlarla başa çıkmak bizim için çok zor. Ciddi bir azim, ciddi bir irade istiyor ve her zaman Cenab-ı Hakk'ın inayetine sığınmayı gerektiriyor. Ona karşı bir tane sur yetmiyor. Şeytana karşı üst üste surlar inşa etmek gerekiyor. Bize müdahale edemesin diye. Bakın ne yapıyoruz. Farzların üzerine sünnetleri ekliyoruz. Sünnetlerin üzerine nafileler ekliyoruz. Öyle değil mi? Aslında bunlar birer sur. Şeytana karşı inşa ettiğimiz surlar. Farkında mısınız? Sünnetleri terk ettiğimizde şeytan doğrudan farzlara saldırmaya başlıyor. Nafilelerimiz yoksa sünnete saldırıyor. Bu sefer şeytan ne yapıyoruz? Bakın bir tane sur, farzlar, bir tane daha sünnetler, bir tane daha nafileler, üst üste surlar inşa etmeye çalışıyoruz. Niye Allah'ın sıyanetine, Allah'ın himayesine girmeye çalışıyoruz? Bu açıdan bize düşen şeytanın oyunlarına karşı bir surla yetinmemek. O surun dışında bir sur daha, bir sur daha ne kadar fazla sur örersek örelim onu çok görmemek. Bakın insanlığın iftihar tablosu aleyhissalatu vesselam yatmadan önce efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem hangi sureleri okuyor? Mülk suresini okuyor. Yasin suresini okuyor. Secde suresini okuyor. Muavezeteyn surelerini okuyor. Bakara suresinin son ayetlerini okuyor. Ve bakın hep Efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem bize bir sur bir sur daha bir sur daha inşa etmenin örmenin önemi üzerinde duruyor. Ve şöyle dua ediyor yatmadan önce efendimiz. Allah'ım korku ve ümit arası duygularla kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana ısmarladım. Sırtımı sana dayadım. Ne güzel değil mi? Ne güzel Allah'a sığınmalar bunlar. Korku ve ümit arası yani hav ve reca arası duygularla her eee her ahlaki sıfatı bir tasavvufi kavramla özdeşleştirdik. Ya değerli dostlar Allah'a sığınmayı da havf ve reca ile özdeşleştiriyoruz. Allah'a sığınmayı, haf ve re arası duygularla Allah'a sığınıyoruz. Çünkü Allah'ım korku ve ümit arası duygularla kendimi sana teslim ettim. Ne güzel bir dua değil mi? Haf ve re arası duygularla. Yani bir taraftan çok korkuyorum. Kaymaktan çok korkuyorum. Kaymanın ötesinde Allah'ım senden uzak düşmekten çok korkuyorum. Senin rızana muhalefet etmekten çok korkuyorum. Çok korkuyorum Rabbim. Rabbim çok korkuyorum. Ama bir taraftan da çok ümitliyim. Rabbim ümitliyim. Ona ne diyoruz? Reca diyoruz. Reca iklimi içerisindeyim. Ne olursam olayım, günahım ne kadar büyük olursa olsun, nasıl bir mücrim olursam olayım, senin kapına iltica etmenin, senin rahmetine giriftar olmanın, ikramlarına mazhar olmanın ümidini taşıyorum kalbimde. İşte efendimizin duası bize ne güzel bir ne güzel bir yolculuk, ne güzel bir sığınma metodolojisi öğretiyor. Ne diyor efendimiz? Allah'ım korku ve ümit arası duygularla kendimi sana teslim ettim. Kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana ısmarladım. Sırtımı sana dayadım. Sana karşı yine senden başka sığınağım yok. Senden başka dayanığım yok. Ya Rabbi indirdiğin kitabına gönderdiğin peygambere iman ettim. Bu duayı bize öğretiyor, talim ettiriyor efendimiz. Böylece Cenabı Hak'a efendimiz sığınıyor. Bize de nasıl bir ders veriyor? Zinhar, kendinizi gaflete salmayın dersi veriyor. Şeytandan her zaman Allah'a sığınırım ikazında bulunmuş oluyor efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem. Öyleyse bir sur daha, bir sur daha, bir sur daha demek lazım hepimiz adına. Bu da eee maddelerimizden bir tanesiydi değerli dostlarım. Allah'a sığınma maddesi. Haf ve rica ile onu özdeşleştirdik. Şimdi fena hasretleri hayra yönlendirme diye yeni bir başlığımız var. Fena hasletleri hayra yönlendirme. E şıkkı insan dedik ya hep bunun altını çiziyorum. Çok kapsamlı, çok cami bir varlık. Şimdi eee insan bu kadar çok yönlü, çok vasıflı, çok katmanlı olunca alem-i ulvi yönü de var, alem-i süfli de yönü olunca, e bu sefer onun üzerindeki onun üzerinde bizim onu işlemek için, onu alıp bir tekül noktasına taşıyabilmek için bu mahiyeti de örgüleyebilmemiz yani onun fena hususiyetlerini de bir yere koyabilmemiz gerekiyor. Fena hasretler var değil mi? Nasıl böyle alem-i ulviden söz ediyoruz? Alem-i süfliden söz ediyoruz. İnsanın mahiyetinde de ulvi ve süfli yönler var ve var değil mi? Yani öyle istidatlarımız, öyle insanı şerre sürükleyen, öyle cehenneme sürükleyen istidatlarımız var ki onlarla donatılmışız. Yani hem mülk, hem melekut, hem cisim, hem ruh, hem beden, hem kalp. Bakın hep insan bu mahiyeti cem ediyor. Toplayıcı bir mahiyet. O yüzden insana tasavvufta kevni cami denilir. Toplayıcı bir oluş hali. kev kevn mükevvenat oluş alemine deniliyor. Kevni cami de insanın işte o toplayıcı oluşunu ifade ediyor. Yani insan hep böyle nefsiyle kalbi arasında, ruhuyla bedeni arasında yani süfli alemlerle ulvi alemler arasında bir yerde duruyor. Dolayısıyla onun yükselip kurtuluşa erebilmesi için mahiyetine konulan bütün nüveleri, yaratılış gayeleri istikametinde kullanması lazım. Yani onun mahiyetine fena hasretler koyulmuşsa onlarla da bir şey yapması lazım. Onları da onları da hak istikametinde bir yere yerleştirmesi lazım. İşte insan ahsen-i takvime mazhar olarak yaratıldığı için melekuti ve ruhani keyfiyetini tam olarak ortaya koyabildiği ve değişik hikmetlere binaen mahiyetine konulan menfi duygulara karşı iradesinin hakkını verip meşru daire içerisinde hayatını sürdürebildiği takdirde meleklerle atbaşı hale geliyor. Ama bunun tersi de mümkün. O mahiyetindeki süfli yönlerle insan şeytanlarla da atbaşı hale gelebiliyor. Hatta onları bile geride bırakabiliyor insi şeytan olarak. Bu açıdan insan öncelikle kabiliyet ve zaafları, meziyet ve boşluklarıyla kendini çok iyi okuması, çok iyi tanıması lazım. Tanırız değil mi kendimizi az çok? Ama daha derinlemesine tanımamız lazım. Meziyetlerimizle de kendimizi tanımaya ihtiyacımız var. Zaaflarımızla da çok iyi okumaya ihtiyacımız var. Kendimizi, boşluklarımızı çok iyi görmeye ihtiyacımız var. Hoca efendi buna ne diyordu? Kendini yakın takibe almak diyordu. Dolayısıyla ne olacak? Bir kısım menfi duyguları da Terakki adına yüks yükselme rampasına dönüştürecek. Mümkün mü bu? Hani dedim ya ne yapacağız? O menfi duyguları nereye koyacağımızı, onları nasıl yöneteceğimizi, onlarla ne yapacağımızı öğreneceğiz. Yani şöyle demeyeceğiz. Hani çok başat bir söz var