Transcript of EMİNE EROĞLU İLE MESNEVÎ-İ NURİYE OKUMALARI - 235: NEBATÎ, HAYVANÎ, İNSANÎ VE İMANÎ NEFİS
Video Transcript:
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü ala seyyidina ve senidina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmeîn. Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullah. Elfelf salatin vefalfi selamin aleyke ya habiballah. Değerli dostlarım hepinizi muhabbetle selamlıyorum. Haziru muhabbetle selamlıyorum. Değerli dostları, Gaibun'u da hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Bereketli bir ders olsun diye ümit ediyorum. Mesnevi-i Nuriyede 10. Risaledeyiz. Çok önemli hakikatlere değiniyor Bediüzzaman Hazretleri 10. Risalede. Biz en son sizinle yolumuzun dört hatvesini konuştuk. Aslında bu ders o dört hatayi tamamlayan bir ders olacak. Çünkü insan mahiyetinin çeşitli yönlerini göreceğiz bu dersin içerisinde. Feyizli olsun. Ben çok önemsiyorum bu meseleleri. Bize dair meseleler, yolumuzun erkanına dair meseleler, kendi kimliğimize dair meseleler olduğu için Bediüzzaman Hazretleri değerli dostlar bu derste bize insan mahiyetinin çeşitliliğini anlatacak. Şimdi biz e yolumuzun dört hatvesini yani dört adımını geçen derste sizinle konuştuk. O dört adımın temel özelliği şuydu. Üstat bize nefsimizin mahiyetini anlatıyordu. Sonra da onu nasıl tezkiye edeceğimizi bize öğretiyordu. Tezkiye orada anahtar kelimeyi hatırlayacaksınız. Tezkiye arındırmak manasına geliyordu. Temizlemek. Bu da şuna istinat ediyor, dayanıyor aslında. Nefis cebiliyet itibariyla yani yaratılış itibariyle kirli bir mekanizma. Onda ne var? İşte öfkeler var, nefretler var, hırslar var, hasetler var. Onda onda dünyayı yutsa doymayacak e arzular var. Onun eee temizlenmesi gerekiyor nefsin. Şimdi üstat bakın bize nefsi öldürmekten bahsetmiyor. Nefsi tezkiye etmekten bahsediyor. Çünkü biz nefis bizim için bir terakki mekanizması. Yani insan mahiyetinin belki de en önemli vehçesi. Çünkü onunla terakki ediyoruz. Nefisle terakki ediyoruz. Ve nefsi öldürmekten söz etmiyoruz. Bakın nefsi tezkiye etmekten, arındırmaktan söz ediyoruz. Ne olacak? İşte mutmainne bir nefis olacak. Radiye, mardiye bir nefis olacak. Kalbin terkisinde bir nefis olacak. Kalbe tabi olmuş. Letaif-i rabbaniyeye tabi olmuş. Kalbin terkesinde bir nefis, nefis olacak. Eee, kalbin aldığı lezzetlerden o da kendi payını alacak. Ruhun aldığı lezzetlerden o da payını alacak. Böyle bir nefis. Şimdi biz hep baştan beri şunu biliriz değil mi? Tasavvufta nefsin mertebelerini biliriz. Nefs-i emmareden nefs-i mutmainye, radiyeye, mardiyeye, nefs-i safiyeye kadar nefsin o mertebesini aşağı yukarı tanıyor ve biliyoruz. Bugün üstadımız bize nefsin bir başka veçheden yeniden tanımlamasını öğretecek inşallahu teala. Şimdi eee şuradan başlıyorum. oraya geri dönerek. Tezkiye kelimesi bizim için anahtar kelimeydi ya. Nefsimizi öldürmüyoruz onu tezkiye ediyoruz. Niye nefsimizi tezkiye ediyoruz? Çünkü niye öldürmüyoruz da tezkiye ediyoruz? Çünkü biz Cenab-ı Hakk'ın yarattığı nimetlere nefsimizle muhatap oluyoruz. Nefsimizle onları tadıyoruz, tartıyoruz, tanıyoruz, şükre dönüştürüyoruz. Nefis düşünün. Bizim için bu kadar önemli bir mekanizma. Onunla tartıyor, onunla tanıyor. Onunla gelen nimetleri şükre dönüştürüyoruz. Ama şükre dönüştürememe tehlikesi de var nefsi emmarede. Biliyorsunuz gelen nimetleri gurura dönüştürebilme tehlikesi de var. gelen nimetleri, yediğimiz nimetleri şükre değil de eee kiloya, huzurata dönüştürebilme tehlikesi de var nefsin. Dolayısıyla nefis böyle hem aşağılara, aşağıların aşağısına düşebilecek hem de yukarılara doğru çıkabilecek olan bir mekanizma. Terakki mekanizması. İnsan mahiyetinde terakki mekanizması. O terakki edebilmesi için tasaffi de edebilmesi gerekiyor. Saflaşması da gerekiyor. Ve işte biz o saflaşmaya üstadın terminolojisi içerisinde tezkiye diyoruz. Hatırlayın zekat da aynı kökten geliyordu. Malı temizlediği için bizi materyalizmden, dünyaperestlikten temizlediği için zekat bizim üzerimizde bir temizleyicilik fonksiyonu ifa ediyordu. İşte nefsin tezkiyesi de böyle bir temizlenme, nefsin arındırılması, tezkiye edilmesi ve bize Bediüzzaman Hazretleri birinci hatvede nasıl tezkiye edilir? İkinci hatvede nasıl tezkiye edilir? 3üncü hafede hep bu dört hatvede de tezki üzerine kurdu kendi açtığı yolun terakki sistemini. Birinci hafede mesela şöyle diyordu üstat işte nefsin cibiliyeti budur. Nefis budur ve bu mertebede şöyle tezkiye edilir. İkinci hatvede nefis şöyle bir mekanizmadır. Şöyle tezkiye edilir diye bize böyle adım adım nefsimizi nasıl tezkiye edeceğimizi öğretti. Hatırlayacaksınız bunları zannediyorum. İşte nefis evv bizzat kendini sever. Her şey kendine feda eder. Nefsini mabuda layık bir tarzda kendini tenzih eder. E ne yapacağız o zaman? Nefsimizin nefsimizin kusurlu olduğunu kabul ederek yola çıkacağız ve onunla yüzleşerek terakki edeceğiz diye bir netice çıkarıyoruz bundan. Nefsimizi nasıl tezkiye edeceğiz? Nefis ödüllere çok düşkün. Nefis ama sorumluluk almak istemiyor. Nefis ücret istiyor ama vazife söz konusu olduğunda geriye çekiliyor. E öyleyse onu nasıl tezkiye edeceğiz? Tam tersiyle vazife söz konusu olduğunda onu hatırlayacağız. Ama ücret söz konusu olduğunda ücrette onu geriye doğru çekeceğiz. Alkışta onu geriye doğru çekeceğiz gibi. Şimdi bunlar hep nefsi tezkiye etme yöntemleri olarak bize verildi Bediüzzaman Hazretleri tarafından. Şimdi bugün konuşacağımız mesele bunun üzerine bina edilecek. Mesela üstadımız devam ediyoruz yola. Geçen derste kaldığımız yerden devam ediyoruz. Keza diyor Bediüzzaman Hazretleri ve keza insan vücudunda birkaç daire vardır. Şimdi bu nefis tezkiyesini yapacağız ama insan mahiyeti tek katmanlı olmadığı için üstat bize yeni bir bakış açısı kazandıracak. Burada üstat diyor ki bize insanın vücudunda yani insanın mahiyetinde, varlığında birkaç tane daire var. Hangi daireler var? Üstat diyor ki insan hem nebatidir, hem hayvanidir, hem insanidir, hem de imanidir. Bu bana çok etkileyici geliyor. Bakın üstat dört tane tabaka çizdi burada. İnsan dedi Bediüzzaman Hazretleri biz hep böyle diyoruz ya insan eee bütün kainatın en luzeci diyoruz. Bütün bir kainatı, bütün bir varlığı süzgeçten geçirseniz ortaya çıkacak şey insan. İnsan alemi askar, kainat alem-i ekber diyoruz. Dışarıdan öyle görünüyor da hakikatte alem-i ekber olan da insan. Yani kainattan daha değerli olarak yaratmış Cenabı Hak onu. Ama kainatla arasındaki ilişki böyle bir ilişki. Yani küçültülmüş bir kainat insan, küçültülmüş bir kainat. Kainat da büyütülmüş bir insan gibi. Dolayısıyla şimdi insan bütün alemleri kendi içerisinde topluyor ve onun nebati bir yönü var. Nebati bitkisel demek biliyorsunuz. Bitkisel hayvani bir yönü var insanın ve insani bir yönü var. Neye insani yön dediğimizi konuşacağız ve aynı zamanda imani bir veçesi de var. Şimdi bu üstadın bu tanımlaması aslında bize çok şey söylüyor. Tezkiye muamelesinin bunlarda ayrı ayrı olduğunu anlatacak üstadımız bize ve nasıl yapacağımızı da öğretecek. Çünkü tezkiye bizim için anahtar ve çok önemli bir kavram. Ya nasıl tezkiye edeceğiz nebati yönümüzü, hayvani yönümüzü, insani yönümüzü bunların arasındaki farklılıkları anlatacak üstat bize. Fakat burada eee altını çizmek istediğim çok önemli bir mesele var. Şimdi biz tasavvufi gelenek içerisinde nefs hep nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mülheme, nefs-i mutmainne, nefs-i radiye, nefsi-i mardiye, nefs-i eee zekiye ya da nefs-i safiye olmak üzere böyle yedi mertebede hep tanıyoruz ya. Ama bir de eee Aristoteles'ten günümüze kadar gelen insan mahiyetini tanımlayan felsefenin tanımlamaları var. İbn Sina gibi, Farabi gibi büyük felsefecilerin, büyük alimlerin, İslam alimlerinin eee onlara istinat ettiği Aristoteles'in o eee o tanımlamasını benimsiyor ve onu zenginleştirmeye çalışıyorlar. İbn Zeyna ve Farabi orada da nefsi nefs-i nebati, nefs-i hayvani ve nefs-i insani olmak üzere üç kategoride ele alıyorlar. O felsefe geleneğinin içerisinde nefs-i nebati, nefs-i hayvani ve nefs-i insani olmak üzere üç kategoride ele alıyor. Aristoteles zikrettiğim gibi bu bağlamı bugüne kadar getiriyor. İbn Sina ve Farabi gibi felsefe geleneğinin temsilcileri. Şimdi