Transcript of EMİNE EROĞLU İLE HZ. PİR OKUMALARI: KULLUK PSİKOLOJİSİ
Video Transcript:
Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü ala seyyidina ve senidina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmîn. Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullah. Elf alfi salatin ve alf alfi selamin aleyke ya habiballah. Değerli dostlarım hepinizi muhabbetle selamlıyorum. Hazirunu, dostları muhabbetle selamlıyorum. Kaipunu da hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Bereketli bir ders olsun ümidiyle selamlıyorum. Bugün kulluk psikolojisi başlığı altında bir ders yapacağız. Kulluğun neye tekabül ettiğini konuşacağız beraberce inşallahu teala. ve eee kulluğa dair, kendi kulluğumuza dair oluşabilecek yani kendi mahiyetimizde oluşabilecek bir komplikasyonu konuşacağız. Hizmete dair bir meseleyi konuşacağız beraberce. Önemli olduğuna inandığım, ihtiyaç olduğuna inandığım bir bahsi beraberce mütalaa edeceğiz inşallahu teala. Şimdi kulluk psikolojisi Prizma 9'da yer alan bir makale. Beraberce okuyacağımız ya da merkeze alacağımız makale. Bu makalenin eee ele aldığı mesele şu. Hizmet eden bir topluluk içerisinde bir kimse diğer kardeşlerine karşı kendini manen sükut etmiş ve onların nazarında düşük hissediyor. Bu suçluluk ve aşağılık psikolojisinin sebebi nedir? bundan nasıl kurtulunur? Hizmet etmeye mani olunuyor diye bir soru var. Şimdi bu sorunun temel meselesi şu. Biz sürekli kendimizi sıfırlamaktan bahsediyoruz. Allah karşısında kendimizi sıfırlamaktan bahsediyoruz. Dolayısıyla bu kendimizi sıfırlamak meselesi bazen kardeşlerimiz karşısında da kendimizi hiçliğe mahkum etmek. Dolayısıyla da vazife almaya da mani olacak bir psikolojinin içerisine girmek. Yani ben yapamıyorum, ben hiçim, işte ben eee bunun altından kalkamam gibi hakkı anlatma noktasında ben hiçbir şeyim. Hiçbir şey ifade etmiyorum. Benim katedecek daha çok mesafelerim var. Dolayısıyla da bu sorumlulukların altından kalkamam gibi böyle kullukla aşağılık psikolojisini ya da genel manasıyla tevazuyla aşağılık psikolojisini birbirine karıştırıyoruz. O yüzden hoca efendi bunu kulluk psikolojisi bağlamında ele alıyor. Tekrar ediyorum aşağılık kompleksi ile tevazu aynı şeyler değil. Biz bu bağlamda bir karışıklığın içerisine düşmemek için hoca efendi bize nasihatlerde bulunuyor bu makalenin içerisinde. Bakalım hocamız bize ne diyecek. Şöyle diyor: "Bir insanın kendisini diğer mümin kardeşlerinden aşağı görmesinin iki yönü vardır. Bu yönlerden biri çok faydalı. Allah indinde çok makbul diğeri de zararlıdır. Şimdi biz kendi arkadaşlarımızdan kendimizi daha küçük görüyor oluşumuzun mümin kardeşlerimizin arasında kendimizi eller yahşmen yaman, eller buğdaymen saman deyip de kendimizi mümin kardeşlerimizden aşağı görüyor oluşumuzun bir güzel yönü var. Ama bir de olumsuz, faydasız, zararlı bir yönü var. Bunu birbirinden ayırt edebilmek bugünkü temel meselelerimizden bir tanesi değerli dostlar. Kendimizi diyelim ki hizmet-i imaniye ve Kur'aniin en zayıf halkası olarak görüyoruz. Bu çok faydalı bir şey. Öyle değil mi? Gerçekten de eler yahşi men yaman diye bilmesi bir insanın kemaline işaret eder. Tevazuna işaret eder. Bir insanın ama aşağılık duygusuyla kendini kötülemesi, kusurlu görmesi zararlıdır. Şimdi burada iki duyguyu birbirinden ayırmak lazım. Yani bir müminde aşağılık duygusu olamaz. Neden olamaz diye sorduğumuzda şöyle diyoruz. Diyoruz ki insan Cenabı Hakk'ın eşrefül mahlukat olarak yarattığı nazargah-ı ilahi olarak Cenabı Hakk'ın görmek istediği, ahsen-i takvim sırrıyla yarattığı ve ona hilafet gibi bir makam verdiği mahluk. Cenabı Hakk'ın en muhteşem sanatı insan. Dolayısıyla bizim kendimizi aşağılık kompleksinin içerisinde salmamız kendi mahiyetimize karşı hürmetsizliğimiz olur. Aşağılık kompleksi insanın, insanın Cenabı Hakk'ın onda teşhir ettiği sanatlara karşı, Cenabı Hakk'ın onda sergilediği nakışlara karşı, ona yüklediği manalara karşı, ona yüklediği o yüksek donanıma karşı bir hürmetsizliği olur insanın. Yani aslında Allah'a karşı hürmetsizliği, kendi mahiyetine karşı saygısızlığı olur. Dolayısıyla bir insanın al bir insanın başkaları karşısında kendini aşağı görmesi, aşağı görmesi tevazudansa alkışlanacak, aşağılık kompleksinde ise gerilecek olan bir durum. İnsanın kendini aşağılık duygusuyla kötülemesi, kusurlu e olduğunu düşünmesi ama aşağılık duygusuyla kendini kusurlu görmesi zararlı. Bakın burada mesela hoca efendi kendine kıtmir diyor. Diyelim ki benzer cümleleri siz de kurabilirsiniz. Necip Fazıl diyor ya, eee, o kervanın, sonsuzluk kervanının peşinden giden topal bir köpek olarak şiirinde kendini tanımlıyor. Şimdi bunların hepsini biz biliyorsunuz toprak ol toprak ki gül bitiresin hakikati içerisinde Şehzadii Şirazi'nin neyi görüyoruz? Hepsinde bir tevazu tavrı görüyoruz. Ama birileri yanlış yerden baktıkları için bunları aşağılık kompleksi olarak da görebiliyorlar. Birileri de kibirle çıkıp işte Müslümanda aşağılık kompleksi olamaz. Dolayısıyla bu tarz cümleler asla kurulmamalı gibi o geleneğe de karşı çıkıyorlar. Dolayısıyla bizim buradaki duyguları birbirinden ayırt edebilmek gibi temel bir meselemiz var. Eee bu kendimizi aşağı görmemiz tevazudan mı kaynaklanıyor? Kibirden mi kaynaklanıyor? E tevazudan mı kaynaklanıyor? aşağılık kompleksinden kaynaklanıyor. Bunu birbirinden ayırt edebilmemiz gerekiyor. Hoca efendi diyor ki kişinin eee yarınlarda karşısına çıkacağını, ne çıkacağını bilememe hissiyle bunun dertlisi olarak Allah'ın diğer kullarının yanında kendisini aşağı görmesi fazilet ve meziyet sayılır. Şimdi hiçbirimiz akıbetimizden emin değiliz ya. Birileri böyle cennet onlar için garantilenmiş gibi davranabilirler. Hatta birilerini cennete koyma, birilerini cehenneme sokma konusunda kendilerini yetkiliymiş gibi gören insanlar var. Fakat biz böyle davranamayız. Yani biz bilmiyoruz. Akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir diyor hocamız bize. Çok önemli bir hayat prensibi bizim için bu. Bilmiyoruz iman ile göçüp göçemeyeceğimizi bilmiyoruz. Amellerimizin Allah katında indi ilahide neye tekabül ettiğini beklemediğiniz şeylerle karşılaşacaksınız diyor Cenab-ı Hak ayet-i kerimede. Dolayısıyla biz kendi akıbetimizden endişe ettiğimiz için yarınların karşımıza ne çıkaracağını bilmediğimiz için birtım imtihanlar karşısında nasıl nasıl bir tavır sergileyeceğimizi, karşımıza çıkacak imtihanları geçip geçemeyeceğimizi, onların altından kalkıp kalkamayacağımızı bilmediğimiz için bunun dertlisi olarak Allah'ın diğer kullarının yanında kendimizi daha aşağıda da görüyor olabiliriz ve bu da bizim için bir meziyet olur. Kardeşlerimizin faziletleriyle iftihar etmek bir ihlas risalesi düsturu. Kardeşlerimizin meziyetini kendimizde bilmek, onların fazet faziletleriyle şakirane iftihar etmek meselesi. Biz kardeşlerimizin kusurunu görmemek, onlara karşı hüsnü zan etmek üzerine programlıyoruz kendimizi. Bakışımızı ona göre ayarlıyoruz. Onların hep meziyetlerini görüyoruz. Ama kendi nefis muhasebemizi yaparken tekamül edebilmek için, terakki edebilmek için kendi kusurumuza odaklanıyoruz. Kendi noksanlıklarımıza, karanlıklarımıza bakıyoruz. Onlara istiğfar etmek, onları tamir edebilmek gayreti içerisindeyiz. Dolayısıyla kardeşlerimizin bir tane meziyeti varsa bizim gözümüzde o çok büyük görünüyor. Kendi küçücük kusurlarımız da kendi gözümüzde çok büyük görünüyor. Öyle de olmalı. Şimdi böyle olunca çok meziyet olur değil mi? Kendimizi azayıf halkı olarak görmek, kendimizi kusurlu olarak görmek, kendimizi bir bakıma diğer kulların yanında aşağı görmek, en aşağı da görmek meselesi bizim için bu bağlamda fazilet olabilir. Efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem'e baktığımızda kendisine verilen fazla payeler karşısında ben bir beşerim ve Allah'ın abdiyim. Siz bana Allah'ın kulu ve resulü deyin diye buyuruyor efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem. Bakın kulluk en yüksek paye. Bunu hiç unutmamak lazım. Bizim için en yüksek paye nedir? Yani ismimize yüklenilen titrler midir? En yüksek paye? En yüksek paye efendim size yüklenilen kemalat sıfatları mıdır? Hayır. En yüksek payemiz kulluktur. Hani hocamız bize diyordu ya miraç miraca efendimizi Cenabı Hak davet ederken davet ettiğinin üzerinde abdi yazıyor diyordu hoca efendi bize. İsra suresinin ilk ayeti kerimesini hatırlayın. Ne diyordu Cenabı Hak? kulumuzu diyordu. Kulumuzu Mescidül Haram'dan alıp Mescidül Aksya getiren Allah sübhandır diyordu. Dolayısıyla bakın Miraç yolculuğunda bile davetiyenin üzerinde kul yazıyor, abdi yazıyor. Kulluktan büyük paye yok. O yüzden Efendimiz sallallahu teâ aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor. Kendisine eee verilen payeler karşısında ben bir beşerim. Allah'ın abdiyim. Siz bana Allah'ın kulu kulu ve resulü deyin diye buyuruyor. Devri risalet-i fenahi de sahabeden herhangi birisine sen şusun, sen busun diye övgüler