ya, meşhur bir söz var ya, insanların sürekli olarak tekrar ettiği Allah beni böyle yarattı sözü. Allah beni böyle yaratmış deniliyor. Evet, Allah bizi böyle yaratmış ama böyle kalalım diye yaratmamış. Dolayısıyla ne yapacağız biz? O fıtratımızdaki menfi duyguları nasıl yöneteceğimizi öğrenme sadedinde kendi adımıza onları terakki rampasına dönüştüreceğiz. Yani onları hayra dönüştüreceğiz. Hayra çevireceğiz. Şöyle diyor hocamız. İnsan özellikle kabiliyet ve zaaflarını, meziyet ve boşluklarını çok iyi okuması, tanıması, tanımalı ve yükselme rampası olarak görmeli. Yani fıtratımızdaki boşlukları, karanlıkları, efendim menfi hususiyetleri bunları yükselme rampası olarak görmeli. Amudi dikey yani yükselişlere vesile onlar. Zira o sahip olduğu bu kötü duyguları kontrol altına aldığı ve onların yüzünü hayra çevirebildiği takdirde içindeki cennet çekirdeği neşru nema bulmaya başlayacak. Hani üstadımız Risale-i Nur'da küçük sözlerde bunun altını çiziyor ya. İman diyordu Bediüzzaman Hazretleri. Bir tuğba-i cennet çekirdeğini ihtiva ediyor. İçinde saklıyor. Ama o Tuğba-i cennet çekirdeği var ya onu sümbüllendirmek bizim temel meselemiz. Yeşertmek. Menfi duyguları hayır istikametinde kullanabilmek de işte o tba-i cennet çekirdeğini yeşertiyor. Bizim mahiyetimizde neşru nema bulmaya başlıyor. O cennet çekirdeği ve kalbe konulan o cennet misal hayat bu dünyayı cennete uzanan bir koridor haline getiriyor. Bu dünya nedir? Bu dünya aslında cennetin bir koridoru. Öyle değil mi? Ama eğer kalbimizdeki o iman çekirdeğini sümbürlendirebilirsek cennetin bir koridoru oluyor. Artık siz böyle bir dünyanın her faslında, her lahzasında, her safhasında bir kere daha cenneti duyabilirsiniz ve onun sonsuz güzelliklerini daha buradayken müşahede edebilirsiniz. Hani sıratı burada geçiyoruz dedik ya. E cennetin güzelliklerini de burada müşahede edebiliyorsak orada müşahede edebiliyoruz. Burada numuneler, burada gölgeler, burada cennetin koridoru burada. Eğer kalbimizdeki o iman fidesini yeşertebiliyorsak, o çekirdeği sümbüllendirebiliyorsak dünya cennetin koridoru haline geliyor. Bu hakikati şöyle de ifade edebiliyoruz. İnsanın mahiyetinde bulunan müspet duygular işlenmesi halinde doğrudan doğruya onun terakisine vesile oluyor. Negatif gibi görünen istidatlar da bakın burada da yine tasavvufi kavramlar ortaya çıkıyor. Teyakkuzla, temkinle Allah'ın emir ve yasaklarına riayet etmek suretiyle baskı altına alındığında onların negatif tesirlerinden uzak duruyoruz. Böylece ayrı bir ihsana vesile oluyor. Ayrı bir yükseliş vesilesi oluyor. Başka bir ifadeyle onlara karşı tavır alıyoruz. Kararlı ve dik bir duruş sergiliyoruz. Yani irademizin hakkını veriyoruz. Mesela namaz insanı yükseltiyor. Onu arş-ı kemalata çıkarıyor. Öyle değil mi? Ama insan mahiyetindeki o cismani arzulara baş kaldırmak da insanı arşı kemalata çıkarıyor. Şöyle diyor Cenab-ı Hak: "Allah'tan korkup da heva-i nefsine karşı tavır alan kimsenin varacağı yer cennettir." Ayete bakın. İnsan Allah'tan korkuyorsa yani hav heva-i nefsine karşı tavır alıyorsa onun varacağı yer cennettir diyor. Bu bir baş kaldırı. Bu nefse karşı bir başkaldır. Bu nefse karşı bir diskinleme, bir dik duruş, bir kurbet vesilesi, Allah'la yakınlık vesilesi. Özetle zahiri yönleri itibariyla negatif gibi görünen bu duygular zapt rapt altına alınırsa, hayra yönlendirilirse insanın cennete girmesinin önemli bir vesilesi haline geliyor. Yani namaz nasıl bizi arş-ı kemalata taşıyor? Nefsani arzularımıza karşı dik durmak, boyun eğmemek de bizi aşık kemalata taşıyor. Ve bununla beraber diğer maddemiz de iradeyi kullanma maddesi. İradeyi kullanma. Allah insanı hayvan gibi yaratmamış. Hayvan gibi bir dairenin içerisinde sınırlı tutmamış. Başka bir ifadeyle insiyaklarının iç güdülerinin kulu, kölesi haline getirmemiş. Cenab-ı Hak insanı yüce yaratıcı insana irade diye olağanüstü bir şey varmış ve lütfedeceği nimetleri de şart-ı adi planında o iradeye bağlamış Cenabı Hak iradesinin hakkını vermeye bağlamış Cenabı Hak unutmayın irade mürit murat da kalbin zümrüt tepelerinin kavramlarından bir tanesi. Gerçi şunu göz önünde bulunduruyoruz hepimiz. İnsanın işlediği ameller de Cenabı Hakk'ın işlediğimiz amellerle Cenabı Hakk'ın lütufları arasında aslında bir münasebet yok. Yani irade bir şart-ı adi. Allah o lütufları ona bağlıyor. İradeye bağlıyor. Bunun için de şöyle bir örnek veriyor hoca efendi. Şimdi diyelim ki ben elimi kaldırdım ve Allah bu elimi kaldırmama şöyle bir netice bağladı diyelim. Ben elimi kaldıracağım ve gökyüzündeki yıldızlar dökülecek. Olabilirdi, değil mi bu? Yani Allah sebep sonuç ilişkisi olarak şuna bağlayabilirdi. Yani insan elini kaldırdığında gökyüzündeki yıldızlar dökülecek. İndirdiğinde gökyüzündeki yıldızlar yerine yerleşecek. O zaman ne olurdu? Bu sebep sonuç ilişkisi olarak bize normal gelirdi, değil mi? İşte elimizi kaldırdığımızda yıldızlar dökülüyor. İndirdiğimizde yıldızlar yerine yerleşiyor. Bakın sebep ve sonuç arasındaki ilişki. Üstadımız bunu şuna benzetiyor. Ufuk çizgisini biliyorsunuz değil mi? Ufuk çizgisi. Ufuk çizgisi aslında yeryüzüyle semanın birbirine birleştiği çizgi olarak kabul edilir. Yani aslında bir yanılsamadan ibarettir. Semayla semayla gökyüzüyle yeryüzünün birleştiği noktaya siz ne diyorsunuz? Ufuk çizgisi birbirine bitişikmiş gibi görünüyor ama ikisi arasında güneşler doğup batıyor. Aynen öyle de sebep ve netice birbirine bitişikmiş gibi görünüyor ama aslında bitişik değiller. İkisinin arasında Cenabı Hakk'ın kudreti var, meşietiyeti var. Cenab-ı Hakk'ın iradesi var. Dolayısıyla sebep sonuç münasebeti açısından doğrudan bir ilişki aramamak gerekiyor. Doğrudan bir ilişki. Cenabı Hak öyle olacaktı değil mi? Siz bir şimdi bir neticeyi bir sebebe bağlıyorsunuz. O neticeyi o sebepten zannetmemek gerekiyor. Bizim irademizden zannetmemek gerekiyor Cenabı Hakk'ın bizim irademize bağladığı neticeleri. Ama unutmamak lazım. Cenabı Hak biz sebeplere riayet ediyoruz. Rabbimiz neticeyi yaratıyor. İnsanın yapmış olduğu ibadetler hak yolunda kazandığı, katlandığı bazı zorluklar. Cenabı Hakk'ın ona verdiği mükafat ve lütuflar açısından bir sebep oluyor. Öyle değil mi? Allah yolunda meşakkate katlanıyorsunuz. Allah da size büyük lütuflar ve büyük ihsanlarla mukabele