Transcript of EMİNE EROĞLU İLE MESNEVÎ-İ NURİYE OKUMALARI - 227: LÂ SÜPÜRGESİ
Video Transcript:
Vessalatü vesselamü alâ seyyidina ve senedina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ec. Estağfirullah. Estağfirullah estağfirullah. Elf alfi salatin ve alf alfi selamin aleyke ya habiballah. Değerli dostlarım hepinizi muhabbetle selamlıyorum. Hazirunu dostları muhabbetle selamlıyorum. Gayibunu, dostları hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Bereketli bir ders olsun diye ümit ediyorum. Bugün Mesnevi-i Nuriye dersi yapacağız. İlham Eyyü Aziz hitabına kalbimizin kulağını verip efendim üstadım diyeceğiz. Dersimizin başlığını la süpürgesi koyduk. Aslında bu ifade İmam Rabbani Hazretlerine ait. O diyor ki la süpürgesiyle yolları süpürmedikçe illallah sırayına varamazsınız. La ilahe illallah'taki la o süpürge la da malumunuz çalı süpürgesine benzer ya da çalı süpürgesi la harfine benzer. Hiç çalı süpürgesi gördünüz mü bilmiyorum ama gençler itibariyla la harfine benzer. La bir süpürge. Bakın illallah demeden önce la diyoruz. La la ilahe la ilahi ilah yok illallah. Allah'tan başka. Dolayısıyla önce la süpürgesiyle yolları süpürüyoruz. Şimdi burada bu derste bugün birinci ilemde la süpürgesinin ne olduğunu konuşacağız. Bizim bürhan dediğimiz ya da burhan dediğimiz daha kalın bir ifadeyle burhan bürhan ikisini de kullanıyoruz. delil manasında kullanıyoruz biliyorsunuz bu kelimeyi. Deliller. İşte bu delillerin aslında Allah'ı ispat eden şeyler değil. Gözümüzdeki çapakları temizleyen, yollardaki atıkları, yollardaki kirleri temizleyen bir süpürge olduğunu yani la süpürgesi olduğunu konuşacağız. Sosyal medyaya bakarsanız internette işte ben Allah'ın varlığını ispat ettim gibi böyle iddialar var. Hoca efendi bu iddiaların mümince iddialar olmadığının altını çiziyor. Bugünkü dersimizin temel konusu da bu. Yani mesele burhanlar, bürhan, deliller Allah'ın varlığının ispatı değil. Bizim yolumuzu temizleyen birer süpürgedir. Bunu konuşacağız burada inşallahu teala. İnanmanın nasıl bir şey olduğunu da bu bağlamda ele almış olacağız. Şöyle diyor üstadımız ilham eyyüel aziz. Biz de efendim üstadım diyoruz. Bir bürhanla elde edilen neticeyi tevhidi bazı insanlar istizamla dar zihinlerine sıkıştıramıyorlar veya bozuk hayalleri tahammül edemez diyor üstadımız. Şimdi mesele bakın muhatabın durumu. Bazı insanlar diyelim ki bir bürhanla bir neticeye varıyorsunuz. Mesela Bediüzzaman Hazretleri size Risale-i Nur'da ne diyor? Diyor ki mesela üstadımız, "Bir çiçeği yaratan kimse bahçeyi de yaratan odur. Bir çiçeği yaratan kimse baharı da yaratan odur. Bir çiçeği yaratan kimse baharı yaratan kimse cenneti de yaratacak olan odur." Şimdi bu aslında bir burhan. Öyle değil mi? Yani bir çiçeğin yaratılması. O çiçeğe baktığınızda hem vahidi hem de ehadi delillerle baktığınızda yani o çiçeğin bütün varlıkla ilişkisine baktığınızda o çiçeğin kendi bütünlüğü içerisinde ona baktığınızda aslında bu cümle bizim için tevhidi görebilmek, tevhidi algılayabilmek ve o çiçekte rabbimizin esmasını seyredebilmek için ufuk açıcı, yol gösterici, çok parlak bir bürhan niteliğinde. Fakat üstat diyor ki bazı insanlar istihzamla dar zihinlerine bunu sıkıştıramıyorlar. Nasıl sıkıştıramıyorlar? Mesela baharı çok büyük bir netice zannediyor. Eee, delili böyle büyük bir neticeyi ortaya çıkarmak için yeterli görmüyor. Neticeleri çok büyük görüyor. Burası sebepler alemi ya. neticeleri çok büyük görüyor ve tevhide bakan veçesiyle ortaya koyduğumuz delilleri böyle bir neticeyi ortaya çıkarmak için yetersiz buluyor. Aslında yetersiz bulmak demiyor üstadımız. Dar zihnine sığıştıramıyor diyor Bediüzzaman Hazretleri veya bozuk hayalleri tahammül edemez. Hayalin bozuk olması meselesini de şöyle değerlendirmek lazım. Şimdi mesela biz bir tek çiçeği konuşurken hayalimiz ne yapıyor? Yeryüzündeki bütün çiçekleri getirip önümüze aynı mealde koyuyor. Değil mi? Yani biz bir delil üzerinden konuşurken hayalimiz. Hayal öyle bir şeydir. Hayal biz bir tek sarı çiçek üzerine konuşurken yeryüzündeki rengarenk çiçekleri de hayal o hakikatin içerisine yerleştiriyor. Ya da hani üstat anlatıyor ya Tabiat risalesinde. Şimdi bir varlığı teşekkül ettirebilmek için bir eczanede bir bir eczane düşünün işte devriliyor. Eczsanedeki etsalar devriliyor ve hepsinden böyle çok dakik, çok efendim ince hesaplarla karışım oluşuyor ve o karışımdan bir netice ortaya çıkıyor. Bediüzzaman Hazretleri bunu varlığın tesadüf verilemeyeceğine ilişkin bir delil olarak kullanıyor. Şimdi üstat bu delili verdiğinde bizim hayalimiz ne yapıyor? Bu delili ortaya koyduğunda hayalimiz yeryüzündeki terkipleri bu bağlamda ortaya döküyor değil mi? getiriyor, topluyor ve getiriyor. Yeryüzünde buna ilişkin yani biz diyelim ki bir tane cüzi hakikati konuşuyoruz ya da bir cüzi değil aslında her cüzi hakikat külli bir hakikatin ucu. Yani ben şu kalem hakkında konuşuyorsam, bu kalem hakkında birtım cümleler kuruyorsam sizin zihniniz, hayaliniz yeryüzündeki diğer kalemleri de buna ekler. Yeryüzündeki diğer kalemler üzerinden de düşünür. Hayal böyle bir şeydir zaten. Yani bunu cüzi bir hakikat değil, külli bir hakikatin ucu olarak görür hayal. Hayal öyle olağanüstü bir şeydir. Yani hayal sizin cüzi olarak verdiğiniz örneği külli bir hakikatin ucu olarak görür ve yeryüzündeki bütün kalemleri eee kalem deyince hatırıma geldi. Kalem suresinde Allah kaleme yemin ediyor. Ya Allah kaleme yemin ediyor. Kalam suresinde hoca efendi de diyor ki işte o Allah'ın yemin ettiği o kalem kader defterlerini yazan kalemden sizin elinizde tuttuğunuz kaleme kadar bütün kalemler ihtiva eder diyor. Şimdi ne yapıyor? Allah kaleme yemin ederken sizin hayaliniz, tahayyül aleminiz bütün kalemleri topluyor ve önünüze koyuyor. Ama hayal bozuksa bu sefer bu kalemi külli bir hakikatin ucu olarak değil de cüzi bir şey olarak görüyorsunuz. Ve