onlar nefsi böyle tasnif ediyorlar ya aslında insan mahiyetinin bir hakikatini dillendirmiş oluyorlar. nedir o insan mahiyetinin hakikati? Bizim bir nebati yönümüz var, değil mi? Yani bitkilerle ortak bir yönümüz var. Nedir bitkilerle ortak olan yönümüz? Onlar da zihayat, hayat sahibiler. Ne yapıyorlar bitkilerle ortak noktamızda bizim? Eee, beslenme, üreme, çoğalma. Bu değil mi? Beslenme, üreme, hayat sahibi olma. Yani onlar da var. Hayat sahibiler. E onlar da besleniyorlar. Onlar da ürüyor yani çoğalıyorlar. Dolayısıyla bu yönümüz bizim nebati olan yönümüz. Hani bitkisel hayata girdi diyoruz ya mesela böyle hayati fonksiyonları devam ediyor ama ortada şuur yok. Mesela hayati fonksiyonları devam ediyor ama hayvani yönü yok. Sadece bitkisel yönü var. Sadece hayati fonksiyonlarını sürdürebiliyor. Ona bitkisel hayat diyoruz. O yüzden insanın böyle bitkisel bir yönü var. Bakın bunu herkes böylece kabul ediyor. Felsefecilerden bugünkü işte e modern bilime kadar. Bir de hayvani yönümüz var. Hayvani yönümüz ne? Hayvanlarla ortak olan yönlerimiz. Mesela duyularımız. Onlar da görüyorlar, işitiyorlar. Efendim onlar da tad alıyorlar. Bizim gibi duyuları var. Sonra kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye yönüyle yine bunlar da hayvani yönlerimiz bizim. kuve-i şehiviyemiz, kuvve-i gadebiyemiz. Hayvanlarda da var bunlar. Biz üst mertebeye insaniyet, nefs-i insani diyor Aristoteles. Nefs-i insan de ne var? Hayvanlarda da olmayan bir şey var. Akli melekelerimiz var. Akli kuvelerimiz biz var. Bizim düşünebiliyor, fikredebiliyor oluşumuz. Bu fikredebiliyor oluşumuzdan varlıkları tartabiliyor, ölçebiliyor oluşumuz. Mesela düşünün bir insanın gurur gibi, kibir gibi, uç gibi hastalıkları aslında düşünebiliyor oluşundan kaynaklanıyor değil mi? Kendini üstün görmesi, başkalarını küçük görmesi, eşyayı tartabiliyor, ölçebiliyor. Çünkü kuvve-i akliyesi var. Şimdi bakın, farkında mısınız? Bu e bu üç mertebe, üç mertebe insan mertebesi işte şeyden beri, insanlık tarihinden beri insan hep bu üç mertebede ele alınmış. nebati yönüyle, hayvani yönüyle ve insani yönüyle ele alınmış. Şimdi bu üç tane yön aslında birbirini de kapsıyor. Mesela hayvani eee nefise baktığımızda, hayvani nefse baktığımızda onun nebati nefsi de kapsadığını görüyoruz. Yani hayvanlarda da hayat var, hayvanlarda da üreme var, hayvanlarda da beslenme var. İnsani yöne baktığımızdaysa, insani nefse baktığımızda onun hem hayvani nefsi hem de nebati nefsi kapsadığını görüyoruz. Yani bir üst levela çıktığımızda altıda kapsayan bir nefis mertebeleri algısı. Ne dedik? Bakın ü tane. Nefsani mahiyetimiz, nefsani yönümüz, hayvani yönümüz ve insani yönümüz. İnsani yön ne ile ölçülüyor? O işte geleneğin içerisinde akılla Farabi gibi, İbn Sina gibi eee felsefeciler almışlar işte Aristoteles'in bu yaklaşımını. İnsan aklı üzerinden bir yetkinleşme, tekamülü, tekamül diyoruz ya insan niçin yaratılmıştır? Terakki etmek için diyoruz. Tasafi etmek için diyoruz. Tekamül etmek için diyoruz. Öyle diyoruz, değil mi? Ama bu tekamülü, bu terakkiyi, bu gelenek, bu felsefe geleneği hep akıl üzerinden okumuşlar. Hep akıl üzerinden yorumlamışlar. Aklın yetkinleşmesi olarak okumuşlar onu. Ama bakın bugün bunu okuyacağız. Üstat Bediüzzaman Hazretleri şöyle bir şey yapıyor. O geleneğin bu tasnifini alıyor ama ona yeni bir basamak daha ekliyor. İnsanın olgunlaşması, yetkinleşmesi sadece aklın yetkinleşmesi değil. Çünkü üstat o dört, o üç mertebeye dördüncü bir mertebe daha ekliyor ve ona imani nefis diyebilirsiniz. İnsanın imani mahiyeti bakın nebati, hayvani, insani ve imani diyor Bediüzzaman Hazretleri. İmani. O kadar önemli ki bu ne yapıyor biliyor musunuz üstadımız? O hep üstat hep mahruti bakar ya bütünsel bakar. Bütüncül bir bakış açısı var Bediüzzaman Hazretlerinin. Ne yapıyor Bediüzzaman Hazretleri? Aslında bu yaklaşımı alıyor. Bizim tasavvuftaki o bildiğimiz o yedi mertebeyle adeta içe geçiriyor. Bütüncül bir yaklaşımla. Çünkü aslında o felsefecilerin nefsi-i hayvani dedikleri yaklaşım tasavvuftaki nefs-i emmare ile ölçüşüyor, örtüşüyor. Ama işte dikkat edin, eee, felsefe geleneği aklın yetkinleşmesi üzerinden meseleyi ele aldığı, tasavvuf geleneği ise ruhun ve kalbin yetkinliği üzerinden meseleyi ele aldığı için ayrışıyorlar. Bediüzzaman Hazretleri meseleyi bütüncül bir tarzda ele alıyor. Ve ne diyor Bediüzzaman Hazretleri? Bakın nefsi nefsi-i imani diye bir mertebe koyuyor. O nefs-i aklinin yani nefs-i insaninin üstüne nefs-i imani. Ve şöyle diyor bu tezkiye muamelesi var ya üstadın temel kavramı. Terakkinin en önemli meselesi tezkiye arınma. Nefsin arındırılması. İşte bu tezkiyenin de bu dört mertebe üzerinden yürüdüğünün altını çiziyor. Ve üstadımız diyor ki insan diyor bazen mesela günün içerisinde bu tabakaların arasında gezinir. Tezkiye muamelesi bazen tabaka-ı imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazen 24 saat zarfında her dört tabakada bu muamele vaki olur diyor. Şimdi tezkiye nefsi arındırmak ya mesela şöyle düşünün. Diyelim ki biz yeme ve içme noktasında, yeme ve içme noktasında nefsimizin eee birtım şeyleri var. Böyle hadsizlikleri var, kontrolsüzlükleri var nefsin. Lezzet için yiyor mesela. Oysa ne için yemesi gerekiyordu? şükür için yemesi gerekiyordu. Lezzeti de şükür için istemesi gerekiyordu. Ama o sırf lezzet alabilmek için yiyor. Nefis. Şimdi bu mertebede nasıl tezkiye edeceksiniz siz nefsiniz? Bakın bu nefsin hangi mertebedeki tezkiyesi? Aslında bu nefsin hayvani ve nebati mertebedeki tezkiyesi. Öyle değil mi? nebati mertebede yani yeme içme, beslenme yani tezkiyesi. O mertebede onun tezkiye edilmesi gerekiyor ve ne yapıyoruz biz? İşte uykumuzu mesela fazla uyuyoruz diyelim. E bun nefsin tezkiye edilmesi gerekiyor. Nefsin tezkiye edilmesi için o mertebede yani fazla uyuyor nefis onu azaltmaya çalışıyoruz. Fazla yemek yiyor azaltmaya çalışıyoruz. Ne yapmaya çalışıyoruz? Bakın ona bir sınır çizmeye, onu tahdit etmeye, onu onu kontrol altına almaya, onu irademizle yönetmeye çalışıyoruz. Onun bize hakim olmasındansa biz ona hakim olmaya çalışıyoruz nefsimize. Ama bu hangi mertebe? E düşünün nebati bir mertebe. Sonra hayvaniyet mertebesine geçiyoruz. Nefsin neleri var? Mesela hayvaniyet mertebesinde duyuları düşünün. E gözümüz var ve gözümüzün harama bakmamasını istiyoruz. Onu tezkiye edebilmek nedir? Şu gözle sadece helal olan şeyleri görebilmek. Şu kulaklarla sadece helal olan şeyleri işitebilmek. Şu ağızdan çıkan kelimelerin efendim şu eee tadmakların tadmakların tanımakların neyle olması gerekiyor? hep eee helal dairede olması gerekiyor. Şimdi bunların mesela konuşmak konuşmak eee insani nefsi-i insaniye mertebesinde ama tadmaklar mesela hayvaniyet mertebesinde işitmekler, görmekler, kuvve-i şeheviye eee o cismani atmosferin içerisindeki yönelişler, oradaki haram ve helaller, öfkeler, mesela, hayvani gazaplar. Biliyorsunuz insanın böyle bir mahiyeti de var. Dişi olanın ısırması, tırnağı olanın geçirmesi, efendim parçalamaklar, eee efendim dille sokmaklar, ısırmaklar. Şimdi bütün bunlar insanda da var. Öyle değil mi? Hayvan gibi, yılan gibi ısırmaklar, akrep gibi zehirlemekler, efendim canavar bir hayvan gibi parçalamaklar. Bunlar insanda da var. İnsanın hayvani yönü. Şimdi nasıl tezkiye edecek insan? Öfkelerini kontrol edecek. Şehvani arzularını kontrol edecek. Edecek. Öyle değil mi? Gözünü, kulağını kontrol edecek. Bu hangi tezkiye? Bu hayvaniyet mertebesindeki tezkiye insanın. Bu insanın hayvaniyet mertebesinde nefsini tezkiye etmesi demek. Sonra geçelim insaniyet mertebesinde nefsini nasıl tezkiye edecek? İnsaniyet mertebesinde ne var? Hayvanlar da olmayan bir şey var insanda. Akıl var. Akıl var insanda. İnsanda nutuk var, kelimeler var, konuşma var. Aklın bir gereği olarak. E ne olacak insan o zaman? Düşünce atmosferi itibariyla sırat-ı müstakimde olacak. Hani hoca efendi diyor ya nefsi-i tezkiye noktasında hayallerimizi, hatıralarımızı bile temiz tutabilmeye çalışmak. Düşüncelerimizi, düşüncelerimizi temiz tutmaya çalışmak. İnsaniyet mertebesi bu. Bakın insan gibi düşünmek, hayırlı amellerin içerisinde bulunabilmek için tefekkür edebilmek. Tefekkür edebilmek, analizler yapmak, terkipler