ediyor. Demek ki Allah celle celalüu insanın iradesiyle yapmış olduğu adetleri adeta bir nüvi olarak kabul ediyor. İrademizle yaptığımız şeyleri bir nüvi olarak kabul ediyor. Evet. İşte diyelim ki manen işte sen elini kaldırdığında yıldızlar dökülecekse işte sen şu günahtan uzak durduğunda Allah onunla senin yıldızlarını yeniden gökyüzüne perçinliyor. Ama yapan o. İnsanın mahiyetinde bulunan ve onun terakkisinde önemli bir yeri olan müspet duygularının insanın sağ tarafına benzediğini düşünün. Menfi duygularımızın da sol tarafımıza benzediğini düşünün. ikisi de bakın iradenin hakkını vermeyi gerektiriyor. İkisi de namaz kılmak da iradeyi gerektiriyor. Günahlardan uzak durmak da iradenin hakkını vermeyi gerektiriyor. O yüzden iradeyi kullanabilmek yani Allah diyor diyorsa ki size ben size mükafatı ben size yakınlığı şu şartlara bağladım. irademizin hakkını vermeye bağladım diyorsa bize düşen şey bu. Ama neticede Allah onu yaratıyorsa Allah'ın yarattığı şeyi de hep lütuf olarak hep ikram olarak alıp kabul edebilmek bize düşen şey. Evet. Eee şeytanın önden, arkadan, sağdan, soldan saldırıları karşısında irademizin hakkını verebilmek. Unutmamak lazım. Cennet insanın nefsine ağır gelen insanın yapmakta zorlanacağı şeylerle çevrili. Oysa cehennem neyle çevrili? İnsanın nefsine hoş gelen şeylerle çevrili. İnsan nefsine zor gelen şeyleri aşa ine o derelere ine ine o vadilerden geçe geçe o dağlara tırmana tırmana kandan irinden deryalardan geçe geçe cennete gidiyor. Cehenneme götüren yol ise insanın cismani, nefsani, şehvani duygularına hitap eden şeylerle kapalı. koşatılmış. Bu açıdan şeytan insanı en çok yeme, içme, yan gelip yatma gibi cismani ve bedeni arzularının arkasında koşturuyor ve aldatıyor. Yeme, içme. Dikkat edin bakın insanların en çok konuştuğu şeyler neler? Ölçün bunu. Kendi adınıza da bu sizin için bir ölçüm olabilir. Yemek, içmek, yan gelip yatmak, gezmek, tozmak, efendim ne kadar e zamanımızı alıyor? Ne kadar konuşmalarımızın ne kadarını işgal ediyor? Şeytan işte kapalı dedim ya yol aslında bunlarla cehenneme giden yollarda insanı aldatıyor şeytan nefsani şehevaniyi efendim cismani duygularla çevrili cehenneme giden yollar ve onlar insanı alıp işte öyle bir bataklığa sürüklüyor. Şimdi bu maddelerden bir tanesiydi. Şimdi yalnız kalmama maddesine geçiyoruz. Yalnız kalmama, kötü ahlaktan korunabilmenin çok önemli bir maddesi. Yalnız kalmama. Işık evler o noktada o kadar önemli ki yalnız kalmama. Sohbeti cananlar, ışık evler, yalnız kalmamak. Kötü ahlaktan korunmanın yollarından biri de yalnız kalmamaktır. Önemine binaen hoca efendi daha önce de bunun üzerinde durmuştu yalnız kalmamak maddesine. Fakat sürekli beraber hareket edebilme. Eskiden dini ilimlerde eğitime başlatırken Farsça bir beyit ezberletip öyle başlatıyorlarmış insanları. O beyit de şöyleymiş. Kötü arkadaş kara yılandan daha zehirlidir diye. Kötü arkadaş kara yılandan daha zehirlidir. Neden? E çünkü kara yılan sadece bedenini sokar insanın. Kötü arkadaşsa insanın imanını zedeler, cehenneme sürükler. Halbuki iyi arkadaş seni alır, cennete yükseltir. Ben böyle e gençlerin arasındaki dostluklara bakınca çok mutlu oluyorum. Öyle seviniyorum ki diyorum ki işte ne güzel birbirlerini cennete uçuracak, cennete yükseltecek dostluklar var aralarında. Birbirlerine böyle gençler dostum diye hitap ederken bakıyorum. Evet diyorum bunlar birbirlerini cennete yükseltebilecek dostlar. Birbirlerinin elinden tutup da onları arşı kemalata taşıyabilecek dostlar. Öyle memnun oluyorum, öyle mutlu oluyorum ki güzel dostluklar karşısında. Çünkü iyi arkadaş edinmek gerçekten çok önemli. İnsan her zaman kendi kendine ayakta duramıyor çünkü. Çünkü insan her zaman kendi kendine ayakta duramıyor. İnsanı çadıra benzetiyor hoca efendi. Bu bana çok etkileyici geldi. İnsanı çadıra benzetirseniz diyor hoca efendi ne olur? kendi varlığını çadırın tam orta direği olarak ancak tutabilir insan diyor. İnsan kendi varlığını ancak çadırın orta direği olarak tutabilir. Orta direk gibi kendi varlık çadırını omuzlarını aldığı zaman o çadırın çevresini tutan kazıklar da ona yardımcı olur. Arkadaşlar da onlar işte. Biz orta direğiz. Kendi varlığımızı ayakta tutmaya çalışıyoruz ama çadırın diğer direkleri bizim dostlarımız, arkadaşlarımız, çadırın çevresini tutan kazıklar bize yardımcı oluyorlar arkadaşlarımız. Zira o yapı ancak böyle ayakta durabilir. Kubbedeki taşlara da benzetilir arkadaşlıklar. Biliyorsunuz kubbedeki taşlar birbirlerini tutmazlarsa dökülürler. Efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem'in tek kişi şeytandır, iki kişi şeytandır. Bu şeytandır sözü şeytana uymaya açıktır anlamında. Üç kişi ise cemaattir diye buyuruyor efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem. Peygamber efendimiz aleyhi ekmelü Taha'ya bize böyle bir atmosfer içerisinde olmayı tavsiye ediyor. Efendimiz tavsiye ettiğine göre bunu oluşturmak için bizim çok ciddi gayret sarf etmemiz lazım. Her zaman salih ve salih sadık arkadaşlarla beraber olmamız lazım. Zaten efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem yine bize şöyle buyuruyor. Efendimiz değil özür diliyorum. Ayeti kerimede Rabbimiz buyuruyor. Ey iman edenler Allah'a karşı takvalı olun. Özü, sözü, doğru, sadık kimselerle beraber olun. Diye buyuruyor Cenab-ı Hak. Özü, sözü, doğru, sadık kimselerle beraber olun. Ben böyle hani değerli dostlar diye size sesleniyorum ya. Emin olun bütün kalbimle sesleniyorum. özü, sözü, sadık, doğru, güzel kimselerle beraber olmanın ne büyük bir nimet olduğunun şükrünü eda etmek istiyorum rabbimin huzurunda. Çünkü evet tam manasıyla kardeşlerimizin varlığıyla ayakta durabiliyoruz. Kendi kendimize yetemiyoruz. İşte bu ayet-i kerime ile Kur'an bize bunu zaten emrediyor. Yani beraber olmayı Cenabı Hak özü, sözü doğru, sadık kimselerle beraber olmak emri ilahi. Böyle bir çevre edindiğimiz zaman etrafımızda ne oluyor? Biz bir hataya meyil ettiğimizde bizi ikaz edecek insanlar oluyor. Bizim yanlışlarımız karşısında o yanlışı düzeltme gayreti içerisinde olan arkadaşlarımız oluyor. Kendimizi hislerimizin, hevesatımızın içerisine salmıyoruz. Kötü duygularımızı, kötü mülahazalarımızı tadil edecek, tamir edecek arkadaşlarımız onlardan uzak durmamıza yardımcı oluyor. Hoca