dizildiğinde bakıyorsunuz ki onlar da benzer cevaplar veriyorlar ve şöyle diyorlar: "Ben ancak Allah'ın kullarından herhangi bir kulum." Ne güzel değil mi? Hz. Ali'nin bize öğüdüdür bu. Kün indennas ferden minennas. Yani insanların içinde bir insan ol. İnsanların içinde bir insan ol. Bu bizim hayat prensibimiz. Bunu kalbimizin üzerine nasıl yazmıştık? Hatırlayın. Ne demişti bize hoca efendi? Değil üstünlük mülahazası. farklılık mülahazasına bile girmeyin diyordu hoca efendi. Ve o mülahazaları hep benlik hırıltıları olarak değerlendiriyordu. Hatta şirk kategorisinde değerlendiriyordu hoca efendi. Dolayısıyla size biriler, birileri payer yüklediğinde sizi birtım payerle övdüğünde, yücelttiğinde ne diyorsunuz? Ben ancak Allah'ın kullarından herhangi bir kulum. Herhangi bir kulum. Bunu muhatabınıza söyleyemeseniz de kendi içinize, kendi nefsinize söyleyebilmeniz gerekiyor. Ehlullah dediğimiz hak dostlarında da benzer bir yaklaşım tarzı görüyoruz. Mesela Şah-ı Geylani, Abdülkadir Geylani Hazretleri kendisini yere göğe sığdıramayan kimseler karşısında ben sadece Allah'ın ibadından bir kulum diye cevap veriyor. Böyle kendi kalbimizde, kendi nefsimize karşı Allah'ım ben senin kulunum ve bundan daha büyük bir pay bilmiyorum diye bilmemiz lazım. Hani Hazreti Mevlana men ben şodem ben de şodem ben de şodem diyordu ya. Kul oldum, kul oldum. Kul oldum. Şimdi bizim için de en yüksek paye o kulluk olsun. Birileri bizi methettiğinde de kendi nefsimize, muhataplarımıza söyleyebiliyorsak onlara da ben hani kulluktan daha büyük bir payı bilmiyorum. Ben Allah'ın kullarından bir kulum diye bilmek lazım. İşte bu istikamette insanın kendisini dun hatta hiç görmesi mahsursuzdur. Belki de faydalıdır. Duvarlara asığımız o hiç levhalarını düşünün. Tekkelerde duvarlara asılan o levhaları. İşte onlar aslında bu mülahazayı dillendiren eee levhalar. Yani aşağılık kompleksinin değil tevazunun levhaları onlar. Bu arada bir kimsenin başkalarının vesayası altında Cenabı Hakk'ın rahmetinden istifade etmeye liyakati olabileceğini düşünmesinin de tezkiyei nefs açısından yararlı olduğu bile söylenebilir. Şimdi burada çok önemli bir şey daha vurguluyor hoca efendi. Bizim açımızdan, yürüdüğümüz yol açısından çok değerli bir şey. Mesela eee hoca efendinin elimizden tutmasını istemek, üstadımızın elimizden tutmasını istemek, cemaatin içerisinde olamazsak helak olacağımızı düşünmek. Bütün bunlar da aslında kulluğa çok yakışan şeyler. Hani kendimizi o konuda zayıf olarak görüyoruz ya, dun görüyoruz ya. Elimden tutulmazsa düşerim. Elimden tutulmazsa düşerim. Bu duygu yani başkalarının vesayeti altında, onların koruması, kollaması altında bulunmak. Mesela işte bir ablamızın, bir abimizin olması, istişarelerimizin olması, sohbetlerimizin olması, onlar olmadan manen kuruyacağımızı, çölleşeceğimizi düşünmek. Hocamızın vesayeti olmasa hayatımızda elimizden tutmasa, efendim üstadımız elimizden tutmasa ayakta kalamayacağımızı düşünmek. Yani o o konuda da kendimizi zayıf hissetmek. Bunu bunu da hoca efendi önemli olduğunu söylüyor. Bakın bu arada diyor hoca efendi bir kimsenin başkasının vesayası altında Cenabı Hakk'ın rahmetinden istifade etmeye liyaketi olabileceğini düşünmesi tezkii nefs açısından yararlı olduğu söylenebilir. Tezkiyei nefs neydi? Nefsimizi, nefsimizin kirlerini arındırabilme çabası. Nefis ben diyor ya işte ona e kendinden menkul bir değerinin olmadığını hissettirebilmek noktasında hep böyle hani cemaatin içerisinde olma çabası, kardeşlerimizin arasında olma gayreti, üstadımızın, hocamızın vesayetinde Resulullah Sallallahu Teala Aleyhi ve Sellem'in şefaat dairesi içerisinde olma gayreti. Bütün bunlar da yararlı diyor hoca efendi. Ben 20. asırda insanlığı kurtarmaya namzet olacak olarak gördüğüm nesillerde bir bakıma bu duygu ve düşüncenin ağırlığıyla kendisini hissettirmesini bekliyorum." diyor hoca efendi. Bu çok önemli size dair. Hocamız bize diyor ki 20. asırda siz insanlığı kurtarmaya namzet olan insanlarsınız. Bakın hep burada hep bir denge problemi var. Farkında mısınız? Bir taraftan insanlığı kurtarmak namzet olan insanlarsınız ama kendinizi zayıf halkı olarak görüyorsunuz. Dolayısıyla bakın hoca efendi diyor ki birisi insanlığı kurtarmaya namzetse e nefsi ona eee işte sen şöylesin, sen böylesin diyebilir. Dolayısıyla da burada duruşunu nasıl sergiliyor? Kendisi zayıf bir halka ama insanlığı kurtarmayı azmetmiş. O zaman ne olabilir? Ancak o kendini başkalarının mesaisinde görerek sağlama alabilir kendisini. Şöyle diyor hocamız: "Ben 20. asırda insanlığı kurtarmaya namzet gördüğüm nesil de bir bakıma duygu ve bu duygu ve düşüncenin ağırlığıyla kendisini hissettirmesini bekliyorum diyor hoca efendi. Bunu bekliyor, gözetiyor ve bu bu hasletin onlarda olmasını şiddetle arzu ediyor. O hasletin yani hoca efendinin bizde görmeyi arzu ettiği üstelik de şiddetle görmeyi arzu ettiği bir hasret bu. Ben tek başıma bu yollarda asla yürüyemem. Tek başıma yürürsem ağaçtan kopmuş bir yaprak gibi kendimi çürümeye ve savrulmaya terk etmiş olurum. Kendi başıma kalırsam eğer kendimi kendimi bir karanlığın, bir ataletin, bir olmazlığın içerisine salmış olurum. Bu duygu ve düşünce. Dolayısıyla diyor ki hoca efendi, "Başkalarının mesayesi altında Cenab-ı Hakk'ın rahmetinden istifade etmeye ancak liyakat kazanabilirim ben." Yani bir cemaat şemsiyesi altında ne diyordu hocamız bize? Adeta cemaat şahs-ı manevi bir rahmet bulutu. Biz de onun altına girmeye çalışıyoruz ki rahmet yağmurları üzerimize yağsın diye. Bir rahmet bulutu cemaat bizim için. Önümüzde hocamız gibi, üstadımız gibi insan-ı kamillerin, rehber-i ekmellerin bulunuyor oluşu bizim açımızdan onların vesayası altında bulunuyor oluşumuz. Bizim açımızdan bir kurtuluş vesilesi. Hatta Resulullah sallallahu tea aleyhi ve sellem'in sünnetine ittiba ediyoruz ya yolumuzda bu. adımlarımızı atarken efendimizin ayak izlerine basa basa yolculuk edebiliyor oluşumuz bizim açımızdan bir kurtuluş veselesi ve hoca efendi diyor ki ben işte 20. asırda eee insanlığın kurtuluşundan kendini adamış olan nesillerde bu vasfı görmek istiyorum. Bu hasreti görmeyi şiddetle arzu ediyorum. Hizmet ehlinin hiç hizmet ehlinden hiçbir fert hizmeti imaniye ve Kur'aniye dairesindeki hiçbir fert kendisini diğer insanlardan daha üstün olarak, daha farklı olarak görme hastalığına düşmemesini arzu ediyorum." diyor hoca efendi. Bakın bu bir hastalık. Kuluk psikolojisi ya bugünkü dersimiz. Hastalık ne? kendini insanın diğer insanlardan üstün ve farklı görmesi. Bazı insanlar, bazı gençler görüyorum. E yetişkinlerde de bazen benzer hastalıkları görüyorum. Mesela sohbetlere gelmiyor. Niye gelmiyorsun diye soruyorsunuz insanlar. Niye sohbete gelmiyorsun? Bana yeterli gelmiyor diyor mesela. bana yeterli gelmiyor diyor. Kendimi farklı hissediyorum diyor. Ya da niye sohbete gelmediğini izah etmeye çalışırken kurduğu cümlelerde bu alt metni okuyorsunuz, okuyabiliyorsunuz. Yani o sohbet onun için eee daha alt level bir sohbet. Daha yüksek mertebelerde e görüyor kendini ve şöyle diyor işte benim zamanım kısa, çok meşgulüm. küçücük bir zamanım var. Gideceğim, geleceğim şu kadar zaman. Ne istiyorum? İşte daha eee beni tatmin edecek bir ders istiyorum diyor. Oysa biliyorsunuz hani biz sohbetlere giderken bir tatmin duygusuyla değil, bir şeyler öğrenme duygusuyla da değil. Sohbete giderken öncelikli olarak bir şahs-ı manevinin ferdi olduğumuzu hissetmek için gidiyoruz. Yani ne yapıyoruz biz sohbete? Gidiyoruz. Allah'ın cemaate lütfettiği ikramlardan, ihsanlardan istifade etmeye çalışıyoruz. Bunu yapıyoruz. Öyle değil mi? Yani oradaki sohbetin niteliği ise mevzu bahis olan ondan biz de mesulüz. Ondan biz de mesulüz. Sadece anlatıcı mesul değil. Ne yapacağız? İşte daha nitelikli bir ders olsun istiyorsak biz de katkı sunmaya çalışacağız. Ve şunu da hiç unutmayacağız. Bizim meselemiz bilme meselesi değil. olma meselesi. Olmak da önce cemaatin içinde olmak, kardeşlerinin arasında olmakla başlıyor. Ve öyle hani olağanüstü hitabet, olağanüstü bir anlatım. Buna değil ihtiyacımız ihtiyacımız kendi küçüklüğümüzü görmeye. İhtiyacımız o anlatılan sohbetten istifade edebilmek için kalbimizin kapılarını açmaya ihtiyacımız var. Yoksa en böyle en basit seviyede sonuçta merkeze bir kitap alınıyor ve o okunuyor. Bir tek hadis-i şerif bile duysak o hakikatten okunan hakikatten efendim okunan eee ayet-i kerimelerden, Risale-i Nur'dan okunan bölümlerden istifade etmemek diye bir şey söz konusu olmaz bizim için. Yeter ki biz kalbimizin kapılarını açalım. Yeter ki ihtiyacımızı hissedelim. Malumunuz değerli dostlar, insanın istifadesi ihtiyacı ölçüsündedir. İstifade ihtiyaç ölçüsündedir. Düşünün susuz bir insanın su içmesiyle suya kanmış olan bir insanın ya da ihtiyacının farkında olmayan bir insanın su içmesi aynı şey değildir. Yemek yemesi aynı şey değildir. Biz ihtiyacımızı hissediyorsak kurulan her cümlede kendimize