ortaya konulan delili de bu sefer böyle büyük bir neticeyi ortaya çıkarmak için yetersiz olarak görebiliyorsunuz. Siz görmezsiniz de. Kimler görüyor bunu? Dar zihinlerine sıkıştıramayanlar, hayali bozulmuş olanlar. Burada iki tane eee anomalik bir anomali var farkındasınız. Hayalin bozulması, zihninde darlaştırılması. Şimdi zihin darlaştırılınca, hayal de bozulunca, e bu sefer neticeleri büyük, delilleri de küçük olarak görüyorsunuz. İnsanların önüne tevhide ilişkin delilleri döküyorsunuz. Tevhit delillerini döküyorsunuz. Mesela kainattaki hikmetleri döküyorsunuz. Bunlar tesadüfi olamazlar. Çünkü çok büyük maksatlar var diyorsunuz. Ya da ilim delilini döküyorsunuz. Her şeyin nasıl ölçüyle yaratıldığı, nizam ve intizam delilini. Onlar hayalleri dar olduğu için, hayalleri bozulmuş olduğu için ve zihinleri de darlaştırıldığı için neticeleri büyük, delilleri küçük gördüklerinden dolayı ne yapıyorlar? O bürhanı alıp kabul etmiyor ve gene de iman etmiyorlar. bu hale karşı o katii sahih bürhanı reddetmek üzere bu neticeyi bu kadar azametiyle şu bürhan intaç edemez diyorlar. Yani bu büyük neticeyi, bu büyük neticeyi düşünsenize mesela güneşin yaratılmasını düşünün. Güneşin yaratılması ona güneş çok büyük görünüyor ya. Çok büyük görünüyor ona güneş. Şimdi sonsuz kudreti anlatıyorsunuz ve sonsuz kudrete deliller getiriyorsunuz. O diyor ki bu kadar büyük bir neticeyi böyle bir delil doğuramaz diyor. Netice veremez diyor. Bahaneler uydurur ve kabul etmez diyor Bediüzzaman Hazretleri. O miskin. O miskin. Buradaki miskinlik, miskin kelimesi zavallı manasına geliyor ama sakin kelimesinden türüyor. Miskin yani zihnini çalıştırmamış. Yani hayalini işletmemiş, kalp hayatını aktivize etmemiş, donanımını, faaliyete geçirmemiş. Miskin sükun kökünden geliyor ya. Yani tembelleri de miskin diyoruz. Bir yerde, bir yerde tıkanmış kalmış, bir yerde hapis kalmış adeta misk. bir davranışın içerisinde, bir düşüncenin içerisinde takılmış kalmış. Aynen öyle de böyle bir miskin, miskin tembelliği de ifade ediyor aynı zamanda. Zihnini, donanımını, hayalini bozmuş, çalıştırmamış böyle bir miskin bilmez ki diyor Bediüzzaman Hazretleri. Neticenin kayyumu insandır. Özür diliyorum. Neticenin kayyumu düzeltiyorum. Çok önemli bu. Neticenin kayyumu imandır. Yani bürhan değil neticenin kayyumü. Burada çok önemli bir şey var. Bakın birileri Allah'ı eee ispat ettik diye ortaya çıkıyorlar ya. Çok fazla video var böyle işte Allah'ı ispat ettik. İşte üç cümleyle Allah'ı ispat ettik. Öyle bir Allah'ı ispat etti ki işte ateist dondu kaldı, şaşırdı, bilmem iman etmek zorunda kaldı falan gibi. Bunlar e hoca efendi mümince ifadeler değildir diyor. Üstat da bakın benzer bir şey söylüyor ve diyor ki neticenin kayyumu yani neticeyi ona dayayacağınız, neticeyi onunla ayağa kaldıracağınız şey deliller değildir. İmandır diyor Bediüzzaman Hazretleri. İman. Bugünkü anahtar cümlemiz, cümlelerimizden bir tanesi neticenin kayyumu imandır. Burhan ne yapar peki? Ne yapar yani deliller? Ne yapar? Onu görmek için bir menfes. O neticeyi görmek için bir menfes. Adeta eee ne yapıyor? deliller bizi iman neticesine götürebilmek için bir menfez açıyor. Yani bir delik açıyor. Bir koridor açıyor veya bir süpürgedir diyor Bediüzzaman Hazretleri Bürhan. Öyle bir süpürgedir ki neticeye konan vehimleri süpürür. Yani bizim gözümüzdeki çapakları temizler. Zihnimizdeki şüpheleri temizler. Delillerin önemli özelliği budur. Deliller çok önemli. Tefekkür hayatımızda deliller çok önemli. Çünkü zihnimizdeki şüpheleri ya da işte bakışımızdaki problemleri, zihnimizdeki birtım tıkanıklıkları delillerle çözüyoruz. Delillerle açıyoruz. Onlara ne dedik? Ne dedi üstadımız? Süpürge onlar la süpürgesi. Bizi ilah sarayına varabilmek için yolları süpürdüğümüz şirkten şüpheden, tereddütten zihin karışıklıklarından, bakış bulanıklıklarından kurtulduğumuz, azat olduğumuz, onları temizlediğimiz bir süpürge. Bakın deliller neymiş? süpürgedir. Mahaza bürhan bir değildir. Bin değildir. Zerrat alema dedincedir. İşte hayalin fonksiyonu o. Allah'ın varlığına delil bir tane değil ki. Sen bu neticeyi mesela kainatı yaratan Allah'tır diyorsun. Kainatı yaratan Allah'tır diyorsun. Hiçbir delili Allah'ın kainatı yaratması için yeterli görmeyen bir kafiri düşünün. Şimdi üstat diyor ki delil bir tane değil ki. Delil bir tane değil ki. 1000 tane de değil delil. Delil ne kadar? Kainatın zerreleri adedince deliller var. Dolayısıyla hani delilleri böyle bürhanı bir olarak görmek ve neticeyi hasıl etmek için bu yeterli değildir demek aslında tam manasıyla zihinsel bir tıkanıklık. Ne olması gerekiyor? Hayalin o zerrat-ı adedi, zerrat-ı kainat adedince bürhanları toplayıp hayale, düşünceye, fikre ulaştırması, fikrin de hayret ve hayranlıkla tasdik etmesi, la ilahe illallah diyebilmesi gerekiyor. Şimdi bu bağlamda bizim çok önemli bir mesele bu bence. Çok kritik ve çok önemli bir mesele. Bizim böyle delillere bakışımızı belirleyebilme noktasında çok kritik, çok önemli bir mesele. Çünkü biz de insanlara hakkı ve hakikati anlatmaya çalışıyoruz. Emri bil maruf nehyel münker farz olduğu için siz de diyelim ki işte zihinsel problemler yaşayan, iman problemleri yaşayan insanlara hakkı ve hakikati anlatmaya çalışıyorsunuz. Hoca efendinin özellikle üsluba kurban edilen hakikatler diye bir makalesi var. üsluba kurban edilen hakikatler. Orada aslında bizim böyle üslubu iyi yakalayamamızdan kaynaklanan hakikatlerin eee hakikatlerin muhataplarımızın gözünde değer kaybetmesi problemi üzerinde duruyor hoca efendi. Fakat temelde şöyle bir mesele var. Biz insanlara böyle önlerine delil koyarsak mesela beni çok etkiliyor bir delil. Tamam mı? beni çok etkiliyor. Zannediyorum ki onu insanların önüne koyarsam muhatabımın nezdinde de aynı değeri ifade edecek. Onun da bakışından, gözünden perdeleri kaldıracak. Fakat böyle olmadığını