efendi kendi adına diyor ki bazen yanımızda bulunan o dostların eleştirileri bize ağır geliyor. Hatta bir yerde hoca efendi zıpkın yemiş gibi oluyoruz diyor. Bir eleştiri karşısında zıpkın yemiş gibi oluyoruz. Hatta bazen diyor hoca efendi böyle e dik bir yokuşta tırmanan veya aşağıya inen bir aracın aniden fren yapması gibi hissediyoruz kendimizi diyor. İlk başta böyle sarsıcı bir tesir oluyor. Tenkit. Üstadımız diyor ya hani senin koynunda bir efendim akrep var. Onun akrep koynunda akrep olduğunu sana söyleyecek hayır hah edinme. Hatırlayacaksınız bana bu çok etkili geliyor. Etkileyici geliyor. Hoca efendi güzel ahlakı kazanma noktasında hayır hahların önemi üzerinde durdu. Kötü ahlaktan korunabilmek için de yalnız kalmama üzerinde duruyor. Şimdi şimdi o yalnız kalmama yine işte hayır hahların arasında bulunmayı beraberinde getiriyor. Yani ikisinde de hem güzel ahlakı kazanabilmek için hem kötü ahlaktan uzak durabilmek için hayır hahların arasında bulunma, yalnız kalmama meselesi bizim için çok önemli. Dolayısıyla evet zıpkın yemiş gibi olsak da dostlarımızın bizim etrafımızda olması ve onların uyarılarına kulak asmamız istikametimiz açısından kötü ahlaktan uzak kalmamız açısından fevkalade önem arz ediyor. Şimdi bundan sonraki madde zihni ve şuur altını temiz tutma maddesi. Zihin kirliliğinden kurtulma maddesi. Bu iki madde değerli dostlar aslında müstakil bir dersi hak ediyor. Zihin kirliliği. Çünkü hoca efendi de bunları böyle bir alt madde olarak vermiş. Ama bakın önce şöyle demiş. Zihni ve şuur altını temiz tutma diye bir başlık açmış. Sonra dahilden kaynaklanan zehir kirliliği demiş. Sonra da zihin kirliliğinin sonuçları diye bir madde açmış hoca efendi. Şimdi bu zihin kirliliği meselesi çok ehemmiyetli. zikrettiğim gibi tek başına müstakil olarak ders yapmayı hak edecek olan bir mesele. Gerçi bütün maddelerde öyle de bu başlık altında daha uzun tutuyor hoca efendi meseleyi. Bu başlığın da kendi alt başlıkları var. Ama biz bu maddelerden bir tanesi olarak bunu okuyalım. Yine müstakil bir dersleri de geniş olarak havale edebiliriz. Hoca efendi diyor ki bu zihin kirliliği meselesinde zihin ve şuur altını temiz tutmak. Şimdi vicdan ve mekanizmasının dört temel rükü vardı. Bunu hatırlayın. Vicdanın, vicdanın dört temel rüknü, dört temel unsuru var. Bunlardan bir tanesi de zihin. Bunlardan bir tanesi zihin. Yani vicdanı bir mekanizma olarak harekete geçiren onun unsuru zihin. Zihini ne olarak tanımlıyoruz? Aslında bir laboratuvar gibi, bir kütüphane gibi, bir havuz gibi tanımlıyoruz. Değil mi? duyularımızdan akıp gelen şeylerin onun içerisinde toplandığı, onun içerisinde biriktiği, gözümüzden, kulağımızdan, okuduklarımızdan, seyrettiklerimizden ne varsa bakın akıp geliyor. Duyuldan, akıp geliyor ve zihin havzında, zihin kütüphanesinde toplanıyor, birikiyor. Zihin laboratuvarında birikiyor. Orada ne birikiyorsa o terkibe giriyor. Öyle değil mi? Orada ne birikmişse, zihin havzında ne birikmişse o daha sonra şuur olarak, o şuur altından şuur olarak, düşünce olarak, fikir olarak, efendim teklif olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla o zihne dolacak olan şeyler bizim vicdanımızın işletim sistemi açısından çok belirleyici. Her gün hatta her bizim her günahımız her gün efendim eee günah olarak ya da çirkin şeyler olarak, menfi şeyler olarak şuur altımıza dolan şeyler daha sonra bakışımızı da belirliyor. Eşya ve hadiselere bakışımızı da düşünce biçimimizi de belirliyor. Her günah, her kötülük zihnimizde mutlaka ama mutlaka iz bırakıyor. İz bırakıyor. İnsan çok defa böyle bir zehir kirlenmesinin farkına bile varamayabiliyor ama zamanla tezahürlerini görüyor. O zihin kirlenmelerinin, gönlünde, duygularında hissediyor o zihin kirlenmelerinin tesirlerini. Böyle bir kirlenme hayırlı işlerine, hayırlı işlere devam etme arzusunu kırıyor. Mesela o bir hizmet vazifesi var da artık yapmak istemiyor. Artık efendim namazını vaktinde kılmıyor da geciktirerek, sırtından atarak kılmaya başlıyor. Hayırlı işlere karşı arzusunu, iştiyakını köreltmeye başlıyor zihin kirliliği. Sonra da ne oluyor? Salih amellerde süreklilik isteğini insanda azaltıyor. Fenalığa olan meylini de arttırıyor. Kötülüklere karşı olan meylini arttırıyor. Şuur altımıza doldurduğumuz, zihin havuzumuza yığdığımız günahlar, kötülükler. Evet. günümüzün insanların zihin kirliliği gibi bir afete çok maruz kaldıkları için talihsizlerdir. Talihsiz sayılırlar diyor hoca efendi. Bugün çarşıda, sokakta pek çok günahla karşılaşmak muhtemel. Hepimiz için muhtemel. Hatta bir kısım yeni teknolojiler yüzünden mahsurlu olan şeyler yatak odalarımıza kadar, salonlarımıza, oturma odalarımıza, mutfaklarımıza kadar sokuluyor. Kulaklar adeta, kulaklarımız adeta kirle, gözlerimiz adeta levsiyat bataklıklarıyla karşı karşıya kalıyor. Uygunsuz sözler dinleniyor. Çirkin laflar ediliyor. Sürekli şunun bunun aleyhinde atılıp tutuluyor. Sosyal medyalarda konuşmalar oluyor, gıybetler oluyor, yalanlar oluyor, iftiralar oluyor ve biz bunlara muhatap oluyoruz ve kirleniyoruz. Bakın bunu tekrar etmek istiyorum. Bana çok etkileyici geliyor. Zihin kirliliğinin sonuçları, ödediğimiz bedel ne kadar ağır? Bizim bizde nasıl bir tesiri oluyor? farkına varmasak da gönlümüzdeki tezahürü şöyle oluyor. Zihin kirlenmesi, hayırlı işlere devam etme konusundaki arzumuzu kırıyor. Salih amellerde süreklilik isteğimizi azaltıyor. Fenalıklara karşı meylimizi de artırıyor. Bakıyorum mesela sosyal medyadan zehirlenmiş olan insanlara muaveniyet kavramından uzaklaşıyorlar. himmet kavramından uzaklaşıyorlar. Vazife kavramından, kardeşlik kavramından, tesanüt kavramından, bu kavram diyorum ama düsturlarından uzaklaştıklarına şahitlik ediyorum. Dolayısıyla bu kirliliklerden kendimizi koruyabilmemiz çok önemli. Bu kötü durum şeytanın müdahalesine ortam hazırlıyor. Çünkü şeytanın müdahalesine kirli zihinleri şeytan kendi hesabına kullanıyor. Dolayısıyla insan dupduru bir gönülle Cenabı Hak'a teveccüh etme imkanını bulamıyor. Hoca efendi istişare için bile şöyle diyordu. Hatırlayın. başka şeylerle kirletmediğiniz nöronlarınızla bir araya gelin diyordu Hoca Efendi istişare için başka şeylerle kirletmediğiniz nöronlarınızla bir araya gelip istişare ederseniz Allah dahilere ilham