bir nasihat, kendimize bir ders, kendimize bir ibret bulup çıkarabiliyoruz. Dolayısıyla mesele aslında biz orada olmamız meselesi, ihtiyacımızı hissetmemiz meselesi ve kendimizi muhtaç görmemiz yani aczimizi ve fakrımızı hissederek orada bulunmamız meselesi. Yani ben bunu siz de yaşıyorsunuzdur zannediyorum. Sohbeti canansız geçen günüm olmasın. Bir halka, bir sohbet halkasına girip de yunup, yıkanıp geriye dönmediğim ve bir hafta beni taşıyacak olan bir sohbet halkam olmadan, o halkaya girip o manayı bulmadan geçirdiğim bir haftam olmasın. Derdimiz bu. Öyle değil mi? Dolayısıyla bu farklılık mülahazaları, üstünlük mülahazalarını hoca efendi hastalık olarak değerlendiriyor. Kullukta hizmet ehlinden hiçbir fert kendisini diğer insanlardan daha üstün ve daha farklı görme hastalığına düşmemelidir. Bu hayatımızın prensibi. Ehli dünya felsefeden aldığı dersle üstünlük hastalığına kapılabilir. Şimdi ehli dünya diyor hoca efendi felsefeden aldığı dersle üstünlük hastalığına düşüyor diyor. Ama unutmayın hani biz de yetiştiğimiz sosyal çevreler gittiğimiz okullar itibariyle ruhumuzda böyle yaralar açılabiliyor. Biz de felsefeden bu tarz dersleri alabiliyoruz. Mümin kardeşlerimiz bu tür hastalıklara kapanmalı. Bu tür bu tür hastalıkların onların manevi vücutlarına, manevi sistemlerine girmesine izin vermemeli. Bu hastalıklara kapılmamalı. Herhangi bir sunilikle batıda olduğu gibi insanları yükseltme adına abartılara da girmemeliler. Bu da olmamalı. Yani biz böyle insanları alkışlamak için, onlara olan sevgimizi, hayranlığımızı belli etmek için abartılara da girmemeliler müminler. Bakın her şey kendi sunilik. Hayır yok. Sunilik olmamalı bizim aramızda. Her şey kendi fıtriliğinde. İnsanca, insanca, insana yakışır şekilde yani ne böyle muhatabımızı suniliklere ittirebilmek. Çünkü biz insanları yücelttiğimizde onlar da eğer kulluk tavrından çıkıyorlarsa onlara verdiğimiz o yüksekliklere eee layık olabilme gayreti içerisinde onların adamı kalıbı olduğunu ispat edebilme gayreti içerisinde suniliklere girebiliyorlar. Ne onları suniliklere ittirmek ne de kendimi suni tavırların içerisine girmek. Hep fıtrilik, hep insanca kulluğa yakışır şekilde kul olduğumuzu unutmadan, en yüksek payemizin kulluk olduğunu unutmadan, kul oldum, kul oldum diyerek ve kulluğu da bakın hep hoca efendi bize kendini sıfırlamak olarak anlatmıyor mu? Kulluğu kendini sıfırlamak olarak anlatmıyor mu hoca efendi? Allah karşısında kendimizi sıfırlamak. Dolayısıyla kulluğun bizim için ölçüsü ne? Daima tevazu, mahfiyet, hacet. Tevazu, mahviyet, hacet. Bunları güçlü olarak kullanıyor hoca efendi. Hacalet de sıradanlık tavrı içerisine girmek demek. Sıradanlık tavrı içerisinde farklılık mülahazalarına girmeme tavrı. Şimdi konuyu biraz daha açma adına bir üslup değişikliği çerçevesinde benden başlamak istiyorum diyor hoca efendi. Yani kendinden başlayarak örnek verecek hoca efendi. Başkaları da ben deyip konuyu kendi hesaplarına değerlendirebilirler. Şimdi Hoca Efendi kendi üzerinden örnek verecek. Ben de Hoca Efendinin kurduğu cümleleri kendi üzerime alıp size anlatacağım. Siz de dinlerken kendi üzerinize geçirdiğiniz bir elbise olarak bu kelimeleri değerlendirin lütfen. Hoca efendi diyor ki ben fert olarak imana ve Kur'an'a hizmet yönüyle Allah'a hamdederim ki Cenabı Hak önemli vazifelerle şeref yap kıldı. Şimdi bunların hepsini bir yere koymanızı istiyorum. kendi adımıza da yani Cenabı Hak fert olarak bize imana ve Kur'an'a hizmet yönüyle önemli vazifeler verdi. Ben yani bu derse iştirak eden kardeşlerim için de aynı şeyleri düşünüyorum. Mentörlük mesela genç kardeşlerime bakıyorum. Çoğunluğu itibariyla ya mentörlüğe hazırlanıyorlar ya da mentör olmuşlar. Rehber ablalar, rehber abiler olmuşlar. Dolayısıyla bu bir şeref aslında. Çok önemli bir şeref. Buna çok hamdedilmesi gerekiyor. Çünkü Cenabı Hak hizmet-i imani ve Kur'anide yani kendi dinine hizmet noktasında bize vazifeler veriyor. Ben kendi adıma hani bu dersi yapabiliyor olmayı bir Rabbimin lütfu, ihsanı olarak görüyorum. Hoca efendi diyor ki ben bir fert olarak imana ve Kur'an'a hizmet yönüyle Allah'a hamdederim ki Cenabı Hak beni önemli bir vazifeyle şeref yap kıldı. Ben mahiyetim ve maddem itibarıyla hiç hander hiçim. Fakat bu hiçlikte Allah farklı varlık cilveleri lütfetti. Öyle olmadı mı? Mahiyetim itibariyla ve maddem itibariyle hep bunu hatırlıyoruz ya. Yani üzerinize sıçrasa yıkama ihtiyacı hissedeceğiniz pis bir sudan yaratılmış insandan söz ediyoruz. Dolayısıyla ben madem itibariyle o nefisle alude, nefsin hevesatıyla alude, cismaniyetin kuduratıyla alude, maddem itibariyla, manam itibariyla hiç ander hiçim. Kendi üstümden söylüyorum bunu. Fakat hiçlikte Allah farklı bir cilve lütfetti bana. Öyle değil mi? Ya o hiçten yarattı Cenabı Hak insan mahiyetini. Allah bazen mücrim bir kuluna da vaazu nasihat etme imkanını bahşedebilir ve öyle yaptı. Yani Cenabı Hak mücuna bana işte size şu metni okuyup da beraberce bir sohbet halkası etrafında toplanabilme imkanı verdi. Öyle yaptı. Rabbim hep diyordu ya hoca efendi bize. Ben sen bir küreksin. Ben bir küreğim. Allah benimle bir pislik kuyusunu karıştırabilirdi ama gül bahçesini tımar ediyor. Böyle yaptı ve sizler gibi nadide bir cemaatin karşısına çıkardı. Çıkardı da geleceği imar edebilecek bir cemaatle hemhal kıldı. Şimdi bunun kadrini kıymetini çok iyi bilmek lazım. Kadirşinas olun diyor hoca efendi. Geleceği imar edebilecek bir cemaatle geleceği nesredebilecek, geleceğin atkılarını dokuyabilecek bir cemaatle bizi hemhal yani aynı halin içerisinde aynı sohbet halkalarının, aynı dava düşüncesinin, aynı idealin, aynı gaye-i hayalin aynı aksiyonun içerisinde kıldı. Ben bu yönden kendimi dünyanın en bahtiyar insanlarından birisi sayıyorum diyor hoca efendi. Şimdi bunu da bir kadirşinaslık cilbesi olarak alıp kabul etmek lazım. Ben soruyorum zaman gençlere ders yaparken. Diyorum ki şu dünyanın en bahtiyar insanları kimlerdir? Bahtiyarı bir kere daha hatırlatalım. Bahtdi ona yar demek. Bahtiyarın zıttını da koruyor üstadımız kullanıyor Risale-i Nur'da. Badbaht. Badbaht. Bedbaht. Bahtı kötü olan demek. Bahtiyar da bahtı ona yar olan demek. İki karşıt özne. Şimdi biz, eee, kendimizi bahtiyar görüyoruz. Öyle değil mi? Yani geleceği nesredebilecek bir cemaatin ferdi olmak. Bu güzel insanlarla beraber olmak ve aynı zamanda sizler gibi nadide bir cemaatin karşısında cümle kurabiliyor olmak. Şimdi bütün bunların hepsi gerçek manasıyla bahtiyarlık. Ben kendimi dünyanın en bahtiyar insanlarından biri sayıyorum. Ben de soruyorum. Dünyanın en bahtiyar insanları kimlerdir diye. Eğer biziz diye düşünmüyorsak aslında yürüdüğümüz yol açısından Allah'ın bize lütufları açısından bir nankörlük olarak okunulabilir bu. Ve şöyle diyorum diyor hoca efendi. Allah zavallı bir merkubu tuttuğu nezahatle yaşayan, hizmet etmeye namzet insanların yarını yanına getirip koydu. Ben bunu kendi üstümden söylüyorum. Ben zavallı bir merkubum. Merküp nedir biliyorsunuz? Üzerine binilen hayvan. Şimdi düşünün. Ben zavallı bir merkübüm. Şimdi bunu söylemem bir aşağılık kompleksi midir? Bunu konuşacağız. Ben zavallı bir merkubum ve Cenabı Hak beni tuttu ve nezahatle yaşayan, hizmet etmeye namzet insanların yanına getirip koydu. Bunu böyle görmeyince insan bunu böyle görmeyince etraftaki kardeşlerini beğenmemeye başlıyor. Bunu böyle görmeyince insan sağındakine, solundakine, önündekine, arkasındakine birtım kusurlar yakıştırmaya başlıyor. ablasını beğenmiyor, abisini beğenmiyor, amirini beğenmiyor. Beraber hizmet ettiği kardeşini beğenmemeye başlıyor. Oysa insan kendisini böyle konumlandırdığında yani kul oldum. Bakın bunlar hep kulluğun tezahürü. Yani kulluğu en yüksek paye olarak görmenin tezahürü. Kulluğu en yüksek payd kendisini sıfırlamayı başarabildiğinde bu cümleleri çok rahat kurabiliyor insan. Hiç de rahatsız olmuyor bu cümlelerden. Şöyle diyebiliyorum ben kendi adıma. Allah benim gibi bir merkubu tuttu. Bu nezahatle yaşayan, hizmet etmeyen, namzet insanların yanına getirip koydu. Sağıma bakıyorum, soluma bakıyorum. Bunu hissediyorum. Sağımdaki güzel insanlara, solumdaki güzel insanlara öyle demişti ya bize hoca efendi. Kadir şinas olun. Sağınıza bakın, solunuza bakın. Bu güzel insanları nerede bulacaktınız diyor ya hocamız bize. İşte bu da bu Kadirşinaslığı sergileyebilmek de aslında kulluğun bir tezahürü farkındasınız. Kul oldum diyebilmenin bir tezahürü. Hoca efendi şöyle bir parantez açıyor. Burası nefsime ait olduğu için kendinizi hakaret saymayın diyor hoca efendi. Bu da benim nefsime ait. Hoca efendiyi tanziy ederim. Bu benim nefsime ait. Siz kendinize hakaret saymayın. Ben işte bunu aşağılık, buna aşağılık duygusu demiyorum diyor hoca efendi. Demeyelim buna aşağılık duygusu. Yani necip Fazıl'ın kendisini topal köpek olarak değerlendirmesine ne eee ne şairin ya Resulallah Hasan bin Sabit'in şiiriydi hatırlayacaksınız. Revamı