görebiliyorum. Böyle olmaması zaman zaman anlatıcı üzerinde de hayal kırıklığına sebebiyet verebiliyor. Ya da illa onu böyle ilzam, ilzam diyor ya Bediüzzaman Hazretleri susturacağım diye onu kabule zorlayacağım diye diyelim ki tartışma üslubunun içerisine giriyor insan. Oysa imani hakikatler tartışarak anlatılmıyor. O da eee ne yapıyor? küfrün delillerini topluyor. Hatta şöyle oluyor. Bir kafir diyelim. Eee, diyelim ki böyle kalbinde biraz çimlenme oldu. İmana dair çimlenme oldu. Gidiyor diyelim ki küfrün küfre ilişkin kendine göre deliller toplamaya çalışıyor. Özellikle yaşadığımız dönem küfrün arkasını bilimi aldığı bir dönem. Eskiden cehaletten doğuyordu diyor Bediüzzaman Hazretleri inkar. Artık ilimden doğuyor. Dolayısıyla gidiyor diyelim ki o çimlenmein üzerine zift döküyor. Gidiyor o çimlenmenin üzerine beton döküyor. Sonra bir kat daha döküyor. Bir kat daha döküyor. İşte küfre ilişkin kendine göre siz delil diyorsunuz. O da küfrün delilerini topluyor, getiriyor. Biraz daha küfür delili. Biraz daha küfür delili. katmer katmer kendine göre o da delillerini topluyor. Hele siz münazara üslubuyla yani onu ilzam edeceğim diye, kabule mecbur edeceğim diye bir tartışma atmosferinin içerisine girerseniz o iyice inatlaşarak gidip küfrün delilerine daha çok sarılıyor. Dolayısıyla bu noktada bizim deliller bizim için ne ifade ediyor? İman delillerle midir? İman delillerle midir? Buna cevap verebilmemiz gerekiyor. En başta bunu zikreterek yola çıktık. Aslında e deliller sadece birer la süpürgesinden ibaret. İman kalbimizde Cenabı Hakk'ın yaktığı bir nur. Şimdi bu noktada biz şöyle yapacağız değerli dostlar. Eee Hoca Efendiye müracaat edeceğiz ve diyeceğiz ki hocam üstadımız böyle bir kapı açıyor. Siz de bu meseleye zaman değiniyorsunuz. Hatta Allah'ı ispat ettim demenin mümince bir tavır olmadığının altını çiziyorsunuz. Bu meseleyi bize biraz daha açar mısınız? Biraz daha vuzuaha kavuşturur musunuz diye soracağız. Hoca efendi de bize şöyle diyecek. Hoca efendi en başta eee tevazuyla meselenin aslında meselenin delil olmadığını şöyle eee ifade edecek ve bize diyecek ki eee hani ben pek izah edemem ama diye başlayacak hoca efendi. Yani bir iddiayla değil. İddiayla değil. Hiçbir zaman böyle değil. İddiayla asla değil. Bu iddiayla olabilecek bir mesele değil. Kitab-ı kebiri kainat. Mesela kainattan toplayıp getirdiğimiz deliller var. Niye? Çünkü kainat marifetullah'ın delillerinden bir tanesi. Diyoruz ya rabbimizi bize tarif eden dört külli muarif var diye. Bir tanesi kainat. Sonra bir tanesi efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem. O da bir bürhan değil mi? Efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem onun hayatından da biliyorsunuz biz deliller koyuyoruz insanların önüne. Sonra Kur'an-ı mucizil beyan. Kur'an'dan ayetler koyuyoruz. Bakın kainattan deliller getiriyoruz. Kur'an'dan deliller getiriyoruz. Efendimizin hayatından deliller getiriyoruz. Bunun yanında bir de vicdan var biliyorsunuz. Bir marifet delili olarak daha subjektif bir delil olarak. Şimdi biz delillerle kafamıza, kalbimize takılan, vicdanımızdaki asıl duygu ve düşünceyi kirletip kapatan şüphe ve tereddütleri izale ederiz." diyor hoca efendi. Bu delilleri biz yerinde bir süpürge, yerinde aydınlatıcı bir lamba, yerinde de marifet semasına çıkmak için merdiven olarak kullanırız. Delilerin, delilleri koyacağımız yer bu. yerinde bir süpürge, yerinde bir ışık aydınlatıcı yollarımızı aydınlatan bir lamba olarak kullanıyoruz delilleri. Yerinde de marifet semasına çıkmak için ne olarak kullanıyoruz? Birer merdiven olarak kullanıyoruz. Çünkü bu deliller, bu deliller Allah'a ait marifetin şahitleri delilleri. Kendisi değil. Bakın deliller. Bu burada çok önemli bir cümlemiz daha var. Deliller marifet değil. Deliller marifet değil. Deliller marifetin şahitleri. Marifetin şahitleri. Kafam ne yapıyoruz onlarla? Kafamıza, kalbimize takılan, vicdanımızdaki duyguların, düşüncelerin üzerini örten, onları kirleten tereddütleri izale ediyoruz. Enfusi ve afaki deliller önemsiz anlamına gelmiyor. Bu çok önemli. Bakın neydi onlar? Birer süpürge, birer merdiven, birer aydınlatıcı lamba hükmünde. O yüzden de çok önemli. Onların bu kadar önemli olmalarının yanında unutulmaması gereken bir şey var diyor hoca efendi. Deliller marifet değildir. Deliller marifet değildir. Bu da bugünkü anahtar cümlelerimizden bir tanesi. Yani kainatı ilim kıstasları ile didik didik etme, Resul-i Ekrem'i sallallahu tea aleyhi ve sellem yüce ahlakıyla tanıma. Kur'an'ı satırlarında okuma, Allah'ı celle celalüu tam tanımak, ahireti bilmek, Allah Resulüne tabi olmak için yeterli değildir. Değildi. Biliyorsunuz bir sürü müsteşrik var. Yani İslam konusunda çalışan gayrimüslim bilim insanları var. Gayrimüslim, bilim insanları İslam konusunda çalışıyorlar. Diyelim ki bu insanlar, bu insanlar e efendimizi tanıyorlar. Hayatıyla tanıyorlar. Kur'an'ı da okuyorlar. Arapça biliyorlar. Kur'an ilimlerini tahsil ediyorlar ama iman etmiyorlar. Ama Müslüman olmuyorlar. Olmayabiliyorlar. Mesela kainatı didik didik eden bir sürü bilim insanı var. Kainatı didik didik eden bir sürü bilim insanı var. Şunu bekliyorsunuz değil mi? Kainatı dedik dedik eden o bir sürü bilim insanından la ilahe illallah desinler diye bekliyorsunuz. Görsünler diye bekliyorsunuz. Bütün bunlar tesadüfün oyuncağı olamaz desinler diye bekliyorsunuz ama demiyorlar. Çünkü bütün bunlar Allah'a iman etmek için, resulüne tabi olmak için yeterli değil. Çünkü deliller marifetin kendisi değil. Biz hatırlayın marifet dersi yaptığımızda ne demiştik? Uzularımız, duyularımız daha doğrusu düzeltiyorum. Duyularımız, gözümüz, kulağımız birer arı. Vicdanımızda bir petek. Ne oluyor? İman o vicdan peteğinde bal suretine dönüşüyor. İlim marifet değil. İlim marifetin şartı ama o vicdan peteğinde marifete dönüşüyor. Zira bunlar büyük ölçüde