yapmak, sentezler yapmak, yeni sonuçlara varabilmek insaniyet mertebesi ve bunu işte zikirle, tezekkürle ortaya dökebilmek. Bununla ilgili makaleler yazabilmek, efendim nutuklar, eee, sohbetler verebilmek ne olacak? Bu bir akıl mertebesi bakın düşünce. Ama o konuda da tezkiye edilmesi gerekiyor. Çünkü aklın da ifratları ve tefritleri var. Var. Öyle değil mi? Aklın ne ifratları var? Hakkı batıl, batılı hak gösteriyor akıl. Öyleyse ne olacak? Akıl da hakikatin peşinde olacak ki kendini tezkiye edebilsin diye. Kendini tezkiye edebilsin diye. Şimdi ama bir de ne mertebesi koyuyor üstat? Bakın bu mertebeleri işte ne koyuyor? Sokrates bu mertebeleri koyuyor. İşte nebati nebati nefis, hayvani nefis, insani nefis diyor. Ama üstat ne yapıyor biliyor musunuz? Yepyeni bir şey yapıyor üstat. çok orijinal bir şey yapıyor Bediüzzaman Hazretleri. Aklını yetkinleştirmek üzerinden bir tekmül yolculuğu değil. Bediüzzaman Hazretleri bir de nefsi imani diye bir mertebe koyuyor üstadımız. Ve o mertebede de Bediüzzaman Hazretleri tezkiye-i nefsin altını çiziyor. Nasıl olacak? Yani imani mertebede tezkiye nasıl olacak? Düşünün bizim bir itikadımız var. Onu şirkten arındırmak, şirkten tezkiye edebilmek. Amellerimiz var, namazımız var mesela. E namazımızda bir tezkiye ihtiyacımız yok mu? Namazımızda namazlaşabilmek, orucumuzda oruçlaşabilmek bu değil mi? En fazla düşünün hani ahlaklı bir insan olma çabası insani mertebede de var değil mi? aklın gereği işte yalan söylememek, efendim eee hırsızlık yapmamak. Bunlar akli nefs-i aklide de var. Yani nefs-i insan de var. Ama nefs-i imaniye geldiğiniz zaman, nefs-i imaniye geldiğiniz zaman işte orada bütün şirklerden ırınmak, orada ihsan şuuruna doğru bir yolculuk etmek ve aklın ölçemediği noktalarda kalbin aydınlatıcı tayfları arasında, vahyin aydınlatıcı tayfları arasında insanın yolculuğuna devam edebilmesi, ruh mertebesi, kalp mertebesi, nefs-i imani. Nefs-i imani. Kalbin ve ruhun dereceyi hayatı. Ne oldu? Bakın Bediüzzaman Hazretlerinin açtığı yolda üstadımız diyor ki, "Bazen biz 24 saatin içerisinde bu dört mertebede dolaşıyoruz. Dolaşmıyor muyuz? Düşünsenize bu dört mertebenin içerisinde tezkiyeler yapıyoruz. Şimdi eee bu aslında bizim hangi mertebede olursak olalım mesela eee diyelim ki nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mülheme diyoruz ya. Üstat diyor ki bize, "Sen kendi nefsini nefs-i emmare bil." diyor. Nefs-i emmari, nefs-i hayvani. Nefs-i emmari. Tekrar ediyorum. Nefs-i hayvani, hoca efendi buna birkaç yerde değiniyor. Yani iki ayrı yaklaşım tarzının örtüştüğü yer burası. Nefs-i hayvani, nefs-i emmari. Kötülüğü emreden nefis. Şimdi nefs-i emmari kötülüğü emreden nefisse üstadımız da bize diyor ki sen kendi nefsini nefsi emmare bil. Yani bizde şöyle bir iddia yok. Üstadın açtığı yolda ben artık mutmainne makamındayım. Üstadın açtığı yolda böyle bir böyle bir iddia yok. Temkin yolu üstadın açtığı yol. Yani sürekli nefse karşı tetikte. Nefse karşı tetikte olma yolu. Hoca efendinin en son yazdığı makaleler yüzleşme makaleleriydi biliyorsunuz. Yüzleşme makaleleri. En son kaleme getirdiğim makaleler hoca efendilin. Hoca efendi yüzleşmeyi muhasebe karşılığı olarak kullandı. muhasebe, tasavvuftaki muhasebe. Ve değerli dostlarım, nefs-i levvame kendiyle yüzleşebilen nefis değil mi? Nefs-i levvame, nefs-i emmahre kötülüğü emreden nefis. Nefs-i levvame ise sürekli kendini sorgulayan nefis. Kur'an-ı Kerim'de Kur'an-ı Kerim'de onun için Cenabı Hak ona yemin ediyor nefsi levameye kendini sorgulayan o nefisi. Dolayısıyla aslında bu üç mertebeyi şöyle okuyabilirsiniz. Kur'an-ı Kerim'de nefsin üç mertebesinden bahsediliyor. Tasavvufta o çoğaltılarak yedi mertebeye çıkarılıyor. Ama böyle hani bir toplama toplayabilmek mümkün. O yedi mertebeyi üç mertebede toparlayabilmek mümkün. Nefs-i emmare, nefs-i levame, nefs-i mutmainne, radiye-i, mardiye-yi, mülheme-i nefs-i mutmainnenin dereceleri olarak okuyabilirsiniz. Bir nefs-i emmaremiz var bizim. Ona hayvani nefis diyebilirsiniz. Nefs-i emmareye diyor zaten hoca efendi. Hayvani nefis o denilmiş zaten. Sonra nefs-i insani hangi mertebe biliyor musunuz? Nefs-i insani, nefs-i levvame. Nefs-i insan bu aklın fonksiyonu o değil mi? Sorgulasın, araştırsın, tefekkür etsin, düşünsün, fikretsin. Nefs-i levvame, nefs-i insani, sonra nefs-i mutmainne mertebesi de aslında nefs-i imaniye tekabül ediyor. Nefs-i imani. Ne yaptı? Bediüzzaman Hazretleri bakın iki geleneğin aslında yaklaşımlarını bir aya bir araya toplamış oldu. Bütüncül bir bakışla bakıyor Bediüzzaman Hazretleri ve şöyle diyor üstat sen kendi nefsini nefsi emmare bil. Çünkü nefse karşı sürekli tetikte olmak zorundasın. Nefis senin düşmanın. Onun onu tezkiye ederek sen terakki ediyorsun. Onu tezkiye ederek tekamül ediyorsun. Ve nefsin bin bir türlü tuzağı var. Nefsin senin hiç göremediğin, senin hiç göremediğin tuzakları var. Dolayısıyla işte ben nefsi mutmainni oldum desem bu bir zaten nefsin iddiası olarak ortaya çıkıyor. Ne olacak? Düşünün Yusuf Aleyhisselam Yusuf suresinde ben nefsimi temize çıkarmam. O elbette kötülüğü emreder diyor. Şimdi nefsi temize çıkarmamak işte tezkiye bu değil mi? Tezkiye bu nefsi temize çıkarmamak. Onun kusurunu görmek. O zaman ne olacak biz? Ne olacak kendi yolculuğumuzda? Ne olacak? Ne yapacağız biz gün içerisinde diyor Bediüzzaman Hazretleri belki 24 saat zarfında bu dört tabakada muamele vaki olur diyor üstat. Yememiz, içmemiz, uyumamız, şehevi arzularımız. Şehevi arzular sadece karşı cinse karşı olan arzular değil. E menfaati celp diyor ona Bediüzzaman Hazretleri. Makam arzusu, mensp arzusu çok konuşmak bile kuvvei şehibiyedendir biliyor musunuz? Yemeği içmeye karşı iştihalar. Düşünsenize şimdi ne olacak? kontrol altında tutacaksınız ve 24 saatin içerisinde tezkiye eğer hani insanın ne hepsini kontrol kontrol edebilme noktasında sürekli sorgulayabilmeli. Sürekli kendiyle yüzleşebilmeli. Yemesiyle, içmesiyle, uyumasıyla, konuşmasıyla, konuştuğu kelimelerle kendi nefsini sorgulayabilmek. Bu tezkiyelerin bakın bazıları hayvaniyet mertebesinde oluyor. Nebatiyet mertebesinde oluyor demiyorum. Dört mertebede de cereyan ediyor diyor ya Bediüzzaman Hazretleri. Hayvaniyet mertebesi nebatiyeti de ihtiva ettiği için özellikle nebati hayvaniyeti kullanıyorum ama dört mertebede de oluyor. Nebatiyet mertebesinde de tezkiye ediyoruz ki nefsimizi. Hayvaniyet mertebesinde de bir gün içerisinde 24 saat böyle olmuyor mu? Itikadımızı, amelimizi sorguluyoruz. Düşüncelerimizi sorguluyoruz. Vardığımız neticeleri sorguluyoruz. Ahlakımızı sorguluyoruz. Davranışlarımızı sorguluyoruz. Yemimizi, içmemizi sorguluyoruz. Yüzleşiyoruz onlarla. Onlardaki kiri pası görüyoruz. Riyayı görüyoruz amellerimizde ki onu tezki etmeye çalışıyoruz riyadan. ihlaslı amelde bulunmaya çalışıyoruz. Üstadımız diyor ki bazen 24 saat zarfında her dört tabakada muamele vaki olur diyor Fedzaman Hazretleri olmalı. Olmalı. İnsan hata ve galata insanı hata ve galata atan şeyse diyor üstat bu dört tab dört tab tabakadaki farka riayet edememektir. Şimdi dört ayrı tabaka var. Dört ayrı tabakada dört ayrı tezkiye usulü var. Ve üstadımız bu bu bağlamda yerdeki her şeyi Cenabı Hak insan için yarattı. Bunu biliyoruz ya. Cenab-ı Hak mahlukatın mahlukatla bizim kurduğumuz ilişkiyi düşünün. Buna istinaden insaniyetin mide-i hayvaniye ve nebatiye münhasır olduğu zannıyla galat ediyorlar diyor Bediüzzaman Hazretleri. Şimdi bunu görmeyenler evet işte Aristoteles'in felsefesini herkes biliyor. İşte ne oldu? Nebati nefis, hayvani nefis, insani nefis. Fakat şöyle zannediyorlar. İnsaniyeti sadece insaniyeti sadece mide-i hayvaniyeye ve nebatiye münhasır zannediyorlar. İnsaniyet yani akıl neyi düşünecek hep? Akıl hep menfaatini düşünecek. Akıl hep midesini düşünecek. Akıl hep üste çıkmayı düşünecek. Akıl hep efendim başkalarını ezerek nasıl daha yukarılara çıkabilirim diye düşünecek. Şimdi ne olacak? Hep mide, hep cismaniyet, hep kuvve-i şeheviye. Hep kuvve-i gadabiye. Akıl da kuvvei şeheviye ve kuvve-i gadabiyeyi yönetmeye çalışacak. Burada üstadın çok temel bir yaklaşımı var. Çok etkileyici bir yaklaşım. Bakın eee bu da İbn Sina'da var olan bir tasniftir. Kuvveler, insandaki