Ashab-ı Kehfin'in köpeği. Onun Ashab-ı Kehfin'in köpeği olduğu için cennete girdi. Ben senin eee ümmetinin köpeğiyim. Senin ashabının köpeğiyim. Senin köyünün, senin yolunun köpeğiyim. Reva ben cennete girmeyeyim. Şimdi bu aşağılık kompleksi değildir. Benim kendime benim gibi bir merkubu Allah getirdi, bu yola koydu demem aşağılık kompleksi değildir. Şöyle olsa siz bana deseniz ki Allah senin gibi bir merkubu getirdi. Bu yola koydu diyemezsiniz. Hakaret olur. Siz bunu diyemezsiniz bana. Siz kendi nefsinize bunu söyleyebilirsiniz ama ben bunu kendi nefsime söyleyebilirim. Ve benim bunu kendi nefsime söylemem bir aşağılık kompleksi olmaz. Hoca efendi diyor ki işte ben buna aşağılık kompleksi demiyorum. Madde ve mahiyetim itibariyla Rabbimin nazarında kirli bir damla sudan ibaretim. Buna rağmen halk şayet beni izam ve tebcilde bulunuyorsa bu hususta yanılmış olabilirler. Yani ben kulluktan başka kendimi sıfırlamışım. Kuluktan başka bir paye bilmiyorum. Dolayısıyla da halk, muhatap olduğum insanlar beni yüceltiyorlarsa, beni övüyorlarsa bu konuda yanılmış olabilirler. Ama kendi zaviyemden ve bakışım açısından ben hep böyle düşünüyorum. Yani insanların hoca efendi buna şöyle diyordu. Hüsnü zanlara bel bağlamamak diyordu. Hüsnü zanlara bel bağlamamak. Yani ben kardeşlerim hakkında hüsnü zan ederim ve eee ümit ederim kardeşlerimin benim hakkımdaki hüsnü zanların da Allah'ın katında bir kıymeti vardır. Onların benim hakkımdaki hüsnü zanlarını yanıltmayacaklarına dair benim de rabbime karşı hüsnü zannım var. Ama kardeşlerimin bana yükledikleri üstü zanlara bel bağlayamam ki kendime dönüp bakabilmem gerekiyor. Dolayısıyla halk düşüncesinde ve verdiği hükümlerde yanılmış olabilir. Bunu hesaba katmak zorundayım. Bu noktada çok korkarım ve korkmam da lazım. Onları yanıltırım diye korkmam lazım. Onları hüsnü zanlarında yanıltırım diye tir tir endişe ediyorum. Rabbim beni halkın nazarında büyük, senin nazarında küçük eylem ederim. Bu efendimizin düşünsenize efendimizin hadis-i şerifi. Beni halkın nazarında büyük, senin nazarında küçük eyleme. Ne önemli bir dua hepimiz için. Çünkü hüsnü zanlara bel bağlamanın hükmü bu oluyor sonuçta. Onlara bel bağladığımızda halkın nazarında büyük oluyoruz. Ama Allah'ın katındaki değremiz esas olan senin nazarında küçük eylem Rabbimiz derim. Halk bir insanı bir insanı büyük görebilir. Ancak ben nezdi uluhiyetinde boyum ne kadar ise o kadar ve onun da altında görünmek isterim. Şimdi halk beni çok yüceltebilir. Bu hoşuma mı gidiyor? Nefsin hoşuna gidebilir. Ama şunu istemek lazım. Allah'ım senin katında boyum ne kadarsa o kadar görünmek istiyorum. Hatta onun biraz daha da altında görünmek istiyorum. Bugün bağlalardan bala fakat yarın ayaklar altında merkup bile olmayacak hale düşmektense böyle düşünmek çok daha iyi. Öyle değil mi? Yani bugün balalardan bala sen kurtarıcımız sensin deyip alkışlanmak, bir sürü sıfatlarla anılmak, parmakla gösterilmek, ayaklarda karşılanmak. Şimdi böyle ama balalardan bala, yücelerden yüce bugün fakat yarın ahirette ayaklar altında bir merkup, ayaklar altında bir merkup bile olamamak. Çünkü ayeti kerimede öyle diyor değil mi Cenabı Hak? Belhum adal diyor Cenabı Hak. Hayvandan daha aşağı. Doğrusu onlar işte o hayvandan daha aşağıdırlar. Hatta hatta yolca ve yöntemce daha da sapıktırlar. Furkan suresi 44. ayet. İşte o belhum adal. Şimdi bu söyleniyorsa bundan endişe etmek lazım kendi adımıza. Dolayısıyla mahkeme-i kübra da bu duruma düşmektense burada kat hatalarımın cezasını çekmek ve senin namütenahi affına sığınmak isterim. Bu da çok kıymetli bizim için. Burada çekmek istiyorum. Hatalarımın affını, hatalarımın cezasını burada yaşamak istiyorum. Af affa mazar olmak istiyorum. Eğer hatalarıma tekabül edecek olan bir ceza varsa onu burada çekmek istiyorum. Ahirete kalsın istemiyorum. Allah'ın namütenahi affına sığınmak istiyorum. Çünkü mahkeme-i kübada bu duruma düşmek istemiyor. Vahşiyi, vahşiyi bağışlayan, vahşiyi tanıyorsunuz hepiniz. Hz. Hamza'yı şehit eden vahşi, onu bağışlayan, üstelik de ona sahabi olma şerifi bahşeden rabbimizden söz ediyoruz. Bizi de bağışlar Rabbimiz. Onu sahabi-i şerifiyle sarfirast kılan o engin rabbimizin rahmetine iltica ediyoruz. Günahlarım kaf dağı kadar bile olsa onun rahmeti denizine nispeten şey kalil yani küçük bir şey olduğuna iman ederek, ümit ederek, reca duygusuyla, affedileceğimiz duygusuyla ona sığınıyoruz. Ve ona sığınarak şöyle diyoruz. Sen dilersen merkepten de insan yaparsın ama dilersen insanı merkip kılarsın. Burada hoca efendinin merkip demesinin bir manası daha var. Biliyorsunuz değerli dostlarım geçmiş kavimlerde insanlar Allah'ın onlara gazabının neticesi olarak meh ediliyorlardı. Yani hayvan suretine dönüştürülüyorlardı. Bu Allah'ın gazabı gelip çattığında domuz suretine, maymun suretine dönüştürülüyorlardı. Efendimizin ümmetinden mes kaldırıldı. Yani Peygamber Efendimiz Sallallahu Teala Aleyhi ve Sellem'in ümmetinin surete, hayvan suretine dönüştürülmesi kaldırıldı. Ama manevi mes söz konusu. Yani insan manen manen domuz olabilir. Manen köpek suretine, manen efendim maymun suretine dönüşebilir fıtrat. Dolayısıyla bundan çok ürkmek, çok korkmak lazım. Ve şöyle demek lazım Allah'a sığınarak. Allah'ım sen dilersen merkuptan insan yaparsın ama dilersen insanı da merkup hale getirirsin. Dolayısıyla biz manen merküp suretine dönüşmek istemiyoruz. Biz manen me olmak istemiyoruz. Bizi insan olarak en güzel şekilde yarattı Rabbimiz. Biz de ona öyle demek istiyoruz. Rabbim sen beni insan olarak yarattın. En güzel şekilde yarattın. Ancak biz insani siretimizi irademizle bozduk. Çamur ve bataklık içerisine girdik. Günahlar o değil mi? Aslında günah dediğimiz şey insanın rabbiyle olan mutabakatını bozması, onu muhalefete dönüştürmesi. Ya aslında günah dediğimiz şey insanın siretini bozması demek. İnsanın siretini bozması demek. Hatırlayacaksınız zannediyorum. Bu beni çok etkiliyor. Hoca efendinin ona ilişkin bir tefsiri var. Zenp kelimesi. Zenp günah manasına geliyor ama aynı zamanda kuyruk manasına da geliyor. Kuyruk. Hoca efendi tefsir ederken diyor ki aslında günah işleyen birisi tövbe etmediği sürece kendine bir kuyruk takmış oluyor. Yani insani siretini hayvani bir sirete dönüştürmüş oluyor. Zenb o acvü zenepteki acb zenepteki o insanın yaratıldığı mahiyetteki kuyruk sokumu diyoruz ya. İşte oradaki zent de aynı manaya geliyor. Kuyruk. Şimdi düşünün zenp kuyruk ama günah manasında aynı zamanda. Yani günah işleyen bir insan o günahtan temizlenmediği, tövbe etmediği sürece kendine bir kuyruk takmış oluyor. O günahta ısrar ettiği sürece o kuyruğu insan mahiyetine eklemiş oluyor. Dolayısıyla biz Allah'a şöyle sesleniyoruz. Ya Rabbi sen beni Ahsen-i Takvim suretinde yarattın. En güzel surette yarattın. Ancak ben işlediğim günahlarla kendi siyetimi bozdum. Çamur ve bataklığın içerisine girdim. Şimdi öyle bir çamur içerisinde bocalayıp duruyorum ama bir yerde denildiği gibi senden gayri sana da secde etmeyen bir başım var. Gönül bozulsa iç alemim pörsüse bile senden gayrısına secde etmedim ve kimseyi de bel kırmadım. Şimdi bu işte bizim rabbimiz karşısındaki istiğfar talebimiz aslında. İşte sana vereceğimiz vereceğimiz şey budur Rabbimiz. Ma arafna ki hakka marifeti ke kalkanıyla nezdi uluhiyete iltica ediyorum ve bizi bağışlamanı diliyorum. Marafn ki hakka marifetike. Yani ne diyoruz Rabbimize? Ya Rabbi seni hakkıyla bilemedik. Seni hakkıyla bilemedik. Sana hakkıyla kul olamadık. Sana hakkıyla şükredemedik. Bakın bunlar hep kulluğun tevazu tavrı. Ben bozdum ya Rabbi. Günahlarla mahiyetimi kirlettim. Bu bir anlamda muhasebe sayılır diyor hoca efendi. Böyle düşünmek. İç muhasebe. Bu durumda ben kendimi asrımızda kendisinden ders aldığımız kametin arkasında yürüyen ve yer havlayan bir mahluk gibi görürüm. Ben buradaki ben ben kendimi ne olarak görüyorum? Kendi asrımızda, yaşadığımız asırda kendisinden ders aldığım kametin arkasında yürüyen, o sonsuzluk kervanı diyordu ya Necip Fazıl. İşte o sonsuzluk kervanının arkasında yürüyen, Bediüzzaman Hazretlerinin arkasında yürüyen, Hoca Efendinin arkasında yürüyen, onların arkasında yürürken yer havlayan bir mahluk olarak görüyorum kendimi. İnsanımıza, sahabe-i kiramı anlatırım. Hani bir kıtmir vardır ki şahları ve onların bağını, bostanını korur. Bir kıtmir düşünün. Şahları koruyor. Kıtmir ama şahı koruyor. Şah bağını koruyor. Şahın bostanını koruyor. Bir Kıtmir de vardır ki o da sahibiden en küçüğünün arkasında hav eder. Yanında bulmayı da şeref sayar. Sahabenin en küçüğü o vahşinin yanında bulunmayı şeref sayar. Onun yanında hav etmeyi şerefsar. İşte ben onların adından bahsederim. Onları tanıtmaya çalışırım. Samimi olduğumu söyleyemem. Bütün bütün samimiyetsizim de diyemem. Bunlardan biri fakir olur. Diğeri de nankörlük. Şimdi benim sahabeyi anlatma çabam, benim sahabeyi anlatma çabam aslında benim insanların karşısına geçip de