fıtratta mekni olan ve vicdanda kenzen bilinen marifet-i ilahiye zarar verecek şeylere karşı koruyucu hususlardır. Neymiş deliler. Koruyucu hususlar. Vicdanda kenzen biliniyor. Yani gizli bir hazine olarak biliniyor marifet. Rabbimiz vicdanımızda duyuyoruz. Onu bunu kendi imanınız üzerinden tecrübe edebilirsiniz. İlmel yakin diyoruz ya. Aksine ihtimal vermeyecek kadar katibi imanla Rabbimizi bilmek. Ne kadar biliyoruz? Vicdanımız tasdik ediyor. Vicdanla biliyoruz. Dolayısıyla fıtratımızda aslında mekni iman. Allah fıtratımıza o imanı yerleştirmiş. Vicdanımız onu gizli bir hazine olarak biliyoruz. Biliyoruz ama o vicdanımızın üzerine zift dökmemişsek biliyoruz. Ne yapıyoruz? Deliler bize çok lazım o noktada. O vicdanımızın üzerindeki tozu, toprağı temizlemek için, vicdanımızı koruyabilmek için, bulanıklıklardan, bulaşıklıklardan, şüphelerden, kalbimize atılan şüphe oklarından temizleyebilmek için o günahların hani her günah kalpte siyah bir nokta bırakıyor ya. O günahların o siyah noktalarından, o ay, kalbimizdeki ay ve güneş tutulmalarından, onları temizleyebilmek için, o günahların izlerini, paslarını temizleyebilmek için, vicdanımızın tozunu temizleyebilmek için deliller bize çok lazım. Hangi deliller? Tekrar ediyorum. Marifetullah'ın delilleri yani kainattan topladığımız deliller. Efendimizin ahlakını, yüce ahlakını çok iyi tanımak. Ondan sonra Kur'an'ı Kur'an'ı tefsiriyle, ayetleriyle, Kur'an delilleriyle iyi çok iyi bilmek. Vicdanın bütün bunlar vicdanda Rabbimizi duyabilmek için birer birer koruyucu hükmündeler. Ayrıca bunlar şayet kalp menfi şeylerle işgal edilmişse yani kalpte kalpte günahın izleri, tozları lekeleri varsa oradaki işgalcileri def edecek ve kalbi koruyacak askerlerdir. Süpürge dedik ya, aydınlatıcı lamba dedik ya delillere. Bizi marifet semalarına yükseltecek birer merdiven dedik ya. Bir şey daha var bakın. Koruyucu askerler deliller. Kalbi koruyan askerler. O kalbe kalbe ilişmeye çalışan şüpheleri kalbe sokmayan askerler. Kalpteki o günahın izinin ve pasının marifette derinleşmeye engel olmasını önlemeye çalışan askerler. Üstadın bir cümlesini burada hatırlayalım. Üstat ne diyordu? İstiğfar meyelan-ı şerrin kökünü keser. Dua meyelan-ı hayra kuvvet verir diyordu. İstiğfar ve dua. Bakın istiğfar ve dua. Dua hayır hayırlı yönelişlerimize kuvvet veriyor. İstiğfar da şerre olan yönelişlerimizin önünü kesiyor. Meyelan-ı şerrin kökünü keser diyor üstat. Dua da mealana hayra kuvvet verir. Dolayısıyla ne yapacağız biz? Delillerle. Delillerle kalbimizi koruma altına alacağız. İstiğfarla me şerrin önünü keseceğiz. Dualarla meyı hayranın önünü açacağız. O delilleri hem afaki delilleri hem de enfusi delilleri nereye koyacağımızı çok iyi bileceğiz. Çünkü imanın bakın siz bütün delilleri bir araya toplasanız da kalbinizdeki imanın nurunu yakan Allah. Bunu unutmamak lazım. Bunlar eğer şayet kalp menfi şeylerle işgal edilmişse oradaki işgalcileri def edecek, kalbi koruyacak askerler. Eğer insan kulluk itibarıyla aşağıya düşmüşse deliller ne yapıyor? insanı yukarıya çıkarıyor. Eğer insan devrilmişse onun toparlanmasına yardım ediyor. Evet, deliler tozlanan kalbin tozunu alan süpürgeler gibidir. O yüzden bizim hayatımızda tefekkür çok önemli. O yüzden efendim sürekli kainatı hallac edebilmek çok önemli. Risale-i Nurlarla imani hakikatlerde derinleşme çabalarımız çok önemli. Efendimizi aşk derecesinde tanımak, sevmek, sevmenin şartı olarak tanımak çok önemli. Ama deliller tozlanan kalbimizin tozunu alan süpürgeler gibi ve şahitler ve şahitler böyle kabul edilmelidir. Yani bütün o deliller birer şahit hükmünde. İşte bu açıdan ben Allah'ı ve peygamberi ispat ettim sözü mümince değildir diyor hoca efendi sallallahu tea aleyhi ve sellem. Ben Allah'ı ispat ettim. Ben Resulullah'ın peygamber oluşunu ispat ettim. Sallallahu Teala aleyhi ve sellem mümince değildir. Zira biz şiddet-i zuhurundan gizli olan Cenabı Hakk'ı tanıma mevzunda ancak derya hakkında fikir vermek için bir kaşık su göstermek gibi bir şey yapıyoruz. Bakın hayal öyle dedi ya Bediüzzaman Hazretleri. Hayali bozulmuş dedi. Şimdi biz ne yapıyoruz? Delil dediğimiz şey ne? Bizim bürhan dediğimiz şey ne? Deryayı anlatmaya çalışıyoruz da insanların önüne bir kaşık su koyuyoruz. Şimdi hayal ne yapacak? O bir kaşık sudan yola çıkacak ve deryayı tasavvur edecek. Ama hayal bozulmuş. Muhatabınızda hayal bozulmuş. Düşüncesi dar, hayali tıkalı. Biz ne yapıyoruz? Bir kaşık su koyduk onun önüne ve derya hakkında fikir verdirmeye çalışıyoruz. Deliller böyle değil mi? Söyler misiniz? Sizin kainattan getireceğiniz bütün deliller de birer kaşık hükmünde. Bakın ne dedim. İşte bir tane çiçek. Bu çiçeği yaratan kimse baharı yaratan da odur diyorsunuz. Bir kaşık bir çiçek. Evet. Bir kaşık su göstermek gibi bir şey deryayı anlamak için. Evet. Biz onu ispat edemeyiz. Kimse de ispat edememiştir. Biz onu ispat edemeyiz. Kimse de ispat edememiştir. Neden? Zira arz ettiğim gibi bizim getireceğimiz deliller deryayı göstermek için ortaya bir damla su koymak gibidir. Elbette ki bu da göze konan tozu süpürmek türünden bir şeydir. Hiç de önemsiz değildir. Çünkü insan gözünün tozunu sildiğinde tecllileri açılır. Deliller bizim için böyle işte. Gözümüzün tonu tozunu silen bir süpürge. Eğer o süpürgeyle o gözümüzün tonunu tozunu süpürsek bu sefer biz tecellilere melekûta açılıyoruz. Bu itibarla da deliller Allah'la insan arasındaki şüpheleri bertaraf etmek içindir. Deliller sayesinde marifet nurları içimizde parlayabilir. Delilerin çok büyük bir fonksiyonu bu. Deliler sayesinde içimizde marifet nurları parlar. Kendimizi yenileriz, tazeleriz, kirimizi, pasımızı temizleriz. Deliler sayesinde düşmüşsek delillerle kalkarız. Doğruluruz eğrildiysek delillerle. Canlanırız, pörsüdüysek delillerle. Marifet nurlarını içimizde delillerle parlatırız. Şimdi bu bu deliller bu bağlamda eee