etmediği şeyleri size ilham eder diyordu hoca efendi. Dolayısıyla paslarla, lekelerle, günahın pasıyla, günahın lekesiyle, şuuraltı kirlilikleriyle bir ortama girdiğimizde ortamı da kirletmeye başlıyoruz. Allah'tan gelen tecellilerin önünü kesiyor. O paslar, o kirler, zihin altı kirleri, şuur altı kirleri, şuur üstüne eee çıkan, daha sonra da gönlün üzerini kaplayan, buğlayan, bulutlandıran o kirler Allah'tan gelen tecllilerin önünü kesiyor. Rahmet esintilerinin önünü kesiyor. İlahi inayete engel oluyor. Böylece kalp himayesiz kalıyor. Bak kalp himayesiz kalıyor. Şeytandan gelecek küfür oklarının da hedefi haline geliyor maalesef o kalp. Ve bundan dolayıdır ki böyle bir musibete karşı efendimiz ümmetini ikaz ediyor. Harama nazar şeytanın zehirli oklarından bir oktur diyor efendimiz sallallahu teâ aleyhi ve sellem. Bunu harama nazarı işte haram işitmek, haram okumak, harama bakmak, zehirlenmek hepsi zehirli. Zehirli oklardan bir ok. Cenabı Hak da şöyle zikrediyor. Kim benden korktuğundan dolayı harama bakmayı terk ederse kalbine öyle bir iman neşvesi atarım ki diyor Cenabı Hak. Öyle bir iman tadı atarım ki onun kalbine onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar." diyor Rabbimiz. Beni çok etkileyen eee bir meseledir bu. Eee birisi şeyden bahsetti. Günaha bakan birisinden bahsetti. Gözünü ayırmadan bakıyormuş. Neden gözünü ayırmadan baktığının cevabı olarak da ilk bakış haram değil demiş. İlk bakış haram değil. Oysa hoca efendi bakın Hazreti Ali'ye efendimizin sözü bu. Efendimiz Hazreti Ali'ye buyuruyor ki ya Ali ya Ali diyor kötü bir şey gördüğünde ona bakmaya devam etme. Bakın hoca efendinin çevirisine bak. Kötü bir şey gördüğünde ona bakmaya devam etme. İstemeden gözünün iliştiği için ilk bakışın bir günahı olmasa da senin ikinci bakışın. Bakışta hakkın yoktur diyor efendimiz. Şimdi ilk bakış istemeden değen bakış onda günah yoktur diyor ya efendimiz sallallahu teâ aleyhi ve sellem. Bakışını çekmeden o harama bakmayı kendi nefsine meşru olarak görmek gibi yine şeytanın bir oku, şeytanın bir hilesi var. Dolayısıyla ne olacak? Hoca efendinin çevirisine bakın. Ya Ali, kötü bir şey gördüğünde ona bakmaya devam etme diyor efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem. Cümlenin başında bu var. istemeden gözüne iliştiğinde ilk bakışın günahı olmasa da senin ikinci defa bakmaya hakkın yoktur diye buyuruyor. Yani kasıtlı olmadığı için ilk bakışın mesuliyeti yok ama bakmaya devam edersen mesuliyeti var. İkinci defa bakarsan mesuliyeti var. Ve buna bir şey daha ikiliyor hoca efendi. Dersi ithamı erdireceğiz. Tamamlamak için zikretmek istiyorum. Bence çok önemli. hariçten gelen bu leke ve kirlerin yanında bir de dış dünyanın içe yansımasından kaynaklanan lekeler var diyor hoca efendi. Yani neler var falan neden şöyle dedi? Filan neden bunu yaptı? Şimdi dış dünyadan gelen şeyler doğrudan bize çarpan şeyler. Bir de bizim kendi içimizde kaynattığımız şeyler var. Dış dünyadan gelen şeylerin iç dünyamızdaki yansımaları, bizde hasıl ettiği şeyler, yakışıksız düşünceler var falan neden şöyle dedi filan neden bunu yaptı şeklindeki bulanık fikirler. Bunlar hayalimizi delip geçiyor. Bir kıymık gibi tasavvurlarımıza saplanıyor. Hislerimiz de yaralanıyor. Hatta içinize dert oluyor. İçimize dert olan o sözlerin, o davranışların muhatabı siz olmasanız bile onlara maruz kalanların durumlarını müzakere etmek sizin vazifenizmiş gibi davranıyorsunuz. Mesela diyelim ki hiç hiç karşılaşmadığınız, tanımadığınız, uzaktan sadece isimlerini bildiğiniz insanlar diyelim ki birisi birisine bir şey dedi. Siz ne yapıyorsunuz? Bu bunu kendi içinizde kotarmaya başlıyorsunuz. Onun davranışını siz kendi içinizde muhasebe etmeye başlıyorsunuz. Üstelik de sizin hiçbir hükmünüz yok. Yani müdahale etme durumunuz yok. müdahale etme yetkiniz yok, mesafeniz yok. Ama hoca efendinin dediği gibi ne oluyor? Diyelim ki içinize dert oluyor. O davranışın muhatabı siz değilsiniz ve ona ona maruz kalanın durumlarını müzakere etmeye başlıyorsunuz. Değiştirmek gibi bir şansınız, müdahale etmek gibi bir durumunuz da yok. Oysa bu meseleye çözüm bulma imkanınız olmadığı halde beyhude suizanlara kapılıyorsunuz. Tam da hoca efendi bugün işte sosyal medyada yaşanan şeylere işaret ediyor. Bakın ey hude suizanlara kapılıyor. Kuşkularınızı büyütüyor. Kendi kendinizi yiyip bitiriyorsunuz ve böylece farklı zihin kirliliği ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Suizanlara giriyorsunuz. Kendi kendinizi yiyip bitiriyorsunuz. Onları müzakere etmeye, koyup kaldırmaya başlıyorsunuz. Şahsen böyle bir zihin kirliliğinin daha yaygın olduğunu görüyorum." diyor hoca efendi. Ve çoğu insanın bu derde müptela olduğunu da müşahede ediyorum diyor. Şimdi ilkinde ne var? İşte gözümü korudum, kulağımı korudum, okuduğum metinleri, seyrettiğim filmleri süzdüm. Zihin kirliliğinden kendimi korumaya çalıştım. Ama ikincisinde ne var? İkincisin de hiç sizinle alakası olmayan, müdahale edemeyeceğiniz hadiseler karşısında o hadiseleri alıp koyup kaldırıp koyup kaldırıp kendi içerisinize onları dert edip o davranışların muhatabı olmamanıza rağmen onlara maruz kalanların durumunu müzakere etmek sizin vazifenizmiş gibi davranıyorsunuz. Oysa sizin vazifeniz değil onları müzakere etmek. Meseleye çözüm bulma adına hiçbir imkanınız olmadığı halde beyhude suizanlara kapılmak. Böylece farklı zihin kirliliklerinin içerisine girmek. Hoca efendi diyor ki bakın şahsen böyle bir zihin kirliliğinin daha yaygın olduğunu görüyorum diyor hoca efendi. Yani gözünü kulağını haramdan sakınan insanların düşüncelerini bu kirlilikten koruyamadıklarını görüyorum diyor. İnsan kötülüklere açık yerlerden ve günaha girme ihtimali olan ortamlardan uzak durarak dışarıdan bulaşabilecek günah likelerine karşı tedbir alabilir. Onlardan korunabilir. Fakat hayallerinden ve tasavvurlardan kaçması çok zor. Oturup kalkıp yiyip içerken onlar hep bizimle beraber. Onlardan uzaklaşmak için uykuya sığınmaya çalışıyor insan. Ama ipe boncuk dizer gibi insan sağına dönüyor, soluna dönüyor. O niye oylu oldu? O niye ona böyle dediği, ona şöyle neden baktığı, o niye böyle bir cevap verdi? Bunlarla, bu sorgulamalarla zihnini meşgul etmeye başlıyor. Aslında o mevzularda yapılması gereken şeyler Kur'an ve