sahabeyi anlatma, hakikati anlatma, rabbimi anlatma çabam aslında o sahabenin arkasında havhaf edip gezmekten başka bir şey değildir. Kendi adıma ondan başka bir şey değildir. Bunda fahir olmaz. Bakın ne diyor hoca efendi. Samimi olduğumu söyleyemem. Olmadığımı da söyleyemem. Samimi olduğumu söylesem fahir olur. Olmadığımı söylesem nankörlük olur. Bu hep üstadın bize öğrettiği ölçüdür. Biliyorsunuz birisi sana çok güzel e dediğinde çok güzelim de diyemiyorsun. Çok güzel değilim de diyemiyorsun. Çok güzelim desen gurur oluyor. Güzel değilim desen nankörlük oluyor. Doğrusu ne? Güzellik sahibine aittir diyorsun. Değil mi? Bu her meselede böyle. Bakın buna tahdis-i nimet diyor Bediüzzaman Hazretleri ve Hoca Efendi diyor ki bu üstadın yürüdüğü yolda çok önemlidir. Hoca Efendi yine tahdisi nimet yapıyor. Yani birisi mesela size dedi ki sen çok ehli şükürsün. Birisi size dedi ki çok güzelsin. Birisi dedi ki sende Allah aşkı var. Şimdi yoktur deseniz nankörlük olmaz mı? Vardır deseniz gurur olmaz mı? Dolayısıyla vardır da diyemem, yoktur da diyemem. Diyor hoca efendi. Vardır desem gurur olur, yoktur desem nankörlük olur. Fahir de yanlış, nankörlük de yanlış. beceriksizliğimi ve kusurlarımı Rabbime şimdi Rabbim şimdiye kadar setrettiği beni olduğum gibi size göstermediği için ben de size kusurlarımı şerh etmek istemiyorum. Burada ya Seddar deyip yürürüm. Öbür alemde de ya Settar deyip eman dilerim. Şimdi ben size kusurlarımı anlatmam buradan. Çünkü Allah onları setrediyor. Kusurlarımı size göstermem. Allah onları setrediyor. Yani bir insan çıını etraftaki insanlara gösterip gezmez. Öyle değil mi? Ben de size kusurlarımı göstermiyorum. Saklıyorum onları. Çünkü Rabbim saklıyor. Burada saklıyor. Orada da saklar diye ümit ediyorum. Ya Seddar deyip yürürüm öbür alemde. Ya Seddar derim ve Cenabı Hakk'ın setedeceğini ümit ederim. O da belki, o da belki gafletlerimi ketmeder beni bağışlar. Daha fazla sizi tesli etmek istemiyorum. Onun için konuyu noktalamak istiyorum. Bu sözlerimde samimiyetim, samimiyetim ve ben kendime böyle samimiyetim tam diyor hoca efendi bunları söylerken kendime böyle bakıyorum. Ah şu cemaat benim ne Yavuz bir dilbaz olduğumu bilse gelip beni dinlemez diyorum. Bunu kendim için söylüyorum. Size söylüyorum. Ben bir benim ne kadar dilbaz olduğumu, ne kadar malumat vuruş olduğumu, ne kadar çok aslında edebiyat eğitimi almışım da ben edebiyat eğitimi almışım da ne kadar çok aslında dilbazlık yaptığımı bu cemaat bilse, e gelip beni dinlemez diyorum. Bu dediklerimin kaçta kaçını bazı arkadaşlarım da, kaçta kaçını bazı arkadaşlarım da diyebilir. Bilmiyorum. bilme diye bir vazifemin olduğunu da sanmıyorum. Yani ben bunları kendim için söylüyorum. Siz kendiniz için söyler misiniz, söylemez misiniz bilmiyorum ama bilmek gibi bir vazifem de yok benim. Ama ben bunları kendi adıma söylerken samimiyim. İşte böyle düşünmekle ben aşağılık kompleksi içerisinde değilim. Bütün bunları bakın eee dedim ya hepimiz böyle aldığımız eğitimler, geçtiğimiz sistemler bize bütün bunları söylemeyi bir aşağılık kompleksi gibi gösteriyor. Hayır sen öyle değilsin. Sakın kendini öyle deme falan diyorlar. Rabbimin boynu tasmalı kölesiyim. Ben hep bunu böyle içselleştirerek söylemeye çalışıyorum. Ne kadar samimiyim. Bunu da Rabbim biliyor. Samimiyetsiz olduğumu söyleyemem ben de. Ama hep şunu diyorum. Allah'ım ben bu yolun boynu tasmalı, ayağı pırangalı, kölesi eyle diyorum. Rabbime dua ederken beni bu kapının köpeği eyle ayırma senin kapından diyorum Rabbime. Sahabenin ayakları arasında hav diye bir işi kendine şeref sayan birisiyim ben. Yani onları anlatmayı, sahabe efendilerimizi anlatmayı, hakikati anlatmayı işte böyle görüyorum. Ama bunu şeref sayıyorum kendime. Biri elimden tutar da kaldırır götürür diye bekliyorum. Bu da bizdendi der diye bekliyorum. Bu da bizdendi der. Pekala o da gelsin denilir benim için diye bekliyorum. İşte böyle intizar ediyorum. Dolayısıyla kalbi kırık, boynu bükük, ona karşı serfuru etmiş bir insanım. Ancak bu işin ötesinde bir de sakatlık vardır diyor hoca efendi. Yani ben bunları söylüyorum ama bu söylediklerimde bir sakatlık olabilir. Ne sakatlığı olur biliyor musunuz? Öyle de olsun istemem. Ben mümim. Halka bir şey anlatamam. Efendim kimseye hak namına dellallık yapamam. İşte namaz kıldıramam. Hutbe irat edemem. Sohbet yapamam. Abla olamam. Mentörlük yapamam. Abilik yapamam. Şimdi böyle bir düşünce aşağılık duygusudur. Bu aşağılık duygusudur. İşte bu ezikliktir. Bu şeytanın insana sağdan yaklaşmasıdır. Zayıf tarafından insanın istifade etmesidir ve onu hizmetten alıkoymasıdır. Ben insanların önüne geçip bir şey anlatamam. Ben mentörlük yapamam. Ben efendim sohbet yapamam. Ben hizmet edemem. Bu işte aşağılık kompleksidir. Hoca efendi diyor ki, "Evet, ben kendimi böyle görüyorum. Bunda da samimiyim. Ben derken kendimi kastediyorum. Ben kendimi böyle görüyorum. Ben bunda samimiyim. Ama bunda bir sakatlık olabilir. Sakatlık şurada olur. Yani bu bir aşağılık kompleksi midir, değil midir?" testini nerede yapıyoruz? Vazife almakta yapıyoruz. Aşağılık kompleksi midir değil midir? Testini orada yapıyoruz. Eğer kendim hakkındaki bu düşüncelerim vazife almama engel oluyorsa yani düşünün ben sahabenin arkasında hav hav deyip koşan birisiyim. Böyle olduğum için kendimi onları anlatma konusunda liyakatsiz görüyorum da hiç onlardan bahsetmiyorsam bu evet bir komplekstir yani. Ama ben o havları onları yeryüzüne duyurmak olarak düşünüyorsam onları anlatmak olarak düşünüyorsam hayır buna kimse aşağılık kompleksi diyemez. O bir tevazudur. Benim kendim hakkımda böyle düşünmem hizmet konusunda beni bir adım geriletmiyorsa o zaman bu asla aşağılık kompleksi değildir. Şöyle diyor hoca efendi: "Zayıf ve çelimsiz olsak, güç ve kuvvet yönüyle puzzularımız zayıf bulunsa dahi hakiki sahibini bulacağımız ana kadar bu işi taşıma azmı içerisindeyiz." Bir gün hakiki sahipleri gelecek. O vazifeleri deruh edecek. Bizler emanetçileriz. Ama ben güçsüz de olsam, kuvvetsiz de olsam, puzularım zayıf da olsa, o hakiki sahipleri gelip bu vazifeleri deruhde edinceye kadar bu işi taşımakla mükellefim. Kur'an-ı mucizil beyana hizmet-i istikametinde fahrı kainat efendimizin atının zimamdarlığını yapmaya ne demek? atının zimamdarlığını yapmak. Peygamber efendimizin yani onun dizginlerini omuzumuza alıp götürme istikametinde Rabbimizi hoşnut etme yolunda biz vazifelerimizi bırakmayacağız. Asla bu vazifeyi bize bıraktıracak şekilde kendimizi aşağı görmeyeceğiz. O vazifeyi bırakırsak kendimizi aşağılamış olacağız. Gerçek aşağılama, gerçekte gerçekte kendimizi ezikleme. Budur. Bu vazifeyi bize bıraktıracak şekilde kendimizi aşağı görmektir. Kiş aşağılık duygusu denen melun şey budur. Melun, lanetlenmiş şey budur. Ne olursak olalım hep imanlı olduk. Hiç ümidimizi yitirmedik. Bakın ne dedik. Tamam. Yani ben eee çok günahkar olabilirim. Günahlarım kaf dağı kadar büyük olabilir ama şu anım Allah'tan başkasına secde etmedi. Vefat edeceğim an ey gönül huzuruna ermiş ruh. Sen rabbinden razı. O senden razı olarak dön rabbine sen de katıl has kullarımın içine. Gir cennetime. Bu hakikati bize sırf bir iltifat-ı ilahi olarak meccani bir teveccüh şeklinde bekliyorum. Beklemeye de devam edeceğim. Ama iltifat olarak bekleyeceğim bunu. Meccanen Allah'ın bana bunu verebileceği ümidiyle bekleyeceğim. Bu Fecr suresi 2730 ayet. Ey itminana ermiş ruh diyor Cenabı Hak. Dön Rabbine. Sen rabbinden razı. Rabbin de senden razı olarak gir cennetime katıl güzel kullarımın arasına. Bu bir davet. İnsan böyle bir davet alsa dünyada bir dakika durmak istemez. Ben ruhumun ufkuna böyle gideceğim ümidini taşıyorum. Ama bunu Rabbimden meccanen yani lütuf olarak bana vereceğini ümit ediyorum. Husiyle asrımızda aşağılık duygusu içerisine girmeye hiç lüzum yok diyor hoca efendi. Zira biz ne kadar mücrim olursak olalım Cenabı Hak şu nazik nazih nazik nezih nadide cemaat içinde bize yaşama imkanı bahşetti. Şimdi bu da işin öteki tarafı. Aşağılık kompleksi içerisine niye girecekmişim ki ben? Ne kadar mücrim olursam olayım Cenab-ı Hak şu nazik, nezih, nadide cemaat içerisinde yaşama imkanı lütfetti bize. Bu güzide insanlarla aynı çatı, aynı kubbe altında oturuyoruz. Aynı mananın, aynı duanın, aynı ruhun içerisindeyiz. Her gün hakikat gamz eden bu simalarla karşı karşıya geliyoruz. Bunlardan benim duygularımı akseden çok şeyler oluyor. Yıkılmış, harap olmuş kalbimin tamiri istikametinde ben bu insanlardan çok istifade ediyorum. Niye aşağılık kompleksine düşecekmişim ki? Bunların duygu ve heyecanları benim şu perişan cismime can veriyor. Dizlerime derman oluyor. İşte bu yönüyle ferden ferda yıkık dökük olsak da biz hep beraber fahri kainat efendimizi sevindirecek ve güldürecek bir konumda bulunuyoruz. Özellikle yaşadığımız asırda ben ne kadar kırk dökük olursam olayım ferden ferda hep beraber efendimizi sevindirecek. sallallahu tea aleyhi