üstadın dediği gibi deliller bizim için nedir? Üstat öyle diyordu ya hani bazıları böyle akli deliller, bazıları kalbi deliller, etrafımızı kuşatan deliller. Bazıları diyordu ya üstadım su gibi, hava gibi, ışık gibi deliller. Yani onlara dokunamadığımız mesela havayı düşünün. Ona dokunamadığımız ama var olduğunu bildiğimiz deliller. Işığı düşünün. Ona onu gördüğümüz, hissettiğimiz ama yine dokunamadığımız deliller. Suyu düşünün. Ona dokunabildiğimiz ama zapt edemediğimiz deliller. Bunların hepsi aslında birer marifetullah şahitleri. Hissediyoruz. Bakın havayı tutamıyoruz değil mi? Havayı tutamıyoruz, göremiyoruz ama onun varlığını hissediyoruz. Işığı görüyoruz, hissediyoruz ama yine ona dokunamıyoruz. Bunların hepsi aslında üstadımızın dediği gibi marifetullah'ın bakın şahitleri. Kendisi değil. Marifetullah'ın kendisi değil şahitleri. Ne oluyor? Bunlar dışarıdan gelecekler. Marifet-i saniye adını içimizde makes bulacaklar. Yani vicdanımızda tasdik görecekler. Üstadımız öyle diyor ya. Dışarıdan gelenler vicdanımızda tasdik görecekler. İlla de ben bu eşya ve hadiseleri marifet nurları olarak kalbime sindireceğim diye siz bir iddiada bulunamazsınız. Ve bunu yaparsanız neticede fiyasko ile neticelenir." diyor hoca efendi. İnsan eşya ve hadiselerden elde ettiği marifeti kalbine koyacak. Allah da bir nur yakacak. İman böyle bir şey değil mi? İman Allah'ın insanın kalbine yaktığı bir nurdur. İman ne yapacak? İnsan ne yapacak? Eşya ve hadiselere yönelecek. Marifet eee delilleri toplayacak ve onları vicdanında Cenabı Hak bir nur olarak yakacak. Zira bu iç ve dış berzah arasında irtibatı ancak Allah temin edebilir. Yani siz çok deliller topladınız, çok bilimle meşgul oldunuz. Çok akli deliller topladınız. Üstadın beni çok etkileyen bir mektubu var. Bir doktora yazdığı bir mektup üstadın. Ey kendi hastalığını teşhis edebilmiş bahtiyar doktor diye başlıyor mektubuna. ve o tıp ilmi boyunca elde ettiği bilgilerin kuru odunlar hükmünde olduğunu, onları tutuşturması gerektiğini anlatıyor ona. Onları o odunları, o bilgileri tutuşturması yani imana dönüştürmesinin lüzumunu anlatıyor. Bizim için iman nedir? Biz Rabbimize teveccüh ediyoruz. Rabbimiz de bizim kalbimizde bir nur yakıyor. İşte ona iman diyoruz. Biz teveccüh ediyoruz. Rabbimiz de bizim kalbimizde, vicdanımızda bir nur yakıyor. Sadı Tahftazani Hazretlerinin çok e böyle klasik, çok yerleşik iman tarifidir bu. Biz eşya ve hadiselerden marifet delilleri toplayacağız. Sonra o marifet delillerini Cenabı Hak vicdanımızda bir nur olarak yakacak. Zira bu iç ve dış berzah arasında irtibatı Allah tesis ediyor. Arı çiçekten nektarı getiriyor. Onu marifet peteğine dönüştüren ve o mekanizmayı çalıştıran da yine Allah'tır. Onun için gözle görülen ve hissedilen kainat kitabını tetkik etmekle elde edilen delillerin marifet hüzmesine dönüşmesi için insanın hissiyat, idrak ve anlayışıyla hakka teveccüh edip beklemesi gerekiyor. Yani o marifet delillerine yönelirken insanın, marifet delillerine yönelirken insanın bir şey görme niyetiyle bakması gerekiyor. iki hakikate açılma niyetiyle bakması gerekiyor. Hani o 8 sözde kuyuya düşen adam şöyle sesleniyordu ya Cenabı Hak'a önce şunu anlıyordu. Bütün bunlar tesadüf olamaz. Bakın her şey aleyhine gidiyor. Her şeyi aleyhine cereyan ediyor. Ama bakıyordu tutunduğu dalın ucundaki meyvelere, yaşadıklarına şöyle diyordu. Bütün bunlar tesadüf olamaz. Ve Allah'a şöyle sesleniyordu. Ey bu yerlerin hakimi, bahtına düştüm. Sana deha ediyorum. Şimdi kul rabbim dediğinde hadis-i şerifin beyanı var. Cenab-ı Hak ona lebeykum diyor. Lebbeykum diyor Cenabı Hak. Fakat kulun ön yargısız. kulun ön yargısız şartlanmadan eşyayı ve hadiselere bakabilmesi gerekiyor. Gözle görülen ve hissedilen kainat kitabını tetkik etmekle elde edilen delillerin marifet hüzmelerine dönüşebilmesi için insanın hissiyatıyla, idrakıyla, anlayışıyla teveccüh edip beklemesi gerekiyor. Bunu zaman konuşuyoruz. Mesela Risale-i Nurları düşünün. birisi Risale-i Nur'a ön yargıyla bakıyorsa bakın istifade edemiyor. Görüyorsunuz birisi Kur'an-ı Kerim'e ön yargıyla bakıyorsa istifade edemiyor ondan. Efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem'e ön yargıyla bakıyorsa, ona bir beşer gibi bakıyorsa, herhangi bir insan gibi bakıyorsa istifade edemiyor. Ondan ne olacak? İnsan o yargıları, ön yargıları, o perdeleri aradan kaldıracak. önce teveccüh ederek bekleyecek. Bunda bir hakikat olabilir mi? Var mıdır? Bulabilir miyim diye bakacak. Evet. İnsan bütün hassalarıyla delilleri tetkik ettikten sonradır ki Allah onun içinde şulefeşan olan, ışık saçan imanı yaratacak. İman etmeye engel olan hususları hatırlayın. Kibir mesela, ön yargı, kibir bunlar hep imanın önündeki engeller. Kibir öyle bir perde ki büyüklenmek öyle bir perde ki ve aynı zamanda atalar dini, alışkanlıklar, getirdiğimiz alışkanlıklar, zihinsel tıkanıklıklar, onların dışına çıkamama gibi meseleler. Bütün hassalarıyla insan ne yapacak? Delilleri tetkik ettikten sonra Allah onun içerisinde bir ışık yakacak. O delilleri tetkik etti diye hırs da göstermeyecek. Üstat diyor ya sen ışığı tutmaya kalkarsan tutamazsın. Hırs gösteremezsin. Sen havayı tutmaya kalkarsan tutamazsın. Suyu zapt etmeye çalışırsan zapt edemezsin. Sen ne yapacaksın? Bağrını açacaksın. O delillere bağrını açacaksın. hava gibi, su gibi, ışık gibi olan o delillere. Mesela insan bazen Resul-i Ekrem ile veya nurani bir veli ile karşılaşır, karşılaşmaz hemen bunların manyetik alanına girer. Öyle oluyor, değil mi? Mesela diyelim ki eee bunu tecrübe edeniniz çoktur. Diyelim ki hoca efendiyle görüşüyorsunuz. Hemen bir manyetik alanın içerisine giriyorsunuz. Diyelim ki böyle çok hizmetin içerisinde çoktur sizin gibi mübarek kardeşler bir mübarek kardeşle karşılaşıyorsunuz. Hemen onun manyetik alanına giriyorsunuz. Ama ne olması gerekiyor? Tekrar ediyorum. Ön