sünnet tarafından ortaya konmuş. Meselerin usulüne uygun olarak anlatılması, insanların irşat edilmesi için gereken hususlar belirlenmiştir. Belirlenen esaslara göre tavır almak ve hareket etmek varken hiçbir faydası olmadığı halde bu tür mülahazalara dalmak hayallerin ve tasavvurların suizanla dönüşmesine ve dolayısıyla da zihin kirliliğine sebebiyet veriyor. İşte günde 100 defa estağfirullahlar var ya efendimizin bize çektirdiği. O estağfirullah dedirten böyle bir zihin kirliliği olabilir insana. Değerli dostlar burada bırakıyorum ve böylece maddeleri tamamlamış oluyoruz. Zihin kirliliğinin sonuçları diye bir başlık açıyor bundan sonra. Maddeler bitti. Zihin kirliliğinin sonuçları çok ağır sonuçları var. Zihin kirliliğinin bunların üzerinde de bir nebze durmuş olduk. Şuur altında olumlu ve olumsuz kabuller diye bir başlık açıyor. Yine aynı mealdi. Yani bakın bir bahsi bizim temel bahsimiz kötü ahlaktan korunmanın yollarıydı. Dahilden kaynaklanan zihin kirliliği alt başlık. Yani bizim üst başlığımız maddelerimizden bir tanesi zihin kirliliği. Ama o zihin kirliliğinin altında çok derin meselelerin içerisine giriyor. Hoca efendi zikrettiğim gibi bunları müstakil bir ders olarak işlemeyi gerektiriyor. Evet, biz maddelerimizi bir kere daha zikredip ondan sonra eee dua faslına geçelim. Kötü ahlaktan korunmanın yöntemleri bizim ana başlı başlığımız. Maddelerimiz şöyle. A yani birinci madde setti zerai prensibi. Bunu prensip haline getirmek. Seddi zeraiyi. 2. sürçtük diyelim, kaydık diyelim, kapaklandık diyelim. Doğrulup yola devam etme. Y sürçmemek hani sürçmedim, ayağım takılmadı diyemiyoruz hiçbirimiz. Dolayısıyla ikinci maddemiz doğrulup yola devam etme. 3üncü maddemiz imanımızı güçlendirme. 4. maddemiz Allah'a sığınma. 5. maddemiz fena hasretleri hayra yönlendirme. İnsan mahiyetindeki fena hususiyetleri, hasletleri, vasıfları hayra yönlendirme. Sonra 6. maddemiz değerli dostlar iradeyi kullanma, irade insanı olma. Sonra 7. madde yalnız kalmama ve 8. maddemiz de zihni ve şuur altını temiz tutma. Zihni ve şuur altını temiz tutma. Evet, maddelerimiz bunlardı değerli dostlar. Ben dosyayı kapatıyorum ve e chat'i açıyorum. Dosyayı derken Derin Müslümanlık kitabı yeni yayınlandığı için ben online satın aldım. E kitabı açıp size okuyorum. Değerli dostlar, e burada da ekran görüntülerini vermiş sevgili fedakarlar ekibi. Sevgili fedakarlar ekibi, hafta sonu Maryland'teydim ben. Oradaki kardeşlerime selam ediyorum. E bana diyor ki bazı arkadaşlar, Emine, Emine abla diyorlar, "sen fedakarlar ekibine selam ediyorsun ya. Onlardan olamadığım için çok üzülüyorum" diyor. Bazıları da diyorlar ki Emine abla o gayan sesleniyorsun ya. Ben de onlardanım." diyorlar. Yani aslında bu dersler tanışıklık vesilesi oluyor. Bu dersler kalbi tanışıklık vesileleri oluyor. Bazıları da diyorlar ki Emin abla, Emin abla diyorlar. Oradaki arkadaşlar var ya fedakarlar ekibindeki arkadaşlar. Onlar için ayrı ayrı dua ediyoruz biz diyorlar. Çok memnun oluyorum. Onlardan olamayanlar için de ben diyorum ki hayır siz de onlardansınız aslında. O fedakarlar ikindensiniz siz de. Niyet amelden daha hayırlı ya. Evet değerli dostlarım dersimiz böyleydi. Şimdi eee metinlerde paylaşıldı anahtar kavramları mı bekliyoruz? Öyle mi? Sevgili fedakarlar ekibi, anahtar kavramlarımız gelmedi. Evet, bir teknik bir aksaklık yoktur ümit ederim. Heh, geldi. Şimdi anahtar kavramlarımız. Seddi zerra, doğrulup yola devam etmek, imanı güçlendirmek, Allah'a sığınmak. Evet. Allah'a sığınmak, fena hasretleri hayra yönlendirmek, iradeyi kullanmak, yalnız kalmamak, zihin ve şuur altını temiz tutmak. Bunlar maddelerimiz. Sonra kavramsal olarak üzerinde durduğumuz meseleler yakaza hali, tedbirli yaşamak, basiret körlüğü, zümrüt tepeleri temaşa etmek, tövbe kurnalarına koşmak, doğrulmak, tövbe inabe evbeve, helmin mezit kahramanı, doyma bilmeyen yolcu, marifet yolcusu, imanı güçlendirmek, marifet, muhabbet, aşk, iştiyak, cezbe incezap, aksel gayat, gayelerin en yükseği İhlaslı olmak, Allah'ın koruması altına girmek, şeytana karşı surlar inşa etmek, farz, sünnet, nafile ibadetler, Allah'a sığınmak, haf ve reca dengesi, kendimizi gaflete salmamak, kevni cami insan, menfi duyguları terakki terakki rampası olarak kullanmak, iman çekirdeğini sümbüllendirmek, neşru nemalandırmak, nefse Aş kaldırmak, iradenin hakkını vermek, hayırh edinmek, zihin kirliliği, dış dünyanın içte oluşturduğu yansımalar. Bugünkü en büyük tehlike dış dünyanın içte oluşturduğu yansımalar, his yaralanmaları, his yaralanmaları. Ne kadar önemli kavramlar bunlar. Anahtar cümlelerimiz şöyle. Sizi zan altında bırakacak yerlerden uzak durun. Tühmet noktalarında bulunmaktan sakının. Bu efendimizin hadis-i şerifi. Ben rabbimi şu kadar biliyorum fakat bu yetmez. Onu öyle bilmeliyim ki imanım, marifetim, ona karşı alakam bazen aşk, bazen muhabbet, bazen iştiyak, baz bazen onun inayeti manasında gelen manasına gelen cezbe, bazen de o inayete kendini salma manasında incizap şeklinde tecelli eden alakam daha da kuvvetlensin ve mertebe katsin. Ya Rabbi bu Sat suresi 82 ve 83. ayetler. Ya Rabbi senin izzetine yemin ediyorum ki Ademoğullarının hepsini baştan çıkaracağım. Bu şeytanın cümlesi, bu şeytanın Allah'a karşı küstahlığının cümlesi. Ya Rabbi senin izzetine yemin ediyorum ki Ademoğullarının hepsini baştan çıkaracağım. Senin ihlasa ertirilmiş has kulların müstesna. Allah bizi o haslardan eylesin. Şeytanın kalbime vereceği vesveseden, kulağıma fısıldayacağı kötü şeylerden ve dürtülerden Allah'a sığınırım. Bu da efendimizin duası. İnsan kendi varlığını ancak çadırın orta direği gibi ayakta tutabilir. Evet. Çadırın yan direkleri için dostlara ihtiyacımız var. Doğa faslına geçiyoruz değerli dostlar. Duaları sevgili dostum Birsan başlatmış. Allah ondan ebeden razı olsun. Hayır hah bir sen. Allah'ım bizi kaygan zeminlere kaygan zeminlerde düşmekten setti zerai yaparak korunabilenlerden eyle. Rabbim seninle olan bağımızı koruyabilmemiz için bizlere yardım et. İpine sımsıkı kopmaz bir şekilde bağlı olanlardan olalım. Bizleri göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimizle başa bırakma. Allah'ım sırat köprüsünü kaymadan en hızlı şekilde süratle geçenlerden olalım. Doymak bilmeyen bir aşk ve iştiyakla