kuvvet. kuve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliye böyle tasnif ediliyor hep. Yani yine o eski felsefecilerden, Yunan felsefecilerinden İbn Sina'ya, Farabi'ye kadar kuvv-i şeheviye, kuvv-i gadabiye ve kuvv-i akliye üç tane kuvv. Şehevi kuveler menfaati celbeden yani faydaları çekmeye çalışan kuveler. Kuvve-i gadabiye zararları def etmeye çalışan kuveler. Yani gazap, efendim öfke, kaygılar, korkular. Hepsi kuvve-i gadiyeden. Hani bugünkü modern psikologlar diyorlar ya insanın iki temel meselesi var. Birisi birisi korkuları ve kaygıları. Öteki tarafta da insanın menfaatleri. Bu bu ikisi yani birisi menfaat-i cel kuvev-i şehiheviye. Ötekisi de kuvve-i gadabiye zararları def edebilme gayreti. Bir de kuvve-i akliye şöyle yapıyor. Bu gelenek o Yunan felsefesinden bu yana gelen gelenek aklı da bir at arabası metaforu düşünün. Kuve-i gadaviye ve kuvve-i şehiviye iki tane at. kuve-i akliye de arabacı. İkisini yönetiyor. Öyle düşünüyorlar. Ama Bediüzzaman Hazretleri ne yapıyor biliyor musunuz? Aklını da üçüncü bir atıyor. Arabacı kim oluyor o zaman? Üç tane atı yöneten arabacı kim oluyor? Kim oluyor? İman oluyor. İman oluyor. İmani nefis dedi ya Bediüzzaman Hazretleri. Üç tane üç tane at. Bakın tekrar ediyorum. Bu aslında üstadın getirdiği farklı bir yaklaşım tarzını anlayabilme noktasında çok önemli. İki tane şey düşünün, at düşünün. Birisi kuvve-i şeheviye ve kuvve-i akliye. İstedikleri yere gitmeye çalışıyorlar. Kuvve-i şeheviye ve kuvve-i kuvve-i gadabiye at. Yani ikisi koşa koşa hiç yönetilmeyecek şekilde bir tarafa doğru kuvve-i şeheviye gayrimeşru arzuların içerisine doğru koşuyor. Menfaatlerin içerisine doğru koşuyor. Haram lezzetlerin içerisine doğru koşuyor. Kuvei gadabiye öfkelerin, kinlerin, nefretlerin, düşmanlıkların içerisine doğru koşuyor. Ne yönetecek bunları diye düşünüyor. İşte o Yunan geleneği ya da İbn Sina Farabi gibi felsefeciler akıl yönetecek. Dolayısıyla aklı bu iki atı yöneten bir arabacı olarak tasavvur ediyorlar. Öyle hayal ediyorlar. Ama üstat geliyor ve ne yapıyor biliyor musunuz? Aklını da yönetilmesi gereken bir atar olarak o iki atın yanına koyuyor üstadımız. Çünkü aklın da ifratları ve tefritleri var. Aklın da ifratları, tefritleri var. Aklın ne cerbezeleri var, ne oyunları var, ne hakkı batıl, batılı hak gösterişleri var. Ne yapıyor? Bediüzzaman Hazretleri bu üçünü koyuyor ve arabacı kim oluyor o zaman? Bakın üstat bu üç mertebeyi dördüncü ne? Nefsi-i imani diyor üstadımız. Dördüncü arabacı. Kim o? İnsanın imanı. Ne o arabacı? Vahiy tevhit. O işte aklı da yönetecek. Şeheviyeyi de yönetecek, gadabiyeyi de yönetecek, akliyeyi de yönetecek. Öyle oluyor. Öyle değil mi? Ama üstadımız diyor ki insan insaniyet mertebesi, akıl mertebesiydi ya işte Aristoteles'e göre. E akıl ne? O böyle bir geleneğin içerisinde akıl ne oluyor? Anca midesini yönetebiliyor. Ne olabiliyor o zaman? İşte eğer iman, nefsi-i imaniyi hesaba katmazsanız, e nebati ve hayvani mertebede kalıyor mesela. Ve her şeyin kıymeti o zaman menfaati kadar oluyor. Her şeyin kıymeti o zaman menfaati kadar oluyor. Akıl işte o menfaatleri yönetiyor. Hatta üstat şöyle bir örnek de veriyor. Diyor ki, "Zühre yıldızını kokulu bir zühreye mukabil almaz. Çünkü kendisine menfaati dokunmuyor." Şimdi zühre çiçek manasına geliyor değerli dostlarım. Bir de Zühre yıldızı var. Zühre yıldızı. Şimdi gökyüzündeki en parlak yıldız Zühre Yıldızı. Şimdi düşün bir Zühre yıldızı var. Bir de çiçek olan Zühre var. Zühre yıldızını diyor Bediüzzaman Hazretlerini kokulu bir zühreye mukabile almıyor. Yani bir kokulu çiçek düşünün. Nergis düşünün mesela şimdi e zamanı. Nergis çok güzel kokar biliyorsunuz dağ nergizleri. Şimdi kokulu bir dağ nergisini alıyor. O onun için gökyüzündeki Zühre yıldızından daha kıymetli oluyor. Niye? Çünkü onun ondan menfaat oluyor. Çünkü çünkü kendisine menfaati dokunuyor o kokulu zühre Zühre çiçeğinin. O yüzden gökyüzündeki Zühre yıldızını uzak ve kendisine de hiçbir faydası olmayan bir yıldız olarak görüyor. Şimdi bakın aklın ölçüsü bu kadar. Üstat diyor ki işte bu bir galattır diyor Bediüzzaman Hazretleri. Bu bir yanılsama başka bir şey değil. Ne oluyor o zaman? İnsaniyet dediğiniz şey sizin. O nefs-i insani diyor ya işte Aristoteles ya da o geleğin içerisindekiler. İnsaniyet dediğiniz mideyi hayvaniye ve nebatiye münhasır olduğu zannıyla galat ediyorlar. O yüzden işte Farabi ibn Sina alıyorlar tamam Aristoteles'ten bunu ama aklı yetkinleştirmek üzerine ona katkılarda bulunmaya çalışıyorlar. Aklını yetkinleştirmek üzerinden. Yani sadece mideyi düşünen bir akıl, faydayı düşünen bir akıl olmasın diye aklı yetkinleştirmek üzerinden katkılar sunmaya çalışıyorlar. Ama yetmiyor. Yetmiyor. Çünkü insan mahiyetinde ruh var, kalp var. O yüzden de Bediüzzaman Hazretleri getiriyor. Ne yapıyor üstadımız? Nefs-i imani diye bir üst mertebe koyuyor oraya. Ve aklı da bir atar olarak koyup arabacı olarak işte o imanı yerleştiriyor. Üstat o kadar büyük bir değişiklik ki bu. O kadar olağanüstü bir yaklaşım tarzı ki. Bundan sonraki il bununla alakalı. O yüzden onu da okuyalım. Şöyle diyor üstadımız: "Il meyyel aziz." Biz de ne diyoruz? Efendim üstadım diyoruz. Seni seviyoruz üstadım diyoruz üstadımıza. O da bizi sevsin inşallahu teala. İl eyyüel aziz efendim üstadım deyip kalbimizin kulağını ona veriyoruz. şöyle diyor: "Ubudiyet sebkat eden nimetin neticesi ve onun fiyatıdır. Gelecek bir nimetin mükafat ve mukaddimesi ve vesilesi değildir." Şimdi bunu bağlayacağız. İki meseleyi şuradan başlatıyor Bediüzzaman Hazretleri. Şimdi ak biz nefsi nefs-i imani dedik ya. Nefs-i imani neyi gerektiriyor? Kulluğu gerektiriyor. Öyle değil mi? Nefs-i imanideki tezkiye neyi gerektiriyor? safa sağlam bir kulluğu gerektiriyor. Hatta ihsan şuurunu gerektiriyor. Tezkiye. Tamam namaz kılıyorum ama kıldığım namazı da sorguluyorum değil mi? Hakiki bir namaz kılma çabası içerisinde o namaza bulaşan şeyleri nefsimin namaza bulaştırdığı pislikleri temizlemeye çalışıyorum. İşte hayalleri, düşünceleri, namazlaşmaya çalışıyorum. Üstadımız bize diyor ki ubudiyet aslında o nefs-i insaninin ötesinde nefs-i imaninin, nefs-i imaninin, nefs-i imani hepsini kapsıyor. Nefs-i imaninin iktizası ne? Ubudiyet. Ne diyor Cenab-ı Hak? Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım diyor. Fakat bizim kulluk dediğimiz şey değerli dostlar kulluk dediğimiz şey Cenabı Hak'tan talep ettiğimiz nimetler için bir girizgah, bir önsöz, bir mukaddime, bir vesile, bir efendim giriş değil. Zaten Cenab-ı Hakk'ın üzerimizdeki nimetlerin fiyatı, cevabı. Şükür böyle bir şey değil mi? Ubudiyet böyle bir şey. Yani benim kulluğum e işte Allah bana cenneti versin diye yapılan bir kulluksa e o zaman ne oluyor? Bakın Allah bana cenneti versin diye yapılan bir kulluksa gelecek bir nimetin mukaddimesi olarak yapılmış oluyor kulluğum. O gelecek nimete yatırım olarak yapılmış oluyor. Oysa benim kulluğum zaten Cenabı Hakk'ın benim üzerimde var olan nimetlerinin bir fiyatı, bir neticesi, bir gereği. Düşünün yani siz varlığı mecanen almadınız mı? Meccanen, bağış, bedelsiz alınan şeylere meccanen deniliyor. Şimdi düşünün Allah size göz verdi. E fiyatlı mı aldınız? Kazanıp mı aldınız? Çalışıp mı aldınız? Allah size akıl verdi. Çalışıp mı aldınız? Kazanarak mı aldınız aklınızı? Hepsi meccanen. Öyle değil mi? Ama hepsinin bir fiyatı var. Fiyatı ne? Şükür. Fiyatı ne? Kulluk. Kulluk işte. O yüzden kulluğumuz bizim aslında Cenabı Hak'a karşı mukabelemiz olduğu için aynı zamanda şükrümüz. Ve üstat buradan başladı. Bakın normalde bakın eee işte nefsi nefs-i imaninin insana öğrettiği çok önemli bir şey bu. Çıkardığı bir nokta. Tezkiye edilmesi gereken en önemli meselelerden bir tanesi de bu. İnsan ibadet ederken, insan ibadet ederken sanki alacaklı ibadet ediyor. Yani ben ibadet ettim. Karşılığında da Cenab-ı Hak cennetini verecek. Oysa cennet Cenab-ı Hakk'ın fazlından. Bizim ibadetimiz bu konuda kendimizi çok tezkiye etmemiz gerekiyor. Bizim ibadetimiz Cenab-ı Hakk'ın zaten üzerimizde var olan sebkat etmiş nimetlerin yani üzerimizde daha önceden verilmiş olan nimetlerin bir neticesi. Düşünün ya insan mahiyetindeki Cenab-ı Hakk'ın bize lütfettiği şeylerin çokluğunu, büyüklüğünü