ve sellem'i onu güldürecek konumda bulunuyoruz. üzünü güldürecek. Çubuğun ve sopanın dövene koyulduğu, boyunduruğun yere indiği, herkesin dini bırakıp kaçtığı ve dinsizliğe saptığı bir devirde bize ışık tutanları Allah makam-ı mahmuduyla sevindirsin. Amin. Ya Rabbi sevindirsin. Rabbim bir adım olsun bizi hakka yaklaştıran, elimizden tutup bizi hizmete doğru çeken, bizden vazgeçmeyen, kapımızı bir değil defalarca çalan, elimizden bir kere değil düştüğümüz her durumda, sandelediğimiz her durumda tutan kardeşlerimizden Allah razı olsun. Herkes dini bırakıp kaçarken, dinsizliğe saparken böyle bir devirde bize ışık tutanlardan Allah ebeden razı olsun. Onları makamı mahmutla sevindirsin. Çığır açanları rabbimiz mutlu etsin, bahtiyar kılsın. Rehberlerimizi cennetül firdevsiyile sevindirsin. Mhsut etsin, bahtiyar etsin rehberlik yapanları. Biz fahri kainat efendimizin yolunda ve izinde hizmet-i imani ve Kur'aniyede bulunurken başımızda Fahri Kainat Efendimizin vesayasını ve siyanet kanatlarını hissediyoruz. Hissetmiyor musunuz? Bu yolda yürüdüğünüz sürece efendimizin efendimizin o siyanet kanatlarını, koruma kanatlarını, himaye kanatlarını üzerinizde hissetmiyor musunuz? İşte bu cihetle de bize paha biçilmez ve bu yönümüzle kıymetimiz takdirler üstü takdire haiz bir şeref kazandırmıyor. Yani bir yönüyle biz bakın kulluk yönüyle kendimizi sıfırlıyoruz. Kulluk o çünkü sıfırlayıp sonsuza açılıyoruz. O hiçliği, o hiçliği, o sıfır oluşu sindiriyoruz. Çünkü bir tane sonsuz var. O sonsuz karşısında biz sıfır olursak sonsuza dahil oluyoruz. Ama diğer yönüyle bakın şöyle diyoruz. Biz fahri kainat efendimizin yolunda ve izinde hizmet-i imane ve Kur'ani bulunurken başımızda Fahri Kainat Efendimizin vesayasını, siyanet kanatlarını hissediyoruz. İşte bu cihetle bize paha biçilmez. İşte bu cihetle bize paha biçilmez. Ve bu yönümüzle kıymetimiz takdirler üstü bir takdire haizdir. Yani bir kıymetimiz varsa bu ve bu kıymet ölçülemeyecek kadar büyük bir kıymet. Biz hizmete kilitli kaldığımız sürece hep böyleyiz. İşte böyleyiz. Hizmete kilitli kaldığımız sürece bize paha biçilmez. Tekrar ediyorum. Hizmete kilitli kaldığımız sürece kıymetimiz takdirler üstü takdirire haizdir. Öyleyse öyleyse ferden ferda çok özür diliyorum. Öyleyse ferden ferda kıymetsiz olmak olsak bile ümitlerimizi besleyecek ve dualarıyla dualarıyla Allah'ım bizi kardeş bizi ve kardeşlerimizi bağışla. Rabbenfirvanfir [Müzik] hep böyle diyoruz değil mi? Böyle diyoruz. Allah'ım beni bağışla. Bizi bağışla. Kardeşlerimizi bağışla. Bizi kardeşlerimizi bağışla. Diyorsunuz değil mi bunları? Rabbena fafirlena diyorsunuz. Ya da rabbenafirlana ve ihvanina diyorsunuz. Bizi ve kardeşlerimizi bağışla. İşte kardeşlerimiz de bunu söylüyor. Bunu ben sadece biz söylemiyoruz. Kardeşlerimiz de söylüyor. Dolayısıyla biz onların dualarına da dahil olmuş oluyoruz ve o mağfiretten istifade ediyoruz. Ve bir şahs-ı manevi olduğumuz için bugünlerde o şahs-ı maneviye tüzel kişilik deniliyor. Alalardan ala, muallalardan mualla olma namzedi oluyoruz. Alalardan daha ala, muallalardan daha mualla olma yani yücelerden yüce olmaya namzet oluyoruz. Sahabe, tabiin ve tebi tebi-i tabiin asrı istisna edilecek olursa yeryüzünde böyle hizmet edenlerle ölçülecek ikinci bir topluluk yoktur. Bakın değerimiz nereden menkul? Görüyor musunuz? Sahabe, tabiin, tebei tabiin. Onları istisna edecek olursanız yeryüzünde böyle hizmet edenlerle ölçüşecek ikinci bir topluluk yoktur. Çünkü emri bil maruf nehyani münker farzı ayn. Siz ikinci dirilişin insanlarısınız. Ruhlar ve kalpler ölmüş. Ruhların ve kalplerin yeniden dirilişi istikametinde Cenab-ı Hak size ferden ferda farzı ayn hüvviyetinde kendi dininin sorumluluğunu yüklemiş. Sahabe, tabiin, tebe tabiin istisna edilecek olursa yeryüzünde böyle hizmet edenlerle ölçüşecek ikinci bir topluluk yoktur. Bu noktada da Allah'a hamdü sena ederim. Ferden ferda mücris-ı manevi olarak alalardan ala olmaya namzediz. İşte bu kıymetimiz nerede? Şahs-ı manevide. Ferden mücriimiz şahs-ı maneviydi. Meseleyi uzattığımın farkındayım diyor hoca efendi. Ancak asrımızın meseleleriyle alakadar bulunması itibariyla beni çok ilgilendiriyor. Onun için uzattım diyor. Arada nefsaneliğim de işin içerisine girmiş olabilir. İnsan cürmünü söylerken bile aldanabilir. Cihanları keşfedebiliriz. Antarktika kitabı kıtasını avucumuzun içi gibi tanıyabiliriz ama ben şimdiye kadar hayatımda henüz kalbimi keşfedemedim. Bakın hep aynı noktaya getiriyor hoca efendi. Kendi kulluğumuz noktasını. Bu benim için muammadır. Arz ve fakr noktası. Sizin için de muamma değil mi? Daha kendi letaif-i rabbani ufkumuzu keşfetmiş insanlar değiliz. Ben böyle deyip düşünürken hatta en tenha yerlerde dövünürken dahi nefsimin nasıl oyunlar oynayacağını henüz keşfetmiş değilim. Belki de hep böyle kapalı gidip kapalı kalacağız. Fakat söylediğim şeylerde kalbimi bilebildiğim kadarıyla samimi olmaya çalışıyorum diyor hocamız. Değerli dostlar eee kontrol ediyorum saati. Saati epey ilerlettik. Ben eee biraz meseleyi kendi adıma uzattım. Hoca efendinin uzatmışlığı değil. Bu benim uzatmışlığım oldu. Ama eee bir makalesi daha var hoca efendinin. Mükemmellik düşüncesi ve tevazu diye. Bir de buna bakalım istiyorum. Yine böyle hani tevazu mükemmellik düşüncesine mani midir? Bu aşağılık kompleksi ve tevazu kavramlarını değerlendirdik ya. Bugün çok önemli bir sorumuz daha var burada. tevazu mükemmellik düşcesine mani midir? Olmadığını anlatıyor hoca efendi. Buradan da bir iki paragraf okuyup dersi öyle bitirelim. Hoca efendiye şöyle soruyorlar. Diyorlar ki bir yandan şimdi eee ne bekleniyor bizden? çok çok yüksek şeyler bekleniyor ama bir taraftan da sürekli bizim hani bir taraftan sürekli donanımlı olmamız tavsiye ediliyor. İşte imrendirici olmamız tavsiye ediliyor. Başarılı olmamız tavsiye ediliyor. Ama bir taraftan da işte kün inden nas, ferden minen nas deniliyor. İnsanlardan bir insan ol deniliyor bize. İkisi de bize söyleniyor. Şimdi bunlar birbirine zıtmış gibi görünüyor diyorlar hoca efendiye. Bunları nasıl cem edeceğiz? Yani bir öyle diyoruz değil mi? İşte ben diyorum ki mesela Zeynep Nevra'ya, Zeynep Nevra Hazreti Ali işte külinden nas ferden minen nas ama çekiyorum Zeynep Nevra köşeye. Zeynep Nevra diyorum şöyle eee imrendirici olman lazım efendim şöyle iyi temsil etmen lazım. Şöyle bir mükemmeliyet düşüncesi içerisinde yaşaman lazım. Şöyle bir kahramanlık sergilemen lazım. Şimdi şöyle donanımlı olman lazım. Şöyle başarılı olman lazım. E bunlar birbirine zıt mı? Hoca efendi diyor ki, "Peygamberlik mesleği olan irşat ve tebliğ vazifesi açısından meselenin değerlendirmesini yapacak olursak, şimdi biz meseleyi nasıl değerlendiriyoruz? Peygamberlik mesleği olan hep irşat ve temsil açısından değerlendiriyoruz. Dolayısıyla böyle değerlendirdiğimizde insan da hem mükemmeliyet ufkunu yakalama hem de kendini sıfırlama anlayışının yan yana bulunması lazım diyor hoca efendi. İkisi de olacak. Yani ikisi de olacak. Öncelikle her ikisi iki vasfın da irşat ve tebliğ adına olmazsa olmaz birer esas olduğuna inanmak zorundayız hepimiz. Başka türlü temsil edemiyoruz. Çünkü başka türlü o mükemmeliyet duygusu olmazsa bizdeki tevazu düşüncesi aşağılık kompleksine dönüşüyor. O mükemmeliyet duygusuyla yan yana olduğunda o tevazu kararını buluyor. Evet. Anlatılması gerekli olan hususları başkalarına anlatabilmek, Allah'ın izniyle vicdanlarda tesir uyarabilmek için hem mükemmel bir donanıma sahip olma gayreti hem de mahviyet ve tevazuyla kendini insanlardan bir insan olarak görme hasreti şarttır. Beraber olarak şarttır. Zira ilme, irfana dayanmayan irşat ve tebliğ muhatapta güven bunalımına sebebiyet vereceği gibi kibirle, gururla, kirlenmiş ağızlardan çıkan sözler de kalplerde tesir icra etmeyecek, etse de kalıcı olmayacaktır. Hazreti Pir de eserlerinde bir taraftan cehaletin bizim için çok ciddi bir bela olduğu üzerinde durmuş. Diğer taraftan da çağımızda benliğin çok ileriye gittiğini vurgulayarak ayrı bir afet olduğunu benliğin zikretmiş üstadımız. Bakın ikisini de yani bir taraftan Bediüzzaman Hazretleri enaniyet asrı diyor. Çağımızda çok ileriye gitmiş diyor ama öteki taraftan da cehaletin nasıl büyük bir bela olduğunu vurguluyor üstadımız. Şimdi isterseniz irşat ve tebliğ insanı için bir çift kanat konumunda bulunan bu iki hususu açmaya çalışalım. Bakın irşat ve tebliğ insanı için kanat. Bir kanat mükemmeliyet düşüncesi, ötekisi tevazu. Çağımızda müminin temsil etmesi gereken hakikatleri hakkıyla temsil edebilmesi için bir taraftan yaşadığı çağı, sosyal yapıyı, dünyadaki hadiseleri, tekvini yani yaratılışa dair emirleri, kanunları çok iyi okuması, okuyup anlaması, doğru değerlendirmesi, diğer yandan da özellikle günümüze bakan yönüyle teşri emirleri yani Kur'an'ın bize, efendimizin bize talim ettiği emirleri ibnü zaman olarak, ibnül vakt olarak ifa etmesi lazım. Yani onlarla zamanın insanı, onlarla