bizleri aksel gayat ufkuna yükselt. Bizlere cennette beraber girebileceğimiz salih dostlar nasip et. Kalp ve zihin klerinden sana sığınırız. Kalbimiz ve zihnimizi paklardan pak eyle Rabbimiz. Amin. Amin. Amin. Ya Rabbim. Sevgili Edacığımın duasını okuyacağız şimdi. Ona selam ediyorum güzel çocuğuma. Gaflete düştüm. Şeytanın hilelerini hafife aldım. Yere düştüm fakat yeğise düşmüş mümin yeğise düşmek mümine yakışmaz. Bu yüzden Rabbim yeniden ve yeniden doğrult doğrulmak niyetindeyim. Yeniden ve yeniden senin dergah-ı izzetine iltica etmek muradındayım. Ya Rabbi günahlarımı ve bitmeyen ve tamamlanmayan eksikliklerimi huzurunda itiraf ediyorum. Uzaklığa düşme korkusuyla tir tir titriyorum. Çünkü kendimi biliyorum. Buna rağmen senin sevgini etrafımdaki hayır hahlarım, dostlarım ve senin sevdiğin nice nadide insanı gördüğümde yine ve yeniden hissediyorum. Düştüğüm yerde kalmama engel hayır hahlarım senin lütfun ya Rabbi benim hayatımda düştüğüm yerde kalmama engel hayır hahlarım var ya Rabbi. Hamdü senalar olsun senin lütfun Rabbim. Ya Rabbi beni de derin bir Müslümanlığı yaşamakla şereflendir. Beni de hayır hah eyle dostlarıma. İradem pek zayıf, zaaflarım pek fazla ama sana olan ümidim tam. Ne olur bu çetrefidli, sayısız ve iç içe olan zorlukları sen çöz. irademizin hakkını verdir. Ne olur şeytanın oyunlarına yenik düşürme. Efendiler efendisinin sallallahu tea aleyhi ve sellem sünnet-i seniyesini yol haritası alarak mücadele ettir bize. Nefsimize karşı nefsimize baş kaldırabilmeyi, dik durabilmeyi bize nasip eyle. Hak etmiyorum Rabbim ama şiddeti talebimdir. Ne olur tut ellerimden tut ki edemem sensiz. Çok güzel oldun. Çok güzel bir dua oldu sevgili Edacığım. Allah razı olsun. Evet, şimdi sevgili Muhliseciğimin duasını okuyacağız. Dostlar bunlar, güzel dostlar. Ey dostların en güzeli Rabbimiz, en üstü celisimiz ol. Bizleri ünsü billaha ulaştır. Ya Rab, bizi yalnız bırakma. Bizlere en iyi sücelisler lütfeyle. El ele, gönül gönüle efendimizin ayak izlerini takip edebileceğimiz dostlar nasip eyle. Öyle dostlarımız olsun ki ya Rab sürçmelerimize izin vermesin. Sürçsek dahi bizleri bizlerin elini tutsun. Tövbe kurnasına götürsün. Tövbe kurnasında yuğunup, yıkanıp arınabilmeyi nasip eyle. Ey biricik sığınağımız. Öyle haset bir düşmanımız var ki o düşmandan ancak senin dostluğun ve sana yakın olanların dostluğu ile tefani sırrıyla ve ihlasla korunabiliriz. Ne olur bizleri ihlaslı kullarından eyle ve kirlenmiş nöronlarımızı senin nurunda temizle. Amin. Amin. Amin. Elfü amin. Şiddet-i talebimizdir ya Rab. şiddeti talebimizdir ya Rab. Kirlenmiş şuuraltı muktesebatlarımızı temizleyebilmeyi, kirlenmiş nöronlarımızı nurunla yeniden temizleyebilmeyi nasip eyle hepimize ya Rabbi. Şimdi sevgili Feyzacığımın sevgili Feyzacığımın duasını okuyacağız. Ey güzeller güzeli sultanım, bizi kendi kendimizle başa bırakmak suretiyle rahmetinden, yakınlığından mahrum etme. Halvetimiz seninle olsun, celvetimiz seninle. Zihnime bilerek bilmeyerek bulaşan tortuların düşüncelerimi kaydırmasından, basiretimi perdelemesinden yine sana sığınıyorum. Sinelerimize hakla batılı aydınlatan bir nur ver. O nuru yak sinelerimizde Rabbimiz etrafımızı öyle güzellerle donat ki o nur karşısında ben de bana dair bir şey kalmasın. Amin. Elf alfi. Amin. Etrafımızı güzellerle donat ya Rabbi. Bize basiret nuru ver. Öyle bir nur ver ki ya Rabbi biz de bize dair hiçbir şey görmeyelim. Hep seni görelim Rabbimiz. Evet. Şimdi sevgili Betül Muhlis'nin sevgili Betül Muhlciğimizin duasını okuyacağız. Görüyor musunuz? Biz Allah'tan ihlas istiyoruz. Muhliselerimizin sayısını arttırıyor Rabbimiz aramızda. Dostlarımızın güzellerin sayısını artırıyor Cenabı Hak. Ey bizim güzeller güzeli Rabbimiz demiş sevgili Betül Muhlise. Kalbimizi karartabilecek, yolumuzu şaşırtabilecek, kendimize ve nefsimize zulmettirebilecek her türlü şerre karşı sedai ver bize. Seddi-ti zerailer nasip eyle bize. Nefsimizde yaşaran kötü duygu ve düşünceleri kökünden ya Rabbi sök ve yeniden filizlendirme. Sana olan kulluğumuza gölge düşürebilecek şeylerden sakındır bizleri. Bizleri ayaklarımızı kaydırma Rabbimiz. Bizleri düşürme. Rabbimiz en küçük bir kayma ihtimalinden senin ziyanetine, himayene sığınıyoruz. Şayet düşersek de hemen doğrult bizi. Hemen tövbe kurnalarına koştur. Yolda kalanlardan eyleme. Hep senin yolunda, hep senin rızan için koşan, ihlasa ermiş, çok sevdiğin has kullarından eyle. Eyle ki şeytan bizi baştan çıkaramasın. Senin yolunda, resulünün yolunda rızana koşan kü heylanlar gibi eyle bizi. Amin. Amin. Elfü elfü amin. Benim güzeller güzeli çocuğum. Evet. Şimdi pek sevgili Fatma Nurumuzun duasını okuyacağız. Şöyle demiş: "Rabbim, Rabbim sultan mı gelir haneyi napake hicap ederim? Ne olur pür nur eyle kalplerimizi. Sultan mı gelir haneyi naake hicap et utan temiz olmayan bir eve hiç sultan davet edilir mi? Şu kalp beyti-ti hüda. Şu kalbin sultanı Rabbimiz. O evde kalp evi. Hicap ederim. Ne olur ya Rabbi. Pür nur eyle kalplerimizi, nöronlarımızı. Bize daim marifet, muhabbet, aşku, iştiyak, cezbe incizapla yaşat. Böyle yaşamak için yaşatma ufkuna, yaşatmak için yaşama ufkuyla meşbu kıl. Meşk ettir ya Rabbi. Meşk kul eyle. Burada çok güzel bir sanat yapmış sevgili Fatma Nur şair olduğu için meşgul kelimesi var ya meşk kul demiş. Meşk kul. Aşkı meşk eden kul. yaşatma arzusuyla ya Rabbi yaşatmak için yaşamakla bizi meşkul eyle. Çok güzel bu meşkul kelimesi. Çok sevdim onu. Ufkumuzu doldur habibinle. Ne güzel bir dua. Ufkumuzu doldur ya Rabbi habibinle. Bakınca seni hatırlatan, işitince sana çağıran, mahiyetinde mahiyetini duyduğumuz kullarından eyle bizi. Bizi de güzellerine dost eyle. Öyle dostluklarımızı daim eyle. Öyle olmayan ilişkilerimizi de öyle inkılab ettir ya Rabbi. Çok güzel bir dua olmuş sevgili Fatmaur. Çok rafine bir dua olmuş. Allah razı olsun. Şimdi pek sevgili Fatih kardeşimizin özlediğimiz dualarından bir tanesini okuyacağız. Ey bizi bu hayırlı dairede istihdam eden Rabbim diye başlıyor. Bütün böyle gönlüme de tercüman. Ey bizi bu hayırlı dairede istihdam eden Rabbim. Şeytanlar bu hizmetin hadimleriyle çok uğraşıyor. Özü sözü sadık bir mümin olmak isterken nöronlarımız kirleniyor. Şuur altlarımıza, şuur altlarımıza kirli şeyler bulaşıyor. Temizlenmek