bir göz önünde bulundurun. Geçenlerde bir birisini gördüm. Şey kolu kolu eee hani eli kesilmiş. Şimdi normalde mesela o pek çok şeyini yapabiliyor. Yani vazifelerini yapabiliyor. Eli yok ama koluyla her ihtiyacını karşılayabiliyor. Ellerinden bir tanesi yok. İkisi de olmayabilir insanın. iki ayağı da olmayabilir. Şimdi ona bakınca insan böyle öyle görünce mesela bir kolsuz insan görünce ürperiyor insan. Ya bir tane parmağınız bükülmese insanın böyle hafsası almıyor. Gözümüzden bir tanesi kör olsa, kulağımız şöyle olsa, midemiz böyle olsa, böbreğimiz çalışmasa falan ne kadar büyük bedeller değil mi? Ne kadar ağır şeyler aslında. Ne kadar ağır şeyler. Allah'ın bize verdiği nimetlerin çokluğuna bir bakın. Konuşamamak, duyamamak, görememek, hissedememek, koku alamamak. Yahu insanlar görüyor da renk körü oluyor mesela. O hani birtım tedaviler, birtım gözlükler takılıyor insanlara. Renkleri görebilen bir insan. Yıllar sonra nasıl ağlıyor? Nasıl ağlıyor? Düşünsenize Allah'ın bizim üzerimize sebkat etmiş, bize mecanen verilmiş nimetlerini. Bir tanesi olmasa dersiniz ki Allah'ım yani insan kör olsa şöyle diyebilir değil mi? Allah'ım şu bana görmeyi ver de gözlerimi ver de bütün ömrümü sana ibadetle geçireyim der. Değil mi insan? der. Yani eğer onları fiyatla satın almış olsak kaç yıllık kulluğa tekabül eder görmek? Kaç kulluk kaç yıllık kulluğa tekabül eder akletmek. Düşünebiliyor olmak. Hissedebiliyor olmak işitebiliyor olmak. Dolayısıyla bu nefsin bu konuda sürekli tezkiye edilmesi gerekiyor. İnsan sanki böyle temlik ediyormuş gibi davranıyor. Yani onlar zaten kendisinin de onlar zaten kendisinin de ibadeti yaparken üşene üşene, gerine gerine böyle sanki böyle Cenabı Hak'a karşı e işte bir borcumuz yok da Rabbimize karşı bir şükür borcumuz yok da böyle mihnet ediyormuşuz gibi gerine gerine üşene güşene namaz kılmak, ibadet etmek. Oysa ibadet dediğimiz şey sebkat eden nimetlerin bir neticesi. Bu mu? Yani Allah'a sana Allah'ın sana lütfettiği nimetlerin karşılığı olan ubudiyet bu mu? Sorulması lazım değil mi? Bunun sorgulanması lazım. Nefsin levvame bakın kendini sorgulayan nefis. Bu mu? Yani Allah'ın sana verdiği ömür nimetinin, gençlik nimetinin, sağlık nimetinin karşılığı bu mu? Fiyatı bu mu? Böyle bir kulluk mu? Gelecek nimetin mükafat ve mukaddimesi vesilesi değil. Yaptığımız kulluk. Mesela diyor Bediüzzaman Hazretleri insanın en güzel bir surette yaratılışı. En güzel bir surette. Ahsen-i takvim diyoruz ya insanın sureti. Ahsen-i takvim. Bakın o Yunanlılardan bugün yola çıktık. İnsanın bedenine tapıyorlar ya. tanrılaştırıyorlar onu. Yunan tanrıları şeyi fark ediyorlar aslında. İnsan bedeninin ne kadar muhteşem bir şey olduğunu fark ediyorlar. Ama sanatkarına tapacağına esere tapıyorlar. Ama insan bedenin ne kadar olağanüstü bir şey olduğunu görüyorlar. İnsan bedeni sadece bedeni bakın. Eğer Allah'tan başka birisine tapılacak olsaydı o insan olurdu. Öyle bir Cenabı Hakk'ın eseri insan. Şimdi böyle bir insan mahiyeti düşünün. Böyle bir suret insana verilmiş olan en güzel bir surette. Şimdi bu ubudiyeti iktiza etmiyor mu? Ubudiyeti iktiza eden sabık bir nimet değil mi? Zaten sana verilmiş bir nimet değil mi? Sonra imanın itasıyla kendisine imanın intiasıyla kendisini sana tarif etmesi. Şimdi bir de Allah sana ne veriyor bunun üstünde? İman mertebesinde, nefsi-i imani mertebesinde Allah sana ne veriyor? İman veriyor. İman vermek suretiyle de Cenab-ı Hak sana kendini tanıtıyor. Marifet. Şimdi bu da şükrü iktiza etmiyor mu? Allah sana iman vermek suretiyle hani Allah sana varlık veriyor, hayat veriyor. Varlık veriyor. Adem'den vücuda çıkıyorsun. Yokluktan varlık sahasına çıkıyorsun. Hayat veriyor nebatat mertebesine çıkıyorsun. Ruh veriyor hayvanat mertebesine çıkıyorsun. Şuur veriyor insan mertebesine çıkıyorsun. İman veriyor Cenabı Hak iman mertebesine çıkıyorsun. Bunların hepsi bir üst mertebe. Şimdi Cenab-ı Hak sana iman vererek aslında sana kendini tanıttırıyor. Şimdi bu da ubudiyeti iktiza etmiyor mu? Kulluğu Allah'ı tanımak sabık nimetlerden bir tanesi. Yani Cenabı Hakk'ın sana verdiği nimetlerden bir tanesi iman. Şimdi Cenab-ı Hak sana mideyi veriyor. Bu ne demek? mideyi veriyor oluşu demek. Cenabı Hakk'ın bütün matumatı ita etmiş olduğuna da işaret ediyor. Yani yiyecekler, mideyi veren yiyecekleri de veriyor. Değil mi Cenabı Hak? hayatı veriyor Cenabı Hak. O hayata mukabil mesela ciğeri veriyor Cenabı Hak işte oksijeni de yaratıyor onunla beraber. Hayatı veriyor Cenabı Hak onu kuşatan nimetleri de veriyor. Yani hayatı nasıl devam ettireceksin? Oksijendi, suydu, ısıydı, ışıktı. Hepsini de veriyor değil mi onunla beraber? Dolayısıyla hepsi şükür. Hepsi şükür. Hayat şükür. Hayatın idamesi şükür. Mide şükür rızık şükür göz şükür renkler şekiller şükür. İman şükür. Rabbimizi tanımak bilmek şükür. Hepsi kulluğu gerektirmiyor. Hepsi kulluğu iktiza ediyor. Ve keza nefs-i insan'in itasıyla. Bakın ne dedi üstat. Nefs-i insan. Nefs-i insaniyi vererek Cenab-ı Hak bize bu mide için mülk ve melekut alemleri bizim için nimet sofrası kılıyor. Yani bir insaniyet veriyor ve bize şuur veriyor Cenabı Hak. Dolayısıyla mülk alemleri de melekut alemleri de bize sofra oluyor. Dikkat edin bakın verilen Allah'ın şu bize verdiği sabık olarak verdiği, peşin olarak verdiği, mecanen verdiği her şey aslında başka nimetleri de tadan, tartan, şükre dönüştüren bir ubudiyet vesilesi. Sofra, nimet ver. Sofra. Düşünün Cenabı Hak midemizi veriyor. Karşılığında midemizin önüne bir sofra, yiyecekler sofrası seriyor. Göz veriyor. Şekiller sofrası, renkler sofrası seriyor. Önümüze ten veriyor. Dokunmaklar sofrası, bahar sofrası, rüzgar sofrası seriyor. Onun önüne. Göz veriyor Cenabı Hak ışık sofrası seriyor önüne. Sermiyor mu? Şimdi eğer böyleyse nefs-i insaniyi veriyor ya Cenabı Hak insana. Şuur veriyor, fikir veriyor. Öyle olunca mülk ve melekut alemleri de o şuurun önüne bir sofra olarak serilmiş oluyor. Sonra üstüne iman veriyor Cenabı Hak. Hani dedik ya her mertebe tezkiye edilecek diye. Nefis mertebesin nebatat mertebesinde tezkiye edilecek. nebatat mertebesinde tezki edilecek. Çünkü bütün rızıklar, bütün beslenmeler, büyümeler, bunlar nebati değil mi? Büyüme, beslenme, çoğalma. Hepsi hepsi Cenabı Hak'a şükre dönüştürülmesi gereken şeyler. Ubudiyet iktisa ediyor. Yani hayvaniyet mertebesini düşünün. hayvaniet mertebesinde gördüklerimiz, işittiklerimiz, hissettiklerimiz hepsi şükre dönüştürülmesi gereken şeyler. Geldik insaniyet mertebesine. Mülk ve melekut alemleri önümüze nimet olarak serilmiş. Hepsi kulluğa dönüştürülmesi gereken şeyler. Kezalik en son iman mertebesine geldik. Allah bize iman veriyor. O mezkur zikredilen sofralarla beraber bir de esma-i hüsnayı önümüze seriyor nimet sofrası olarak. Bu hangi mertebede? iman mertebesinde, insaniyet mertebesinde Allah mülk ve melekut alemlerini önümüze sofra diye seriyor. Ama iman mertebesine geldiğimizde Cenab-ı Hak esmaül hüsna'yı önümüze nimet sofrası olarak seriyor. Ve işte o defineler, işte o hazineler, o defineler sofra olarak önümüze seriliyor. Bu gibi ücretleri peşin aldıktan sonra devam ile hizmete mülazım olmak lazımdır. Şimdi bu kadar çok ücreti peşine almışız. Hem bize o mertebeler verilmiş. Nebatiyet, hayvaniyet, insaniyet ve imaniyet mertebeleri. Bu nefis mertebeleri verilmiş. Hem de her nefis mertebesinin önüne sofra serilmiş. Her nefis mertebesinin önüne sofra serilmiş. Şimdi öyleyse ne olmak lazımdır diyor Bediüz zaman Hazretleri. Bu gibi ücretleri biz peşin olarak almışız. Peşin aldı almışız madem o zaman ne yapacağız? Kulluk hizmetine devam edeceğiz. Yani devam ile hizmete mülazım olmak lazımdır. Yani ne yapacağız? Süreklilik aralıksız kopmadan bir günün içerisinde diyor ya Bediüzzaman Hazretleri 24 saat belki bu mertebelerin içerisinde dolaşıyor ve 24 saat aslında tezkiye yapıyoruz. Nefsimizi tezkiye ediyoruz. Tezkiye etmek zorundayız. Kul. Yani bu kadar nimetin şükrü bu değil. Bu olmamalı. Hizmet ve amelden sonra verilen nimetler mahsa onun fazlınd kulluk vazifemizi yapacağız ama Allah bizi cennetine koydu. Bu onun fazlında biz kulluk sorumluluğumuzu yapacağız. Allah bizi fazlıyla cennete koyacak. Yoksa kulumuzun karşılığı olarak değil. Kulumuzun karşılığı olarak değil. Öyle büyük ki nimetleri Cenabı Hak şükür neydi? Nimeti takdir makamıydı. Öyle değil mi? Şükür nimeti takdir makamıdır. Ve şükrün şükrün esası nedir? Şükür insan şükür fabrikasıdır diyor üstadımız. İnsan şükür fabrikasıdır. Nebatiyet mertebesinde, nefs-i hayvanide, nefs-i insan, nefs-i imani her şeyi şükre dönüştürebilmek. Önümüze serilen sofraları tadmak, tartmak, tanımak. Düşünsenize esma sofraları serilmiş önümüze. Bütün kulluğu şükürde toplayabilmek mümkün. Namazımız şükür, orucumuz şükür. Hepsi şükür. Hizmetimiz, hizmet-i imaniye ve Kur'ani vazifelerimiz şükür. Eğer hizmet-i imani ve Kur'anide vazife almaktan kaçarsak Allah'ın dinine omuz vermezsek nasıl şükretmiş oluruz? Evet değerli dostlar bu bu iylemde önceki bağlamı bir arada nefs-i insani, nefs-i hayvani, nefs-i nebati üç mertebe üstadın ona eklediği iman mertebesi. Ne güzel değil mi üstadın yaklaşım? Ne muhteşem. Allah ondan razı olsun. Şimdi saati kontrol ediyorum. Aslında vaktimizi büyük ölçüde doldurduk. Fakat eee Hoca efendiden bir bahis okuyalım. Öyle tamamlayalım. İnsanın kulluğu okuyacağımız metnin başlığı. Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım. Beni bilsinler, bana ibadet etsinler diye yarattım. Eee ayet-i kerimesini şerh mahiyetinde bir makale bu. Hepsini okuyamayacağız. Şuradan biraz okuyayım size. Şöyle diyor hoca efendi. Şimdi insanda diyor hoca efendi işte çeşitli mahiyetler var. İnsan kainatın en buzeci olduğu için biz cami bir varlığız diye başlıyor. Biz cami bir varlığıyız. Cami toplayıcı demek her şeyi kendi içinde toplayan bir varlık. Şeytaniyet, melekiyet, hayvaniyet, nebatiyet hepsi var bizde. O melekiyet tarafımız işte imani, nefsi-i imani tarafımız. Evet. Bir insan cami bir varlık. Biz cami bir varlığız. 1001 esmanın kısmı azamın noktay-ı mihrakiyesi durumundayız. Öyleyiz değil mi? 1001 esmanın kısmı azamının noktay-ı mihrakesi, odak noktası durumundayız. Prizma insan. Prizma varlık prizması. Yani bizde hem ruhanilik var hem cismaniyet var hem hayvaniyet var. cismaniyet, hayvaniyet ve melekiyetten meydana gelmiş bir varlık olarak insan bu yönüyle Allah'ın esmasına farklı bir aynadır. İnsan melekler gibi şeffaf olmayıp sadece ubudiyet sırrının mütecelli olacağı bir keyfiyeti taşımaz. Yani insan düşünün melekler hem şeffaflar ve onlarda meleklerde ne yok? Nefs-i hayvani, nefs-i nebati yok meleklerde. Melekler sadece ubudiyet sırrıyla yaratılmış. Şeffaf varlıklar kulluk için yaratılmışlar. Onlar da kulluk mertebesindeler. Aynı zamanda şehvet, gızlet, behimiyet, cemadiyet, nebatiyet hususlarını da mahiyetlerine, mahiyetlerinde barındırmazlar melekler. Ama insan barındırıyor. İnsanda ne var? İşte şefhetler var, öfkeler var insanda, nebatiyetler var, hayvaniyetler var insan mahiyetinde. Bazen bunların hepsi kendi hükümlerini icra eder diyor hoca efendi. Bakın üstada benzer şeyler söylüyor. Hepsi bazen kendi hükümlerini icra eder. Ne olacak o zaman? Hepsi ayrı ayrı tezkiye edilecek. Nebatiyet yönümüzde tezkiye edilecek. Hayvaniyet yönümüzde tezkiye edilecek. Bazen diyor hoca efendi bunların hepsi kendi hükümlerini ayrı ayrı icra eder. O türlü durumda insan kendisini O türlü durumda insan kendisini odun gibi hisseder. Bazen böyle değil mi? Yani öyle bir cemadi, öyle bir nebatiyet insanı kaplıyor ki bazen insan kendini bir bitki gibi düşün atalet özellikle böyle hareketsiz kaldığı, düşünmediği düşüncelerin böyle dumura uğradığı bazı insanlar öyle diyorlar işte televizyonu açıyor mesela diyor ki işte çok yoruldum dinlenmek istiyorum. düşünmeyi blokluyor. Düşünme eylemini blokluyor. Hareketi de blokluyor televizyonun karşısında adeta bir oduna dönüyor. Bir bitkiye dönüyor insan o durumda. Mevlana Celaleddin Rumi Hazretlerinden bir nakil yapıyor hoca efendi. Mevlana'nın bu sözünü biliyor musunuz evrimciler alıyor da Hzreti Mevlana evrime inanıyordu gibi bir şeyler söylüyorlar. Evrime Hazreti Mevlana'dan delil getirmeye çalışıyorlar. Çünkü Hazreti Mevlana ne diyor biliyor musunuz? İnsan diyor ben diyor Hazreti Mevlana ben maden idim nebat oldum. Nebat idim hayvan oldum. Hayvan idim insan oldum. İnsanım ölüyorum. Ölmekle tekemül ediyorum. Niye üzüleyim diyor? Hazreti Mevlana'nın cümlesi bu. Bakın ne diyor. Maden idim nebat oldum. Nebat idim. Hayvan oldum. Hayvandım, insan oldum." diyor Bediüzzaman Hazretleri. Özür diliyorum. Hazreti Mevlana. Şimdi Hazreti Mevlana'nın ne kastettiğini çok iyi anlıyoruz biz aslında değil mi? Bu evrim falan değil. Yani insan mahiyetinin camiyeti. Evet. İnsan bazen 24 saat içinde çizdiği kavsiyelerle bu makamlara uğrar. Bakın Hoca Efendi aynı şeyi söylüyor üstadımızla. İnsan bazen 24 saat içinde çizdiği tavsiyelerle bu makamlara uğrar. Bu bu hususlar onun ruhunda hükmeder diyor Bediüzzaman Hazretleri. Kendinizi ölçün. Kendinizi ölçün. Yani şu mertebede ben nebatatta mıyım, insaniyet mertebesinde miyim diye ölçün. İnsan düşünmüyorsa, tefekkür etmiyorsa insan önünde insaniyetin önünde ne vardı? Mülk ve melekut alemleri vardı. O mülk ve melekut alemlerinde o sofradan insan beslenmiyorsa insaniyet mertebesinden düşüyor. Hayvaniyet mertebesinde oluyor. İşte yeme, içme, uyuma, üreme. Bu hususların onun ruhunda hükmünü hükmünü icra ettiklerine şahit olur insan. Ve hayatın bir köşesinde nebatiyetin bir bekçi gibi beklediğini görür. hayatın bir köşesinde. O yüzden işte nefse karşı çok tetikli olmak lazım. Hayatın bir köşesinde nebatiyet bizi bir bekçi gibi bekliyor. Düşünsenize o nebatat mertebesinde hani eee diyorlar ya bitkisel hayata girdi diye. Yahu insan düşünmüyorsa, insan düşünmüyorsa, hissetmiyorsa hisler biliyorsunuz hayat-ı hayvaniyenin en önemli özelliği hisler. Bakıyor ama görmüyor. İşitiyor ama duymuyor. Duyuyor ama işitmiyor. Düzeltiyorum. Böyle bir mertebede insan kendini insan böyle hissedebilir. Yani nebat gibi hissediyorum kendimi diyebilir. Bir nebatiyetin bekçi gibi kendini beklediğini düşünür. Nefes alıyor işte. E bitkisel hayattaki nefes alıyor, büyüyor ama hissetmiyor. Ama hissetmiyor. İnsan hissizleştiğinde nebatiyete iniyor. Hissizleştiğinde insan, hoca efendi diyor ki bakın tekrar okuyorum. Çok önemli bugünkü dersi anlama noktasında. İnsan bazen 24 saat içinde çizdiği kavsiyelerle bu makamlara uğradığı anlar da bu hususların onun ruhunda hükmünü icra ettiklerine şahit olur. O yüzden işte sürekli tezkiye lazım ve hayatının bir köşesinde nebatiyetin bir bekçi gibi beklediğini görür. Hayat o yönüyle tamamen ottur, bitkidir. Ayrı bir yöne yöneldiğinde orada bir hayvaniyetin kendisine has silahıyla silahlanmış vaziyette beklediğine şahit olur. Hırslar, öfkeler, kıskançlıklar. Hayvaniyet işte o yer tamamen hayvaniyetin hükmettiği bir sahadır o yer yani onu bekleyen yer tamamıyla hayvaniyetin hükmettiği bir saha. O sahanın içine girdiğinde sadece ve sadece behimiyet hükmünü gösterir. Yani insanın hayvani yönü kendini hissettirir. Hayvan gibi ısırır, hayvan gibi sokar, hayvan gibi yemek yer. Hayvan gibi. Üstat öyle diyordu. Hatırlayın iktisat risalesinde, şükür risalesinde. Hayvan gibi yutma diyordu üstat. Hayvan gibi yutma. Şükre, şükür için yemek yiyorsun. Çünkü ayrı bir sahaya girdiğinde şuur ve idrak olarak orada da insaniyet manası tebellür eder. Şimdi şuur ve idrak sahasına girdiğinde insan işte orada insaniyet sahasına giriyor. Şuur ve idrak, insaniyet sahası. Orada şuur ve idrak tebellür etmeye, belirmeye, parlamaya tebellür billur gibi parlamaya başlıyor. Şuur ve idrak billurlaşır. İnsanlık özüyle kendini bulur. Vicdanıyla bir kısım hakikatlere vakıf olur. Burası da insaniyet mertebesidir. Şayet insan esma ve sıfat dairesine yelken açarsa bu defa kendisini unutacak öyle bir seviyeye gelir ki işte iman dairesi. Bakın nefs-i imanı. Şayet insan esma ve sıfat dairesine girerse imanın önündeki sofra esma sofrası ya. Eğer esma ve sıfat dairesine insan yelken açmayı başarabilirse iman dairesinde oluyor. Ve bu defa kendini unutacak öyle bir seviyeye yükselir ki sen sen der ileriye atılır ve bike mükeyf zat-ı uluhiyet sahiline yaklaşır ve şöyle der arafna ki hakka marifetiki seni hakkıyla bilemedik der. ve hak karşısında kendi irfanını seslendirir. Bu da insanın kamil mertebesidir. İşte o Farabi ve İbn Sina