vaktin insanı haline gelmesi gerekir. Yoksa çok hakikatler onun seviyesine takılır kalır. Kalır da sahip olunan değerler muhataplar açısından değersizliğe mahkum edilmiş olur. Evet. Her şey netice itibariyle ilme bağlı olduğu gibi bizim de kendi değerlerimizi ifade edebilmemiz noktasında ilim çok önemli bir faktör. Buradaki ilimden kastımız günümüzde anlaşılan şekliyle bilim değil eşya ve hadiseleri ön ve arka planlarıyla beraber değerlendirmek suretiyle bizi sonuca getirecek olan marifet manasında. Aslında bir insanın böyle bir ilme sahip olmadan bırakın başkalarına bir şey anlatmayı, kendisine bile bir şey anlatması mümkün olmaz. O ilim ve marifetle donanacağı ana kadar nefsinin bir kısım itirazlarının önüne geçemeyecektir. Fikri kargaşalardan, gelgitlerden kurtulamayacaktır. Kendi içinde, kendi kafasında, kendi kalbinde problemlerini insan çözememişse dış alemde de çözemeyecektir. Çözemeyecektir. Belki farkına varmadan demagojiye girecek, diyalektiğe başvuracak. kendi içinde tereddüt ve şüpheleri aşacağı ana kadar da falardan kendini kurtaramayacak. Bu açıdan bizim öncelikle neye ihtiyacımız var? Bizim kendimizi yetiştirmeye yani mükemmeliyet mükemmeliyet duygusuna ihtiyacımız var. Bunun peşinde olmaya ihtiyacımız var. Kendimize mal etmeye değil. Hayır. Kendimize mal etmeye değil. Yine kullukla eriteceğimiz çayın içinde şekerin eridiği gibi kullukla eritebileceğimiz bir olma sürecinin içerisine girmeye ihtiyacımız var. Eğer bunları kendimize mal edebilir, ağzımızdan dökülen kelimelerin fotoğraflarını kalp ve kafamızla görüp onaylayabilirsek kendi içimizde çelişki yaşamamış oluruz. Bundan dolayı mürşit ve mübelliği ne yapıp edip mutlaka Allah'a hoşnut edecek deriğince çok mutlu bir ilme sahip olmaya çalışmalı. En son Hoca Efendinin kitabının adı da derin Müslümanlık. Biliyorsunuz ne diyor hoca efendi? Sığ Müslümanlıkla sizin yürüdüğünüz yolda yürüyemezsiniz. Derin ve canlı bir Müslümanlık. Derine dalma, derin olma, derinlik talebi içerisinde bulunma. İşte bizim talebimiz bu. Hazreti Ali, "İnsanlardan bir insan ol" sözündeki manayı bu cerh etmiyor. Bir tenakuz, bir çelişki teşkil etmiyor. Hayır. Ne olacak? Bir taraftan böyle bir derinlik olacak ama hepsi Allah hesabına olacak. Yine kulluk çerçevesinde olacak. Bu duygu ve düşüncenin kalıcı hale gelmesi için insanın sahip olduğu her şeyi gerçek sahibine verebilmesi gerekiyor. O yüzden de daha önce de bunu ifade etmeye çalıştık. Eğer bize Allah'a ait olan şeyleri bir kenara koyun denilse bize geriye hiçbir şey kalmıyor. Günde beş vakit namazın teşriin de bu hakikate ait hikmetler olduğu söylenebilir diyor hoca efendi. Çünkü biz o beş vakit namaza bir donanımla gidiyoruz. Sonra o secdelerde kulluk kalıplarına dökülüyor. Kendimizi sıfırlayıp hayatın içerisine geri dönüyoruz. Evet. Eee en mütevazi insan, insanların en kamili. En kamili. Şanım hakkı için Resulullah' da sizin için örnekler vardır. Demiyor mu efendimiz? Ve efendimiz yeryüzünün en mütevazi insanı. Dolayısıyla biz de böyle bir yolculuğun içerisindeyiz ve asla böyle bir çelişki yaşamıyoruz. Ve şöyle yapıyoruz biz. Eğer bize, eğer bize şu vazifeyi al efendim şu sorumluluğu al, mentörlük yap, sohbet yap, sohbet ablası ol, efendim mütevelli ol efendim eee şu vazifeyi de ruhte et, bu vazifeyi de ruhte et denildiğinde vazifeden kaçmıyorsak eğer, vazifeden kaçmıyorsak ama bir taraftan da sürekli bir derinleşme gayreti içer. içerisindeysek bakın ikisini de yakalamış oluyoruz. Hem hem ne güzel değil mi? Hem mükemmel mükemmellik düşüncesi hem de tevazu ne olacak? Asla asla ve kata aşağılık kompleksinin içerisine düşmeyeceğiz. Tevazuyla aşağılık kompleksi arasındaki farkı çok iyi ortaya koydu hoca efendi. Allah ondan razı olsun. Bir bunu ortaya koyduk. Birinci makalede, ikinci makalede de tevazunun asla mükemmellik düşüncesine aykırı olmadığını, ikisinin bir kuşun iki kanadı gibi bizi tebliğ insanı haline getirecek iki kanat olduğunu vurguladı hocamız diyorum ve makaleyi kapatıyorum. Değerli dostlar, bugünkü dersimiz böyleydi. Hakkınızı helal edin. Bu böyle eee size zaten bildiğiniz şeylerin tekrarı gibi gelebilir ya da böyle hani size eee o kadar önemli bir mesele değilmiş gibi görünebilir ama bana bakan yönüyle benim gördüğüm kadarıyla eee benim insanlardan dinlediğim problemlerden yola çıkarak gördüğüm kadarıyla çok önemli bir mesele ve hepimizin bu dengeyi kurmak gibi temel bir meselemiz var. Yoksa yalpalayabiliyoruz, yoksa aşağılık komplekslerine düşebiliyoruz tevazu yapma gayreti içerisinde ya da eee mükemmellik düşüncesinden kopabiliyoruz. Mütevazi olma çabası içerisinde bunları dengeleyebilmek bizim hayatımızda fevkalade önemli diyorum ve sözü size bırakıyorum değerli dostlarım. Eee hakkınızı helal edin. Kırk dökük olarak anlatmaya çalıştım. Kalbimdeki şeyleri Cenabı Hak beş başı mamur anlatmışım gibi kalplerinizde tesir icra eylesin inşallahu Teala. Anahtar kavramlarımız şöyle. Önce fedakarlar ekibine bir kere daha teşekkür edelim. Allah onlardan razı olsun. Anahtar kavramlarımız kulluk psikolojisi. Aşağılık kompleksine girmemek. Kardeşlerimizin faziletleriyle iftar etmek. Kün indennas ferden minennas. Tezkiye-i nefis. Kendini zayıf halkı olarak görmek, insanlığı kurtarmaya azmetmek, ihtiyacı hissetmek, tevazu, mahfiyet, hacet, hüsnü zanlara bel bağlamamak, Allah'ın namütenahi affı, sonsuzluk kervanının arkasında yürümek. Biliyorsunuz değil mi o şiiri? Sonsuzluk kervanı peşinizde. Ben seke seke giden topal köpeğim diyor. E Necep Fazıl, çok seviyorum o şiiri. Tam öyle işte. Ben yani sonsuzluk kervanının arkasında yürümek, şahsı manevi her şeyi gerçek sahibine vermek, derinleşme gayreti, vazifeden kaçmamak, mükemmellik düşüncesi, tevazu, şahs-ı manevi şahs-ı manevi bakın oradan başlıyor. Bütün düğümlerin çözüldüğü yer orada. Şahs-ı manevi her şeyi sahibine vermek, vazifeden kaçmamak, derinleşme gayreti, mükemmellik düşüncesi, temasu. Evet. Anahtar cümlelerimiz de şöyle. Endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir. Akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir. Kişinin yarınlarda karşısına ne çıkacağını bilememe, bilememe hissiyle bunun dertlisi olarak Allah'ın diğer kullarının yanında kendisini aşağı görmesi bir bakıma fazilet ve meziyettir. Yarın ne yaşayacağımızı bilmiyoruz. Dolayısıyla Allah'ın diğer kulları karşısında kendimizi aşağıda görmemiz bir fazilet ve meziyettir. En yüksek paye kulluktur. Hizmet ehlinden hiçbir fert kendisini diğer insanlardan daha üstün, daha farklı görme hastalığına düşmemelidir. İnsanın istifadesi ihtiyacı ölçüsündedir. Kul oldum, kul oldum, kul oldum. Beni halkın nazarında büyük, senin nazarında küçük eyleme. Ne olursak olalım hep imanlı olduk ve hiç ümidimizi yitirmedik. Husiyetle asrımızda aşağılık duygusu içine girmeye hiç lüzum yok. Zira biz ne kadar mücrim olursak olalım Cenabı Hak şu nazik, nezih ve nadide cemaatin içerisinde bize yaşama imkanı bahşetti. Evet, bunlar da anahtar cümlelerimizdi. Değerli dostlarım, şimdi şöyle diyebilirsiniz. Emin abla hani bu ne nasıl dua edeceğimizi bilemez hale geldik diyebilirsiniz. Bütün bu dengeleri kurma çabası içerisinde. O da bir dua. O da bir dua. Cenabı Hak mükemmellik düşüncesini tevazuya engel olarak görmeyenlerden eylesin bizi. İkisini bir kuşun kanadı gibi, iki ayrı kanadı gibi beraber yaşayanlardan eylesin deyip ben başlatayım duamı. Mary de devam etsin. Ona selam ediyorum. Sevgili Meriye, sevgili dost Meriye şöyle demiş. Ey rahmeti sonsuz Rabbimiz, bizi övgülerin sarhoşluğuna kapılmadan kulluğumuzun hakkını idrak edenlerden eyle. Sanmayalım ki değerimiz makamlardan, nişanlardan gelir, titrlerden gelir, banka hesaplarından gelir. Hayır ya Rabbi, senin huzurunda boynumuzda tevazu zinciriyle aciz bir kul olmakla müşerref kıl bizi. Amin ya Rabbi. Ne kendimizi başkalarına üstün görmenin gururunda savrulalım, ne de kusurlarımızın girdabında boğulalım. Çok güzel. Ne de kusurlarımızın girdabında bulunalım. Her hatamızda senin rahmetine sığınmayı, her nimete şükürle mukabele etmeyi, mahcubiyeti bilerek yaşamayı senin huzurunda mahcubiyetimizi hissederek yaşamayı bize nasip eyle. hizmetin nimetinden uzaklaştıran aşağılık duygularından, gösteriş ve üstünlük hastalığından bizleri muhafaza buyur. Kalbimizi sana kulluğun mütevazı huzuruyla mamur eyle. Kardeşlerimiz arasında kendimizi aşağı görmeyi faziletin ve kemalin bir işareti bilerek nefsimizden daha hayırlı olanların çokluğunu bize daima hatırlat. E zayıflığımızda ümitsizliğe düşmeden her güçte senin lütfunu hatırlayarak her güçte ya da her güçlükte senin lütfunu hatırlayarak adanmış bir kalple hizmet edebilmeyi bize nasip eyle. Amin ya Rabbi. Elfi alfi amin. Sevgili Bir senin sevgili dostum bir senelin eee duasını okuyacağız şimdi. Allah'ım bizi cemaatimizden ayırma. Amin. Ya Rabbi. Efendimizin ayak ayak islerine basa basa yürüyenlerden üstadına, hoca efendiye sıkı sıkıya bağlı olanlardan, sadıklardan