yargısız olmanız gerekiyor. Kibirle girmemeniz gerekiyor. O iklime onların huzuruna girmekle imanın kuvvetlenmeyeceğini, marifet-i sani anına mesafe alamayacağını düşünüyorsanız, tenkit tavrı içerisinde giriyorsanız o huzura, istifade edemiyorsunuz. Öyle oluyor değil mi? tenkit tavrı içerisinde müşahede edilen nuraniyet neticesinde o zaman eğer yoksa böyle bir tavrınız müşahede ettiğiniz nuraniyet neticesinde hissiyatınızla kalp ve vicdanınızda bir şeyler duymaya başlıyorsunuz. Hoca efendi eee hadis-i şeriflerden yola çıkarak bize şunun altını çiziyor. Mesela hacca gitmek insanı ne kadar çok dönüştürüyor değil mi? Hacaya ve umreye gitmek. Çünkü efendimizin hadis-i şerifi var. Günahları temizler diyor efendimiz sallallahu teâ aleyhi ve sellem. Ya da hicret etmek günahları temizliyor. Hicret et dönüştürüyor değil mi? Hicret etmek insanı. Ya da bir insan-ı kamilin huzuruna girmek. Bir sohbet atmosferinin içerisine girmek. Dönüştürmüyor mu bunlar insanı? Ama hırs göstermeden girmeniz gerekiyor. Çünkü nuru o yakacak. Siz nuru sebeplerin yakacağını düşünüyorsanız işte orada yine aldanıyorsunuz. Nuru rabbiniz yakacak. Siz bağrınızı açacak bekleyeceksiniz. Bağrınızı açarak bekleyeceksiniz ama yüzünüzü güneşe çevirerek bekleyeceksiniz. Ama ön yargıyla girerseniz, tenkit tavrıyla girerseniz, huzura girerken tenkit tavrı anmıyorsanız ve işte marifet-i saniye adına mesafeye katettirebileceğiniz size bu davranışların, bu yolculukların inanıyorsanız, Allah'a teveccüh ediyorsanız o zaman gerçekten de mesafeler katedebiliyorsunuz. iman nurunu kalbinizde parlatabiliyorsunuz. Cenab-ı Hakk'ın varlığına dair başka bir delil olan Kur'an-ı Kerim'i tetkik etmek, onda ilmi hükümler, prensipler çıkarmak, mantıki hükümlerle yeni mantıki çıkarımlara intikal etmek ve bu tür makulat ile yani akli meşguliyetlerle meşgul olmak evet çok önemli hususlar. Bu hususta en önemli mesele ise hemen olsun diye hırs göstermemek ve tenkit elini uzatmamak. Aksine neticeyi sabırla Allah'tan beklemek. Ne güzel değil mi? Bakın ne güzel. İkisi de olmayacak. Yani siz işte Kur'an'la meşgul oldunuz efendim onda mantıki hükümler çıkardınız. Yeni hükümlere intikal ettiniz. Onunla meşgul oldunuz. prensipler çıkardınız Kur'an-ı Kerim'den. Ama bütün bunları yaparken iki şeye dikkat edeceksiniz. Bir, tenkit tavrı sergilememek. İki, hırs göstermemek. Aksine neticeyi sabırla Allah'tan beklemek. Bunu defalarca tecrübe etmişsinizdir zannediyorum. Mesela kandil gecelerini düşünün. Ona teveccüh etmeyen insanların hiç nasibi olmuyor onda. Kandil gecesi var mı yok mu tartışmalar içerisinde o geceler geçip gidiyor. Risale-i Nurlara bakın. Tenkit eli uzatanlar kapanıyor. Kapatıyor. Ayette demiyor mu Cenabı Hak? Kur'an ehli dalaletin dalaletini arttırır diyor. Cenabı Hak dalaletini arttırır. Tenkit tavrıyla Kur'an'a yaklaşırsanız ışığı söner. O Kur'an'la bir şeytanla bir münazarasını hatırlayın. Bediüzzaman Hazretlerinin şeytanla bir münazara. Ne diyordu şeytan eee üstadımıza? Kur'an'a hep Allah'ın kelamı olarak baktığın için sana böyle parlak görünüyor. Bir de kul kelamı olarak bak bakalım o kadar parlak görünecek mi? Bütün ışıkları söner. Kur'an'a kul kelamı olarak bakarsanız bütün ışıkları söner. Bütün kapıları size kapanır. Tenkit tavrı sergilememek. Böyle feyizler böyle alınıyor. Feyizler böyle alınıyor. Çok güzel bir mesele değil mi? Dolayısıyla kimse şöyle demesin yani ben Allah'ın varlığını ispat ettim. Bu mümince bir tavır değil. Neymiş deliler? Süpürgelermiş. La süpürgesi. Gözümüzün çapağını nasıl temizliyoruz net görebilmek için? Yollarımızı nasıl süpürüyoruz? Aynen öyle de işte bir merdiven, yükseleceğimiz, marifete yükseleceğimiz bir merdiven, bir asker. Kalbimizi şüphelerden koruyan bir asker, deliller. Ama aynı zamanda da yolları süpüreceğimiz bir süpürge değerli dostlarım. İşte böyle eee deliller meselesi. Lah süpürgesi diyelim buna. La ilahe illallah. La ilahe illallah. Ne güzel değil mi? İtikadımız ne güzel. Tekrar edelim. İmam Rabbani'nin sözünü. La süpürgesiyle yolları süpürmedikçe illallah sarayına varamaz. O zaman ne yapmamız lazım? O bürhanlar bize çok lazım. O şahitler, o şahitler bize çok lazım. Marifetullah'ın delilleri, kainat kitabını hallac etmek, Kur'an'ı tetkik etmek. Efendimizi ahlak-ı aliyesiyle tanımak çok önemli. Öyle değil. Çünkü la süpürgesiyle yolları süpürmemiz gerekiyor. İllallah sarayına varabilmek için, kalbi korumak için. Evet, bugün bir ilam daha okuyalım arzu ediyorum değerli dostlarım. O yüzden öbürüne geçeceğim. Eee, çok güzel bir ilem daha. Benim mezhebi-i Nuriye'de en çok beni etkileyen ilamlardan bir tanesi de budur. Fe sübhanallah diye başlıyor üstat. Fe sübhanallah. Fehanallah. Hayret ifadesi. Sübhanallah. Allah noksan sıfatlardan münezzehtir demek biliyorsunuz. Sübhanallah. Fakat fübhanallah deyince hem Allah'ın noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu ilan ediyorsunuz. Hem de bunun karşısındaki hayretinizi ortaya koyuyorsunuz. hayretinizi fe sübhanallah böyle başlıyor işte bu ilam fe sübhanallah fe sübhanallah mülk ve melekut arasındaki hicap ne kadar incedir aralarındaki mesafe ne kadar büyüktür şimdi burada çok paradoksal bir dil kuruyor üstat bana çok etkileyici geliyor o yüzden üslubu çok etkileyic diyor üstat mülkle melekut alemi iki alem biliyorsunuz. Melekut alemi, mülk alemi. Gözümüzde gördüğümüz, duyularımızla algılayabildiğimiz alem. Teleskop, mikroskop hepsi buna dahil. Yani bir alet yardımıyla açılabildiğimiz alemler de mülk alemleri, melekut alemleri fizik ötesi alemler. Fizik ötesi alemler. Şimdi mülk alemi ile melekut alemi arasında bir hicap, bir perde var. Hep öyle diyoruz ya. Ne diyoruz? Mülk alemi aslında melekutun üzerine serilmiş olan bir perde. Üstelik de tenteneli perde. Tül perde. Yani tülün özel önemli özelliği nedir? Normalde bakın üstat perde demiyor. Tenteneli perde diyor. Tülün