insan-ı kamili aklın eee nefs-i insaniyenin akıl mertebesindeki bir yetkinliğiyle tanımlamaya çalışıyorlar. Oysa o değil. Oysa o değil. Akakiki insan-ı kamil mertebesi iman kategorisinde esma-i ilahi dairesinde cereyan ediyor. Ve ne oluyor? Sen sen diye ileriye atılıyor insan esma ve sıfat dairesine yelken açıyor. Kendini unutacak öyleyeye yükseliyor. İşte Hazreti Mevlana diyor hoca efendi bu meseleyi anlatırken bir insanın belki haftada bir belki her gün uğradığı mertebeleri anlatmış oluyor. İşte insan ala-ı illiğinden esvel-i safiline sırlı manaları nefsinde toplayan, melekiyeti aksettiren bütün alemlerin envuzeci ve numunesi, bütün hakikatleri nefsinde tayy eden bir kitab-ı matvi yani dürülmüş bir kitap mahiyetindedir. Öyleyse böyle bir kitaptan sadır olacak ibadetin de kendine yakışır bir ibadet olması gerekir. Hoca Efendi de bakın aynı üstadımız gibi insanın bu cami mahiyetini aldı ve ona yakışır bir ibadetle mühürledi. İşte öyleyse böyle bir kitaptan sadır olacak ibadetin keyfiyeti de başka olur. Onun namaz kılarken şeytanın ağzına yumruk salladığı anları da olur. Bazen nefs-i emmariye baş salladığı anları, bazen umu silktiği anları olur. Kur'an'da ses yükseltmek suretiyle şeytanı tard etmeye çalışır. Bazen de rabbinin huzurunda olmanın haşiyetiyle sesini alçaltır. Bütün bunlar namaz kılarken dahi üzerimizde hükmünü sürdüren melekiyet mertebesinin dışında ne kadar mertebe varsa bir bakıma onların hükmünü kabul etmenin ifadesidir." diyor hoca efendi. O hükmü kabul ediyoruz ve o hükümlerden uzaklaşmaya çalışıyoruz. O nebatiyetten, o hayvaniyetten çıkıp da insaniyet, imaniyet mertebesinde sabiti kadem olmaya çalışıyoruz diyorum ve bugünkü dersi bitiriyorum. Aslında hoca efendiden seçtim. Başka eee metinler de vardı ama konu anlaşıldı diye ümit ediyorum. Ve bugünkü dersi böylece hitama erdirip, eee, makaleleri kapatıp fedakarlar ekibine yeni ve yeniden tap tazı bir teşekkürle teşekkür etmek istiyorum. Metinler paylaşılmış. Allah ebeden razı olsun. Ümit ediyorum dualar da hazırdır. Anahtar kavramlarımız tezkiye çok önemli. Geçen dersin de anahtar kavramlarından bir tanesi buydu. Tezkiye, terakki, terakki, tekamül, seyri süluk, tasaffi, ne derseniz desin deyin. Yani insanın mahiyetini, potansiyel mahiyetini açığa çıkarma yolculuğu. Nefsin mertebeleri, düşünceleri temiz tutmak, nebati nefis, hayvani nefis, insani nefis, imani nefis. Kendini sorgulayan nefis. Bu kendini sorgulayan nefise nefsi-i levvame diyoruz biliyorsunuz. Nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mutmainne, nefsi-i nefsi-i mutmainne, nefsi-i emmare, levvame ve mutmaine. Kur'an'da adı geçen nefis mertebeleri. Yedi nefis mertebesi var ama bu üç nefis mertebesini de toplamak mümkün. Hoca efendi de toplayarak anlatıyor. Nefsi temize çıkarmamak, kuvv-i şehibiye, kuvv-i gadabiye, kuvv-i akliye meccanen, meccanen, eee, bize bedelsiz olarak verilmiş olması. Ahsen-i takvim, ubudiyet sırrı, esma sofraları, kulluğun şükrünü, kulluğu şükürde toplama, esma ve sıfat dairesine girmek, insaniyet mertebesinde sabiti kadem olmak. Evet. Aslında iman mertebesinde sabiti kadem olmak diyelim ona. İman mertebesinde sabiti kadem olmak. Evet. Anahtar cümlelerimiz. Ve keza insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünkü hem nebatidir, hem hayvanidir, hem insanidir, hem imani. İnsanı hata ve galata atan bu dört tabakadaki farklı farkı riayet edememektir. Dört tabakayı bu farkları riayet edememez. İnsaniyeti bambaşka bir şey zannetmesi imani mertebe olmadığı için. Ubudiyet. Ubudiyet sebkat eden nimetin neticesi ve onun fiyatıdır. Gelecek bir nimetin mükafat ve mukaddimesi ve vesilesi değildir. İnsan şükür fabrikasıdır. İnsan cami bir varlıktır. Evet sevgili Goncagül başlatmış bugünkü eee dualarımıza, dua faslımızı. Ona selam ediyorum. Ey beden hanemde farklı ey beden hanhanemde farklı daireler var eden Allah'ım diye seslenmiş sevgili Koncagül. Çok güzel bir sesleniş. Ey bedenhanemde farklı daireler var eden Allah'ım. Onların veriliş hikmetlerini kavramam. Hakiki insan mertebesi sarayına ulaşabilmem için bana yardım et. Zira senin yardımın olmadan bu yollarda yürüyemem. Evet. Tut elimden. Tut elimden. Rabbim senin sen elimden tutmazsan ben bu yollarda yürüyemem. Aç kapını tut elimden. Ben geldim. Evet sevgili dostum bir senin eee duasını okuyacağız şimdi. Allah ondan razı olsun. Allah'ım bizleri nefs-i emmaremizden kurtar. İnsan-ı kamil mertebesine ulaştır. İnsan-ı kamil mertebesine ulaştır. Kalp ve ruhun dereceyi hayatına yükselt. Bize meccanen bedelsiz olarak verdiğin nimetleri Hz. Eyüp Aleyhisselam gibi daima şükürle mukabele ederek ebedileştirebilmeyi nasip eyle. Bize meccanen varlık verdin. Mecanen hayat verdin, mecanen şuur verdin. Mecanen imanı verdin. Mecanen de cennetine koy ya Rabbi. Amin. Alfa alfa. Amin. Peki sevgili Ayşe Özdağın dostumuzun duasını okuyacağız şimdi. Ya erhamerrahim beni yokluk aleminden varlık zasına çıkarıp dört kapılı dört kapılı bir han misali bu fani dünyada misafir kıldın. Lütfı ilahinin tecellisiyle nebaat, nebatat, hayvanat ve insaniyet kapılarından geçmeyi nasip eyle. iman kapısında da lütfunla geçebilmeyi, o kapıda sabiti kadem olabilmeyi bize ihsan eyle. Aklımın ölçemediği yerde kalbimin ışığıyla yol bulabilmeyi marifet ve muhabbet marifet ve muhabbet nuruyla sana vasıl olabilmeyi nasip eyle ey rahmeti sonsuz Allah'ım. Amin. Elfa alfi. Amin. Elfa alfi. Amin. Şimdi peki sevgili Mustafa Hamza'nın şiirini okuyacağız. Şöyle demiş. Nefis tezkiye edilmeli dost. Nefis onu tezkiye etmekle onu nefis onu tezkiye etmemekle tezkiye edilmeli. Ot gibi yaşamak denir ya onların rabbine can feda. Keşke insan ey dost olsa da ot gibi yaşasa. Dillerde hu, gönüllerde hu. Hep hu hep hu. Keşke insan ey dost insan olsa. İnsan olsa. Dillerde hu olsa, iman dairesinde olsa, gönüllerde hu olsa hep hu hep hu. Bir de nebatat gibi bile olamayan nefsim var. Ah ne diyeyim, ne söyleyeyim demiş sevgili Mustafa. Ne diyelim, ne söyleyelim sevgili Mustafa'mıza? Cenabı Hak bizi iman mertebesine çıkarsın ve orada da sabiti kadem eylesin. Sevgili Eda Eda Kareid'in duasını okuyacağız şimdi. Ona çok selam ediyorum. Ya Rabbi demiş. Bizleri nefislerimizin esaretinden halas eyle. bize aczemizi, fakrımızı, hiçliğimizi idrak ettir. Kalplerimizi ihlasla, ruhlarımızı muhabbetinle dirilt. Bizleri benlikten al, rızana teslim eyle. Sana kul olmayı her nimetten üstün bilmeye muvaffak eyle ve bizi cemalinle güzelleştir. Kemalinle olgunlaştır. Ahlakımızı habibinin, ahlakımızda habibinin izini, kalbimizde senin ruhunu yerleştir. Bizi insan-ı kamil olanlardan eyle ve o yolda sabiti kadem eyle. Amin. Ya Rabbi, bizi bizi potansiyel olarak yarattığın hakiki insan olabilmeyi nasip eyle. İstidatlarımızı kuvveden fiile çıkarabilmeyi nasip eyle ya Rabbi. Bizi bilfiil insan eyle ya Rabbi. Bilfiil insan eyle bizi. Bizi yaratmakta muradın neyse tahakkuk ettirebilmeyi nasip eyle. Bizi ihsan şuuruna eriştir. Ubudiyet kahramanı eyle ya Rabbi. Bize verdiğin, mecanen verdiğin, sabıken verdiğin nimetlerin şükrünü bir tamam eda edebilmeyi nasip eyle ya Rabbi. Bize verdiğin azanın, cevarihin, istidadın, bir hakkın şükrünü eda edebilmeyi nasip eyle. Rabbimiz bize hizmet-i imaniye ve Kur'aniin şükrünü eda edebilmeyi nasip eyle. Kul et bizi ya Rabbi. Kul oldum, kul oldum, kul oldum diyenlerden eyle bizi. Kulluktan öte şeref bilmeyenlerden eyle eyle bizi ya Rabbi. Evet. Şimdi pek sevgili Edacamın duasını okuyacağız. şöyle demiş: "Ey merhametliler, merhametlisi Rabbimiz! Halim sana ayan fakat ben halimin vehametini idrak edebiliyor muyum? Bilemiyorum. Sana olan hüsnü zanlığım kalbimde, kalbime öyle ümit veriyor ki affolabileceğime ve bana hakiki manada kulluk ettireceğine dair ümidimi hep diri tutuyorum. Kalbimde mecanen yeşerttiğin ümit tomurcuklarını ihlaslı amellerle gül bahçelerine çevir. Bu ne güzel duadır. Kalbimde meccanen yeşerttiğin ümit tomurcuklarını ihlaslı amellerle gül bahçelerine çevir. Ya Rabbi daima bir rabıta-i mev halinde olalım. Olalım ki ölüm nefsimin arzularının kesen bir bıçak gibi olmasın. Özür diliyorum bir bıçak gibi olsun. Daima rabıta-i mevte bulunalım ki ölüm ölüm düşüncesi Rabıta-i Meft nefsimizin arzularını kesen bir