istiyoruz. Bizi tertemiz eyle ey şeyin sahibi. Haramlara karış. Haramlara karıştık. Haramlarla kuşatıldık. İçimize dert oldu. Bunları aşıp gayelerin en yükseğine, aksel gayata yönelmek istiyoruz. Çırpınıyoruz ya Rabbi. Çırpınıyoruz ya Rabbi. Haramlarla kuşatıldık ya Rabbi. Ey her şeyin sahibi. İçimize dert oldu. Bunları açıp gayelerin en yükseğine yönelmek istiyoruz. Çırpınıyoruz. Allah'ım yalnız kalıp şeytanın oyuncağı olmaktan sana sığınıyoruz. Şeytan bir şey şayet bir araya gelirsek gıybet ve malayaniyat ile doldurmaktan, vaktimizi ziyan etmekten sana sığınıyoruz. Elimizden tutacak öyle hayırlı arkadaşlar nasip et ki sohbetimiz hep marifetullah buu olsun. Bize kulluğumuzu unutturma ya Rabbim. Bize kulluğumuzu unutturma. Rabbim menfi duygularımızın altında ezilmek değil onları terakkiye rampa yapmak istiyoruz. Ders arkadaşlarımıza öyle iman lezzeti ile donat ki bir daha günahlara kapı açılmasın. Hep beraber nurlarla aşalım bu fitneler asrını. Amin. Amin. Amin. Elfü elfü. Amin. Bu ifritten, bu ifritten imtihanları geçelim ya Rabbi. Evet, sevgili Kefsar Neslihan'ın duasını okuyacağız şimdi. Ona da selam ediyorum. Şöyle demiş: "Kalbimize inşirah buyuran canımız Allah'ımız. Bizi birbirimize emanet eden merhametlilerin en merhametlisi Rabbimiz. Bizleri yalnız bırakma. Kalbimizin en derunda sana olan aşk-u iştiyakımızı bize hissettir. Gurbetlerden kurtar bizi ya Rabbi. Visal kuşağına ulaştır. Kalplerimize bahşettiğin iman çekirdeğini sümbüllendirebilmeyi, neş nemalandırabilmeyi latif isminle nasip eyle. Lütfet canımız Allah'ımız. Bizleri doyma bilmeyen marifet muhabbet yolcuları eyle. Zümrüt tepeleri temaşa etmek suretiyle lezzetini şükür için isteyen kulların arasına al. Şükür sonsuzluğuna aç bizi, kalplerimizi ya erhamerrahimin. Elfi alfi amin. Elfi alfi amin. Sevgili Kemal kardeşimizin duası. Allahumme halak mecalen. Allah'ım bizi karşılıksız yarattın. Allah Allahümme razakten mecanen. Allah'ım bizi karşılıksız rızıklandırdın. Allahum mağfirli mecanen. Allah'ım bizi karşılıksız affet. Amin. Amin. Alfa alfa. Amin. Peki sevgili Ayperi hanımcığım, Ayperi dostumuz hepinize yetecek Medine gülleri göndermiş. Allah ondan razı olsun. Sevgili Emre kardeşimizin çok sevgili Emre kardeşimizin duasını okuyacağız şimdi. Ders arkadaşımızın Rabbim zayıfım tutarsızım. Kaymaya müheyya bulunuyorum. Kaydırıp yanlış iş yaptırıp bunca insanı benimle mahcup etme. Elfi elfi amin. Elfi alfi amin. Ya Rab bizleri ve kardeşlerimizi muhafaza eyle. Bizleri ihlasa eren, ihlasa erdirdiğin kullarından eyle. Her anımızda yanımızda ol. Gören gözümüz on, atan kalbimiz, tutan elimiz sen ol ya Rab. Ey her yerde isim ve sıfatlarının tecellileri görünen, her muhtaca ihtiyacına göre tecelli eden Rabbim şu perişan halimize merhamet eyle. Ey her şeyden yüce yegane büyük Rabbimiz Allah'ımız. Derbedar halimizi ıslah eyle. Amin. Amin. Elfi alfi amin ya Rabbi. Sevgili Rümeysa kardeşimizin duası. Ona da selam olsun. Allah'ım kim bana saygısından dolayı harama bakışı terk ederse onun kalbine öyle bir iman salarım ki onun zevkini bütün kalbinde hisseder buyuruyorsun. Bizi bunu yapmaya muvaffak kıl ve imanı tüm hücrelerimize duyur. Seni bilme hususunda ufkumuzu öyle bir noktaya ulaştır ki ufuk bizi cezbe incizaba taşısın. Her anımızda yakazı haliyle tüm günahlara, şeytanın zehirli oklarına karşı uyanık eyle bizi. Sürçmelerimizi, tökezlemelerimizi bağışla. Vakit kaybetmeden toparlanıp sana yönelmemiz için bizlere yardım et. Amin. Elfi elfe amin. Elfi elfe amin. Sevgili Handan kardeşimizin duasını okuyacağız şimdi. Ey benim güzel Rabbim, bu kirli çağda yakasısız kalan kalbimiz nereye gider? Neşru nemadan mahrum ruhumuz hangi karanlıkta erir? Hangi zulmette söner? Fıtratın solmaz özünü diriltmezsen biz kime sığınırız? Kurbet yolunda terakki etmezsek hangi çukurda çırpınırız? Izanla dolmazsa içimiz hangi heves tutar elimizden? Fezeyanlar kesilirse fezeyanlar kes. Özür diliyorum feyezanlar yani feyizler kesilirse hangi aşk taşar kalbimizden? Mehafetullahsız bir gönül hangi ateşte yanar, hangi girdapta söner? Sana dönmezse bu ümit, sana dönmezse bu ümmet, ey Rabbim, kim bizi kurtarır? Kim bizi sever? Sevgili Handan'ın şiiri, şiir olmuş bu. Şiir yani ben böyle nesir gibi okudum ama fevkalade güzel bir şiir olmuş. Hakkını veremeden okudum. Ey benim güzel Rabbim, bu kirli çağda yakasısız kalan kalplerimiz nereye gider? Neşu nemadan mahrum ruhumuz hangi karanlıkta irir, hangi zulmette söner? Fıtratın solmuş özünü diriltmezsen biz kime sığınırız? Kurbet yolunda teraki etmezsek hangi çukurda çırpınırız? Ne kadar güzel değil. İzanla dolmazsa içimiz hangi heves tutar elimizden? Feyezanlar kesilirse hangi aşk tutar kalbimizden? Mehafetullahsız bir gönül hangi ateşte yanar, hangi girdapta söner? Sana dönmezse bu ümmet ey Rabbim, kim bizi kurtarır? Kim bizi sever? Sevgili Goncagül'ün duasını okuyoruz. ifritten bir dönemde ne güzel bir dua dua serasıyla sarıp sarmalıyorsun. Böyle bir dairede böyle insanların arasında olmaktan dolayı Rabbim sana hamd olsun demiş sevgili Koncagül benim de duygularıma tercümanlık etmiş. Sevgili Zeynep Nevracığımın şiiri gelmedi diye bekliyordum ama eee Evet. ve geldi. Çok şükür güzel çocuğum büyük. Şöyle demiş sevgili Zeynep Nevracığım. Görme nefsini ey can. Haramdan uzakt yol uzundur. Sabırla yürüyen selah bulur, selam bulur. Her bakış bir nazar, her söz bir kemal. Yanlışın gölgesi iner gönlün duvarına bal. Mevla der, "Gel ne olursan ol yine de gel." Yunus der, "Bildiğim bir aşk var. İşte onunla gel. Dost ile ol yalnız kalma. Çadırı sağlam tut. Her adımda tövbe, her nefeste şükür bul. Kalbini nurlandır, kirden arındır her gece. Hak yolunda sarsılma, sabırla geç her gece. Çok güzel olmuş güzel çocuk benim. Kalemine, ilhamına bereket. Kalbini nurlandır, kirden arındır her gece. Hak yolunda sarsılma, sabırla geç her geçe. Evet değerli dostlarım, benim bir de şair Senacığım vardı. Bilmiyorum burada mı? Hale ve Hilal de buradaymış. Onlar onların da duaları gelmedi ama bugünkü nasibimiz de böyleymiş diyorum. Görüşmek üzere diyorum.
EMİNE EROĞLU İLE HZ. PİR OKUMALARI: KÖTÜ AHLAKTAN KORUNMANIN YOLLARI
Channel: Emine Eroğlu
Share transcript:
Want to generate another YouTube transcript?
Enter a YouTube URL below to generate a new transcript.