eyle. Rahmet yağmurlarını üzerimize yağdır. Sohbeti canansız bırakma ya Rabbi. Efendimize salavatsız bırakma ya Rabbi. Salavatsız geçen, sohbetsiz geçen, sohbeti canansız geçen, marifette derinleşmeden geçen bir günümüz olmasın. Allah'ım bizleri kulluk lütfunda bahtiyar ettin. Hakkını verebilmeyi nasip eyle. Bizleri ve kardeşlerimizi bağışla. Amin. Elfi elfi amin. Elfi alfi amin. Sevgili Hali ve Hilal'in güzel çocuklarıma, sevgili çocuklarıma selam ediyorum. Duasını okuyacağız. Hiçender hiçim. Hiçender hiçim. Aczut biçareyim. Baksam nefsime kainata meydan okurum. Kainata meydan okurum. Dayansam dayansam. Hevadan hüda olan Rabbe. Çok güzel bakın. Hiç ander hiçim. Acz alut biçareyim. Baksam nefsime kainata meydan okurum dayansam hevadan hüda olan Rabbe. Acizim acizliğim şefkate bir vesile dergah-ı ilahide. Fakirim, fakrım, cevad-ı kerimin misafirliğine davetiye. Zelilim, zilletim izzet-i rahman bir aye. Garibim, garipliğimle tut elimden. Tut ki edemem sensiz ya sahibel guraba. Çok güzel olmuş güzel çocuklarım benim. Ders arkadaşımız, çok sevgili ders arkadaşımız, kardeşimiz, sevgili Emre'nin duasını okuyacağız. Şimdi şöyle demiş: "Rabbim lütfun ne büyük. Bizi ne çok seviyorsun ki layık olmasak da bizi böyle bir şahs-ı manevinin içine sevk etmişsin. Bizleri bu haleye layık eyle. Bu hale ile temizle. Bu hale bu halede erit bizi. Bizi nahnu havzunun içerisinde erit. Şekerin çayın içerisinde eridiği gibi erit ya Rabbi. Bizleri ihlasa eren, ihlasa erdirdiğin kullarından eyle. Amin. Elfi elfi amin. Sevgili Emre kardeşim, şimdi pek sevgili Fatma nurumuzun duasını okuyacağız. Rabbı Rahimim ne olur başka mülahazalardan arındır bizi. Nezdindeki kıymetimize, rızana ve rüyete kitle gözlerimizi. Sohbet-i canan halkalarımızdaki dostlarımıza, hizmetteki tüm abi, abla ve kardeşlerimize sürpriz yakınlıklar, rahmet cilvesi amudi yükselişler ve nezdinden kıymet kıymetler bahşet ki onların içinde yanlarında olmak bu kulun günahlarının affına, yakınlığına ve maiyetine ulaşmaya en büyük vesile olsun. Güzellere peyrev olarak güzel olalım ya Rabbi. Güzellere peyrev olarak güzelin olma payesine bize eriştir ya Rabbi. Bizi güzellerden cüda düşürme ya Rabbi. Amin. Elfu elfü amin. Çok güzel bir dua olmuş sevgili Fatma Nur'un duası. hizmet kardeşlerine, ablalarına, abilerine ettiği dua insanın kendine dönen dua oluyor. O yüzden çok değerli bir dua bu. Bakın şöyle diyor. Sohbet-i canan halkalarımızdaki dostlarımıza, hizmetteki tüm abi, abla ve kardeşlerimize öyle sürpriz yakınlıklar, rahmet cilveli, amudi yükselişler ve nezdinden kıymet kıymetler bahşet ki onların içinde yanlarında olmak bu kulun günahlarının affına, yakınlığına ve maiyetine ulaşmaya en büyük bir vesile olsun. Güzellere peyrev olarak güzelin olma payesini bize eriştir ya Rabbi. Amin ya Rabbi. Sevgili pek sevgili Betül Muhlis'in duasını okuyacağız. Şimdi güzel çocuğuma selam ediyorum. Ey Rabb Rahimimiz, kibir ve aşağılık kompleksinden sana sığınıyor. Senden bizleri mahfiyet ve tevazu ile donatmanı istiyoruz. akıbetimizden endişe ettir bize. En yüksek payemiz olan sana kulluğu bizlere unutturma. Biz ki ancak ve ancak insanların içinde birer insanız. Gaye-i hayalimiz sana abd olmaktan başka bir şey değildir. Bizlere aczimizi ve fakrımızı unutturma. Suni değil fıtri olmak istiyoruz. O kadar önemli ki bu. Suni değil ya Rabbi. Fıtri olmak istiyoruz. Şekilcilikten, suniliklerden kurtulmak istiyoruz. Değil. Üstünlük mülahazası, farklılık mülahazalarından dahi şeytanın şerrinden ve nefs-i emmaremizden sana sığındığımız gibi sığınıyoruz. Bizleri senin karşında sıfırla. Bizi sonsuza aç. Ya Rabbi bizi sonsuza aç. Rabbim bizi halkın nazarında küçük, senin nazarında büyük eyle. Amin. Ya Rabbi, bizi halkın nazarında büyük, senin nazarında küçük olmak olanlardan eyleme. Sana sığınıyoruz ya Rabbi. Hatalarımızın affını burada istiyoruz Rabbimiz. Kardeşlerimiz hürmetine, şahs-ı manevi hürmetine bizi de affet Rabbimiz bizlerden razı ol. Bizden razı olarak bizi sana döndür. bizden razı olarak ve senin bütün tecellilerine açılmış hepsinden razı olarak güzel kullarının arasına katılmak üzere bizi sana döndür. Bizleri has kullarının içine kat. Cennetin ile sarfraz eyle. Amin. Amin. Bunlar ne güzel dualar benim güzel çocuğum. Şimdi pek sevgili Zeynep Nevracığımın güzel çocuğumun duasını okuyacağız beraber. Şiirini okuyacağız güzel çocuğumun. Ya Rab biz yokluk toprağına serpilen tohumuz. Bir avuç çamuruz aslında ama kudret eliyle can bulmuş bir avuç çamur. Ne taht süsünü isteriz ne tacın parlaklığını. Bir tek secden gölgesi yeter bize. Biz hiç biziz. Bir hiçiz biz. Hiçlerden hiç. Ama sen ya Rab hiçten deryalar çıkartırsın. Karanlığı nur çorak toprağa bahar verirsin. Bizi yokluğumuzla var kıl. Kardeşlerimizin arkasında kıtmir olalım. Yeter ki kapının eşiğinde kalalım. Elfü alfü amin. Bunlar o kadar önemli, o kadar o kadar önemli dualar ki. Evet. Ya Rabbi bize de ya Rabbi bize de. Ya Rabbi bize de. Ya Rabbi bizi yokluğumuzla var kıl. Ya Rabbi. Bize kendimizi sıfırlayarak sonsuza açılmayı nasip eyle. Kardeşlerimizin arkasında kaçmir olalım. Yeter ki kapının eşiğinde kalalım. Sevgili son nefes kardeşimizin duasını okuyacağız şimdi. Allah'ım nefes alıp verememe, verip alamama acizliğindeyken, her an ölüm şah damarım kadar yakın olduğunun farkında iken, imanla gitme garantim yok iken, kibirli olma hadsizliğine düşmeyeyim. Ne olur? Ne olur ya Rabbi. Amin. Alfi. Amin. Şimdi pek sevgili kardeşim, pek sevgili kardeşim Ayşe Özdağ'nın duasını okuyacağız. Şöyle demiş Allah'ım. Tutuklanan, hapsedilen ve derdest edilen mescun kardeşlerimize tefkif edilen, işinden alıkonulan ve hürriyeti kısıtlanan mevkuf kardeşlerimize darda bırakılan kendisine sebepler üstü bir yardım elinin ulaşmasına muhtaç olacak şekilde üzerlerinde baskı kurulan mustar kardeşlerimize gadre ve haksızlığa uğramış, hak ettiği imkanlar zorla elinden alınmış, mağdur Dur kardeşlerimize hak etmediği muameleye tabi tutulan ve zalimin gaddar eliyle zulme maruz bırakılan mazlum kardeşlerimize tez zamanda, tez zamanda fereç ve mahreç ihsan eyle ya Rabbi. Hak ettikleri hürriyet ve imkanlara kavuşmalarını lütfeyle. Öyle ki bu lütfunun keyfiyeti senden gayriivadan gelebilecek iyiliklerden müstani kılacak ölçüde olsun. Amin. Elfi alfi amin. Sevgili Ayşe, sevgili Ayperi hanımcığım hepinize Medine gülleri göndermiş. Herkese yetecek kadar. Sevgili Gülsen kardeşim ona da selam ediyorum. şöyle demiş: "Rabbim, kalbi selim dileniyoruz senden. Öyle genişlet ki gönlümüzü, kardeşlerimizden gelen imtihanlara da sabretmek zor gelmesin bize. Öyle genişlet ki gönlümüzü yuttum sandığımız kırgınlıklar şişip büyümesin içimizde. Kırmamanın ve kırılmamanın ilmini öğret bize. Haklıyken bıraktığımız cedellerin ecrini de yalnız senden dileniyoruz. Çok güzel. Haklılığımıza ya da haklılığımıza inandığımız rağmen, haklılığımıza inandığımıza rağmen bıraktığımız cedellerin, vazgeçtiğimiz haklıkların sadece senin rızan için vazgeçtiğimiz haklılıkların ecrini de senden bekliyoruz Rabbimiz. Elfi alfi amin. Elfi alfi amin. Evet değerli dostlarım bugünkü dualar böyleydi. Bugünkü ders de böyleydi. Şimdi sevgili Feyzacamın şiiri geldi. Onunla finalimizi yapıp dersimizi bitirelim. Şöyle demiş sevgili Feyzacığım. Sübhansın rabbahimim. Ben senin kulunum. Sen benim rabbim. Tutmazsan elimden yanarım. Uçurumlardan düşerim. Peyrev eyle güzellerine. Aşkınla sar beni. Hissettir ihtiyacımı kulluğumla et var beni. Çok güzel. Peyrev eyle güzellerini. Aşkınla sar beni. Hissettir ihtiyacımı kulluğumla et var beni. Ya settar ya Kuddus hicap duyuyorum olamamışlığımdan. Seni marifetle, seni marifetle donanmış arifler gibi bilemeyişimden, kendimi kulluk terazisinde tartıp hakkıyla muhasebe edemeyişimden, ne olur setreyile kusurlarımı kardeşlerimin temizliği içerisinde gözü rahatsız eden bir kara leke olmaktan beni muhafaza buyur. Elfi alfi amin ya Rabbi. Elfi alfi amin ya Rabbi. Beni de ya Rabbi. Beni de ya Rabbi, bana da ya Rabbi. Ey en güzel sıfatları zatında cem eden cami. Beraberce dileniyoruz senden. Her vakit tek başımıza değiliz. Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz. Topyekün hakiki kulluğun sırlarını aç bizi. Lütfunla bir vücudun uzolları gibi tamamla. Gider eksikliklerimizi. Sübhansın Rabb Rahimim. Hakkıyla bilemedik seni. Kerimsin. Müstait kıl aşkına. Koşsun aşıklar. Aşıkların kü heylanlar gibi. Çok güzel olmuş. Fevkalade güzel olmuş sevgili Feyzacığım. Benim de duygularıma tercüman olmuş. Sübhansın rabbi rahimim. Hakkıyla bilemedik seni. Kerimsin müstait kıl aşkına. koşsun aşıkların küheylanlar gibi. Amin. Elf alfu amin ya Rabbi. Evet değerli dostlarım görüşmek üzere çarşamba günü inşallahu teala Allah'a emanet olasınız. H
EMİNE EROĞLU İLE HZ. PİR OKUMALARI: KULLUK PSİKOLOJİSİ
Channel: Emine Eroğlu
Share transcript:
Want to generate another YouTube transcript?
Enter a YouTube URL below to generate a new transcript.