bıçak gibi olsun. Olsun ki biz de nebatat, hayvanat mertebesinden çıkalım da demir atalım iman mertebesine. Ya Rabbi idrakimizi aç ki bulunduğumuz kainatın ve sanat galerisinin aslını görüp her nefeste şükredebilelim. Allah'ım ne olur tut ellerimizden tut ki edemeyiz sensiz. Amin. Amin. Benim güzeller güzeli çocuğum. Şimdi pek sevgili garip muhlisecimin duasına okuyacağız. Ey gariplerin biricik reca kaynağı, güzeller güzeli Rabbimiz, iç dünyamızı mamur etmeye çalışırken daima nefs-i imaniye tekamül ettir içimizi. Kalp kafa izdivacını imanın derinliği olan marifetullah ile taçlandır. Öyle taçlandır ki o tacımız ötelerde çeşit çeşit adını bilmediğimiz çiçekler gibi sümbüllensin. Nefsi imanımız çiçekli taç olarak temessül etsin. O tacı başımıza sevgili habibin koysun ve bizleri müjdelesin. Hayali bile o kadar güzel ki Rabbimiz sen bizleri meccanen varlığa erdirdin. O tacı da meccanen bizlere başımıza tak. Ruhumuzun başına takab nasip eyle. İnsanlığın en nurlusu sallallahu tea aleyhi ve sellem o tacı başımıza yerleştirdiğinde yine ve yeniden değildir bu bana layık bu bende bana bu lütfili ihsan nedendir diyelim. Ve tüm çiçekli iman tacını takmış kardeşlerimizle cemali bağ kemalini seyre durabilelim. Seyre doyamayalım ya Rabbi. Amin. Amin. Elfi elfi amin. Elfi elfi amin. Benim güzel çocuk. Evet sevgili Ayperi hanımcığım, değerli dostlarım hepinize yetecek güller göndermiş. Medine gülleri göndermiş. Allah ondan razı olsun sevgili dostumuzdan. Güller bugün kalbimizin gülleri. Bugün bu güller eee iman mertebesinin gülleri olsun inşallahu teala. Meliklerin kanadına takalım da semaya gönderelim onları. Evet, son nefes kardeşimizin duasını okuyoruz şimdi. Ey kalpleri halden hale çeviren Rabbimiz bizleri dininde, hizmetinde, tahkiki imanda, sabiti-i kadem eyle 24 saatin her anında imanla, Kur'an'la yaşat. O kadar aciziz ki bir lahsa ayrı kalsak yanarız. Amin. Amin. Elfu elfü amin. Elfu elfü amin. O mertebeler birbirini kapsıyordu ya değerli dostlar. Yani yemek yemenin de imani mertebesi var. Uyumanın da imani mertebesi var. Allah bize onları yaşatsın. Öfkelenmenin de imani mertebesi var. Korkuların da imani mertebesi var. Var. Enes hocamın duasını okuyacağız şimdi. Sevgili Enes kardeşimin duasını. Onu çok seviyorum. Ona çok selam ediyorum. Şöyle demiş. Canım Allah'ım gün içerisinde geçtiğimiz farklı nefis mertebelerinin ve bizlere lütfettiğin her bir nimetin farkında olabilmeyi nasip eyle. Karşılaştığımız iyilik ve güzellikleri şükre. İşlediğimiz kusur ve hatalarımızı ise hayra hasenata dönüştürmeye bizi muvaffak eyle. istiğfarla nefsimizi tezkiye edebilmeyi, şuurla farkına vararak nefsimizi tezkiye edebilmeyi bize nasip eyle. Evet. Peki sevgili Şair Senacamın şiiri geldi. Çok selam ediyorum şair Senacığama. Şöyle demiş: "Nimetlerin en güzeli olan iman boyası ile boyanmışsın. Bir bak sağına soluna ne çok lütufla donatılmışsın. Ubudiyet kanatlarını açmış. kanatlanmak için bekliyor seni. Ubudiyet kanatlarını açmış. Kanatlanmak için bekliyor seni. Ah nasıl böyle nankör, nasıl böyle kör kalmışsın? Bunu nefsime çok söylemek istiyorum. Nasıl böyle nankör? Nasıl böyle kör kalmışsın ey nefsim? Karanlıklara rağmen içindeki kıvılcım nur ile yanmak ister. Terakki etme yolunda bir ömür durmaksızın koşmak ister. Tüm sesleri susturup bir duysan ruhunun çaresiz çırpınışlarını, o ki perdeleri aşıp açıp da perdeleri aşıp da yalnızca yarıb bakisine kul olmak ister. Çok güzel olmuş benim güzel çocuk. Tüm sesleri susturup bir duysan ruhunun çaresiz çırpınışlarını. O ki perdeleri aşıp yalnızca yarın bakisine kul olmak ister. Evet sevgili Melih'in duası. Şimdi ona da çok selam ediyorum güzel çocuğuma. Şöyle demiş: "Ey yüceler yücesi Rabbim! Bizleri özümüze yerleştirdiğin istidatların önündeki bir kaya parçası olan nefsimizi hakkıyla tezkiye eden kullarından eyle." Ve o kullarının bunu başarabilmiş kullarının miracına erişebilmeyi nasip eyle. Bizi de kamillerden eyle. Amin ya Rabb. Sevgili Zeynep Nevracığımın duası. Bir zerre olayım da esmanın rüzgarında döneyim ben. Her halim bir daire dört aleme sineyim ben. Şükürdür ubudiyet. Fazlıla secdeye varayım ben. Ne cennet arzu edeyim, ne ben olayım. Yalnız sana kul olayım ben. Ne de ben olayım. Ne cennet arzu edeyim, ne ben olayım. Yalnız sana kul olayım ben. Çok güzel olmuş benim güzeller güzeli çocuğum. Bir daha okuyalım. Bir zerre olayım da esmanın rüzgarında döneyim ben. Her halim bir daire. Dört aleme sineyim ben. Şükürdür ubudiyet fazlıla secdeye varayım ben. Ne cennet arzu edeyim, ne ben olayım. Yalnız sana kul olayım ben. Amin. Elfa alfu amin ya Rabbi. Şimdi pek sevgili Fatma Nur'umuzun duasını okuyacağız. Ona da selam edelim. Laboratuvarda olmalı. Sevgili Fatmalur şöyle diyor: "Rabbı Rahimim sen biliyorsun ya tüm düşüşlerim ve beni tekrar tutup kaldırışlarını. Kalbim hep beni tutup kaldırmana, kendine yakın kılmana müştak. Gel gör ki nefsimle tepe taklak düşüp duruyorum. Lütfunla erdirdiğin tövbelerimi kabul buyur. Pür nur eyle mahiyetimi. Eyle beni de güzellerden. Eyle beni de güzellerinden ya Rabbi. Elfü elfü amin benim güzel çocuğum. Evet sevgili Selim kardeşimizin duası zulmen gaspedilen bütün mal ve mülkümüzü başkalarının iadesinden müstani kılacağın şekilde biz muhtaç kullarına iade eyle ya Rabbi. Amin. Ya Rabbi. Amin. Evet. Şimdi Feyzacığımın çok sevgili Feyzacğımın feyzli şiirini okuyoruz. Şöyle demiş. Medet yahu kalbim yalnız seni sormakta. Eline tutuşturulmuş üç ip her birini tevhide dizip tesbih tesbih tespih tesbih şükre susmakta. Medet yahu gelenlerin çevrilmediği kapı doldursan elimde titreyen bu delik deşik kabı. Medet yahu gelenlerin çevrilmediği kapı. Doldursan elimde titreyen bu delik deşik kabı. Bir yudum bulaşsa dudaklarım ubudiyetin tadına. Bir yudum buluşsa dudaklarım ubudiyetin tadına. Mülk mülk alemden sıyrılsam mülk aleminden sıyrılsam varsam tevhidin sırrına medet yahu varlık şiirinin bir dizesinde de ben ereyim eriyeyim işte. Dizilmiş ömrüme kelimelerim. Medet yahu varlık şiirinin bir dizesinde de ben eriyeyim. İşte dizilmiş ölüme kelimelerim. Hey hat ki ne bir kafiye ne bir dizeyim. Medet yahu yok olayım sende var olayım sende. Bir dem de olsa ey sevgili yar olayım sende. Ne kadar güzel bir şiir olmuş bu böyle. Medet yahu redifli muhteşem bir şiir olmuş. Medet yahu yok olayım sende var olayım sende. Bir dem de olsa ey sevgili yar olayım sende. Çok güzel değil mi? Medet yahu kalbim yalnız seni sormakta. Eline tutuşturulmuş üç ip. Her birini tevhide dizip tespih tespih tespih tespih şükre susamaktı. Şükre susamaktı. Medet yahu. Evet sevgili Abdullah kardeşimizin duası. Allah'ım bizleri varlık sahasına mecanen çıkardın. Lütfunla nefs-i imani mertebesine çıkar. Kudus isminin ve Mustafa Mustafa hatırına Hazreti Mustafa hatırına Kuddüs ismin ve Haz Mustafa Mustafa işte o tasaffi etmişliğin esması nefsimizi tezkiye etmemize bize muvaffak eyle ya Rabbi. Amin ya Rabbi. Evet şimdi pek sevgili Aleyna'nın duasını okuyacağız. Ona da çok selam ediyorum güzel çocuğuma. Güzeller güzeli Allah'ım aşkının denizinde boğulmak istiyoruz. İstirak halinde seni anarken unutmak istiyoruz kendimizi. Ne olur bize bu hali nasip eyle ve sonsuz huzurunda kaybolmayı lütfeyle. Bizi nurunla sarıp sarmala. Karanlıklarımızı onunla aydınlat. Kalbimizin en derinliklerini senin aşkınla doldurup taşır. Zihnimizi dağıtan her şeyi sustur. Kalbimize derin bir sükun ver. Ve sana kul olma lezzetiyle her zerremizi huzurla doldur. Dünyanın aldatıcı güzelliklerine değil, senin sonsuz güzelliklerine ve rızana talibiz. Bize senin istediğin gibi bir kul olabilmeyi ve kulluğun zirvesine rızanla ulaşabilmeyi nasip eyle. Bizi seninle yaşat. Seninle dirilt, seninle ebedi kıl. Amin. Amin. Amin. Medet ya Rabbi. Medet ya Rabbi. Medet yahu gelenlerin çevrilmediği kapı. Doldursan elimde titreyen şu delik deşik kabı. Bir yudum bulaşsa dudaklarım ubudiyetin tadına. Mülk aleminden sıyrılsan varsam tevhidin sırrına. Bugünkü dersimiz böyleydi değerli dostlarım.
EMİNE EROĞLU İLE MESNEVÎ-İ NURİYE OKUMALARI - 235: NEBATÎ, HAYVANÎ, İNSANÎ VE İMANÎ NEFİS
Channel: Emine Eroğlu
Share transcript:
Want to generate another YouTube transcript?
Enter a YouTube URL below to generate a new transcript.