önemli özelliği nedir? Tülün o delikleri arasından hep ışıklar sızar ya içeriye. Perde öyle değildir. Işığı örter ama tenteneli perde yani tül perde. Hem onu çekerseniz perde olur ama hem de ışıkları sızdırır. Mülk alemi melekut aleminin üzerine fizik alem metafizik aleminin üzerine örtülmüş. Öyle bir perde. Evet bir perde örtüyor ama aynı zamanda ne oluyor? Melikut aleminin ışıkları size sürekli olarak süzüle süzüle geliyor. Kalbinize doğru akıyor o ışıklar. Üstat şöyle diyor bakın. Mülkle melekut arasındaki o perde ne kadar incedir ama aralarındaki mesafe ne kadar büyüktür diyor üstat. Mülkle melek yut arasındaki mesafe ne kadar büyüktür. Şimdi bunu açacağız. Önce bu paradoksal dili devam ettirelim. Çok çok etkileyici bir dil. şöyle devam ediyor. Dünya ile ahiret arasındaki yol ne kadar kısa, ne kadar uzundur. Hem kısa hem uzun. Bak dünya ile ahiret arasındaki yol ne kadar kısa, ne kadar uzundur. Zannediyorum siz de kalbinizle sadak de üstadım diyorsunuz. Evet üstadım. Aynen öyle üstadım diyorsunuz. Dünya ile ahiret arasındaki yol ne kadar kısa ama aynı zamanda ne kadar da uzundur. İlim ile cehil arasındaki hicap ne kadar latif, ne kadar kalındır. İlimle cehalet arasındaki perde ne kadar latif, ne kadar kalındır. Latif, şeffaf ama ne kadar kalın. İman ile küfür arasındaki berzah, imanla küfür arasındaki o koridor ne kadar şeffaf. İmanla küfür arasındaki berzah ne kadar şeffaf, ne kadar kesiftir. Hem saydam ama hem de kesif. Saydamın tam zıttı. Hiç göstermiyor arkasını. Hem çok iyi gösteriyor hem hiç göstermiyor. İlimle cehil arasındaki berzah. Şimdi bunları açacağız, konuşacağız ama önce bu dili tamamlayalım. ibadet ile masiyet ibadetle günahlara batmak arasındaki mesafe ne kadar kısadır. Halbuki aralarında cennet ve cehennemin arası kadar mesafe vardır. Cennet ve naraları kadardır arılır. Hayat ne kadar kısa, emel ne kadar uzundur. Evet. Hal ve mazi arasında yani bugünle dün arasında ince bir perde vardır ki ruhun mazi cihetine geçmesine mazi mani değildir. Cesede nispeten ama bitmez bir mesafedir. Yani ceset maziye geçemez ama ruh geçebilir. Bugünle dün arasındaki mesafe ceset için imkansız ama ruh için mümkündür. Şimdi bölümü bir kere daha toplu olarak okuyacağım. Sonra izahatına geçeceğiz. Fe sübhanallah. Tam da öyle dedirtiyor değil mi insana? Fe sübhanallah. Fe sübhanallah. Mülk ile melekut arasındaki hicap ne kadar incedir? Aralarındaki mesafe ne kadar büyüktür. Dünya ile ahiret arasındaki yol ne kadar kısa, ne kadar uzundur. İlim ile cehil arasındaki hicap ne kadar latif, ne kadar kalındı. İman ile küfür arasındaki berzah ne kadar şeffaf, ne kadar kesiftir. İbadet ile masiyet arasındaki mesafe ne kadar kısadır. Halbuki aralarında cennet ile narı kadardır. Bakın mesafe çok uzun. Cennetle nar arasındaki mesafe ama ibadetle günah arasındaki mesafe çok kısacık. Hayat ne kadar kısa, emel ne kadar uzundur. Evet, hal ile mazi arasında öyle ince bir perde vardır ki ruhun mazi cihatine geçmesine mani değildir. Ama cesede nispeten o bitmez bir mesafedir. Şimdi bunları açıyor üstadımız ve şöyle diyor. Kezalik. Burada hep kezalikler devam edecek. Kezalik bunun gibi demek. Bunun gibi kezalik. Şimdi bakın mülk ile melekut dedik ya fizikle metafizik alem. Mülkle melekut arasında dünya ile ahiret arasındaki mesafe ehli kalp için şeffaf. Ehli heva için, ehli küfür için, ehli dalalet için çok kesif. Bakın siz imanın nuruyla baktığınızda işte o tenteneli perde arkasından sızıp size gelen ışıkları, nurları görüyorsunuz. Hatta eğer aynel yeken ufkuna erişmişseniz bu ilmel yakinken böyle aynel yakin ufkuna erişmişseniz aslında o perdeyi görmüyorsunuz bile. Kim? Ehli iman, ehli kalp. Ama ehli heva için hevasının peşine düşmüş, cismaniyetinin altında kalmış, ezilmiş insanlar için o perde çok kalın. O sadece neyi görüyor? mülkü görüyor, maddeyi görüyor. Serveti görüyor, samanı görüyor, makamı görüyor. Arabayı görüyor, evi görüyor. Efendim interneti görüyor ama melekutu görmüyor. Metafiziğe açılmıyor. Umurunda da olmuyor. Çünkü nefsinin hevasına takılmış gitmiş. Ne oldu? Bakın üstadın dediği gibi ne denmişti? Mülkle melekut arasındaki hicap ne kadar ince. aralarındaki mesafe ne kadar büyüktür. Dünya ile ahiret arasındaki yol ne kadar kısa, ne kadar uzundur demişti. Hep dersiniz ya neye göre, kime göre diye. Aynen öyle. Mülkle melekut, dünya ile ahiret arasındaki mesafe ehli kalp için çok kısa ve çok şeffaf ama ehli heva için kalın bir perde. Kalın bir perde. Düşünsenize mesela eee dünya ile ahiret arasındaki mesafeyi düşünün. Diyelim ki ben New Jersey'de yaşıyorum. New York bana çok yakın değil mi? New York çok yakın olarak görünüyor ama oraya gidebilmek için ne kadar ne kadar eee saat vermem gerekiyor? Hele işte Manhattan'ın e trafiği nazar itibar alınırsa. Şimdi ahiret alemi bana çok uzak görünüyor ama öldüğü anda insan ahiret alemine geçiyor. Ya ne kadar kısa değil mi mesafe? Ne kadar kısa aslında. Ne kadar uzun, ne kadar uzak ama ne kadar yakın. Ne kadar uzak. Dünya ile ahiret arasındaki mesafe ne kadar uzak ama aynı zamanda ne kadar yakın. Öldüğün anda buradan menatına kadar gidesiye kadar sarf ettiğin mesafe bile değil. Yani ondan çok daha yakın. Mülkle melekut arasında hevana takıldı mı? Nefsinin hevasına. Bu bizim için de söz konusu. Nefsimizin hevasına takıldığımızda kesifleşiyor, kalınlaşıyor. Mülkle melekut arasındaki mesafe kesifleşiyor. Yani artık o şeffaf bir perde olmuyor. Artık o kalın bir perde oluyor. Işık sızdırmayan bir perde oluyor. O zaman perdenin arkasını değil, perdenin önünü görmeye başlıyorsunuz. Maddeyi madde olarak görmeye başlıyorsunuz. Ev sizin için efendim şu kadar efendim şu kadar lira, banka hesaplarınız şu kadar, kredi kartlarınız şu kadar buna dönüşüyor. Mesela arabanızın modeli şu efendim eee aynaya baktığınızda gördüğünüz işte göz, kaş, endam falan şu bu ona dönüşüyor. Kesifleşiyor madde. Nefsinizin hevası onu kesifleşiyor. Bu sefer melekut sizin için görünmez oluyor. Ama siz melekutu açıldığınızda ne oluyor? Madde sizin için şeffaflaşıyor, saydamlaşıyor. Arkasını görebilir hale geliyorsunuz. Oradan ışıklar geliyor kalbinize. Mülkle melek Hut dünya ile ahiret arasındaki mesafe ehli kalp için şeffaf, ehli heva için kesif, kalın, efendim koyu bir perde. Kezalik. Devam ediyoruz. Kezaliklere neydi? Kezalik bunu bunun gibi aynen bunun gibi devam edeceğiz. Gece ile gündüz arasında latif bir perde var değil mi? Gece ile gündüz arasında şöyle bir latif bir perde var aslında. Gözümüzü kapattığımızda kendimize gece yapıyoruz ama açtığımızda gündüz oluyor. Bakın ne kadar latif bir perde var değil mi? Göz kapağı. Aynen öyle. Nefis de alem-i maneviyata gözünü kapatırsa kendine gece yapıyor. Ne kadar kolay değil mi? Beni ürküten şey de bu. Ne kadar kolay. Bakın gözümü kapattım. E dışarıda gündüz var ama ben kendime gece yaptım. Gözlerimi kapattım. Gece oldu benim için. Açtım. Gündüz oldu. Latif bir perde. Ama gözümü kapattığımda nasıl kendime gece yapıyorum o gündüzü. Aynen öyle de nefis alem-i maneviyata gözünü kapatırsa kendini gündüzü gece yapıyor. Gözü maneviyata açılırsa o zaman gece de gündüz oluyor. Gözü maneviyatı açılırsa en parlak nur hangi nurdu? Gecenin nuru nuru siyah. Kabe'nin nuru nuru siyahtır. Biliyorsunuz en parlak nur gecenin nuru. O teheccüt namazlarının nurunu bir hatırlayın. O geceleyin kalkıyorsunuz da Allah'la baş başı oluyorsunuz. Ya o nasıl bir nur? Şimdi eğer kalp maneviyatı açılırsa geceyi gündüz yapıyorsunuz. Ama eğer eğer nefsaniyetinizin perdesini indirirseniz o zaman gündüzlerinizde gece oluyor. Göz kapağını kapatınca gündüz gece olduğu gibi. Aralarındaki perde çok da latif bir perde uysa. Ama ne kadar kezafet kazanabiliyor? Bakın nasıl o paradokslar nasıl çözülüyor. Görüyor musunuz? Ve hepsi hakikat. Hepsi hakikat. Yine kezalik diye devam edelim. Bunun gibi Allah hesabına kainata bakarsanız buna ne demiştik biz? Mana harfiyle bakmak. Kainata Allah hesabına bakarsanız ne müşahede ederseniz ilim olur. İlk okuduğumuz ileme de bağlanıyor bu. Allah hesabına kainata bakarsanız ne müşahede ederseniz ilim oluyor. Ama eğer gaflet hesabına, sebepler hesabına kainata bakarsanız ilim zannettiğiniz şeyler de cehil oluyor. Ne demişti yukarıda üstadımız? Demişti ki ilimle cehil arasındaki perde ne kadar latif, ne kadar kalındır demişti. Öyle değil mi? Aynen öyle. Bakın bir bakış farkı. Kainatı Allah hesabına bakıyorsanız ne müşahede ederseniz ilim oluyor manayı harfiyle bakıyorsanız. Ama manaı ismiyle bakıyorsanız yani kainata sebepler hesabına bakıyorsanız gafletle bakıyorsanız kainata o zaman ne oluyor? Esbap hesabına gafletle bakıyorsanız ilim zannettiğiniz şeyler de cehil oluyor. Niye ilim zannettiğiniz şeyler de cehil oluyor? Çünkü sizin küfrünüzü, dalaletinizi arttırıyor. Azaltmıyor. Azaltmıyor. Cehil neydi? Cehaletin bir mertebesi olarak insanın kendini alim zannetmesinin cehaleti çok daha derin bir mertebeydi. Devam ediyoruz. Kezalik. Aynen bunun gibi. Aynen bunun gibi. İman ve tevhid ile bakan alemi nurlu görüyor. İlla alemi zulüm içerisinde illa alemi zulüm içerisinde görecektir. Böyle bakmazsa yani iman ve tevhitle bakmazsa varlığı karanlık görüyor. Hikmetsiz görüyor hikmetsiz görüyor. Abes görüyor. İmanla bakmazsa. Ama imanla bakarsa, tevhit nazarıyla bakarsa nurlu görüyor alemi. O küçük sözleri hatırlayın. Küfür nazarıyla bakan, dalalet nazarıyla, gaflet nazarıyla bakan alimi bir matemanii umumiye suretinde görüyor. Ama iman nazarıyla bakan neyle? Nasıl görüyor? Bir şenlik suretinde görüyor. Aydınlık, nurlu bakış açımız. Bakın bakış açısı belirliyor manaya harfiyle. Kezalik aynen bunun gibi efal-i beşer için iki cihet var. Bizim fiillerimiz için, beşerin, insanın fiilleri için iki cihet var, iki yön var. Niyet Allah'ın hesabına olursa tecliyata makez, şeffaf, parlak oluyor. Ama Allah hesabını olmazsa zulmetli bir manzarayı göstermiş oluyor. Şimdi düşünün ben size bir şey anlatıyorum. İki durumda da bir şey anlatıyorum. Eğer Allah'a anlatıyorsam ne oluyor? Kelimelerim tecliyata mak, şeffaf ve parlak oluyor. Ama size Allah hesabına değil de başka şeyler hesabına, dünya hesabına, Allah muhafaza buyursun küfür hesabına, dalalet hesabına bir şeyler anlatırsam ne olur? zulmetli bir manzara göstermiş olurum size. Bakın ef beşeri için iki cihet var. İkisinde de konuşuyorum. Bakın ikisinde de konuşuyorum ama birisinde tecliyata makis öbüründe zulmetli bir manzara var. Kezalik hayatın da iki yönü var. Bakın hep iki veçe. Öyle de oluyor, böyle de oluyor. Öyle de oluyor, böyle de oluyor. Hayatın da iki veçesi var kezaliki. Yine bunun gibi. Biri siyah dünyaya bakar, diğeri şeffaf ahirete nazırdır. Şimdi eğer ahireti görmüyorsanız, dünyaya bizzat evvelen bakıyorsanız sadece dünyayı görüyorsunuz. Nefis siyah veçin altına girer. Şeffaf veçe tereddüp eden saadet-i ebediyeyi ister. Ne fena nefis değil mi? Hem nefis. Hem nefis hazır lezzetlere müptela. Hiç haram helal tanımıyor. Hem de o lezzetlerin devamını istiyor. Öyle değil mi Nefis? Hem hazır lezzetlere müptela, hiç haram helal dinlemek istemiyor nefis. Ama hem de o lezzetlerin sürekli olmasını istiyor. Hayatında işte böyle iki veçi var. Ne olmak zorunda? Ahirete bakan veçhisi. Esas alınmak zorunda. Şeffaf çünkü o. Nefis ne yapıyor? Siyah veçin altına giriyor. Hem dünyanı dünyayı istiyor nefis. Ama şeffaf veçe tereddüp eden ebedi saadeti istiyor. Hem dünyanın altına giriyor, dünyevi lezzetlerin peşinde koşuyor. Hem de ebedi saadet istiyor nefis. Evet değerli dostlar bu ilem de böyle böyle muhteşem bir ilem. Bu çok etkiler beni bu ilem. Fe sübhanallah diye isim geliyor her seferinde. Fe sübhanallah dedirtiyor değil mi insanı? Fe shanallah. Siz de bunu böyle hayretinizi, hayranlığınızı ifade etmek için lütfen kullanın. Fühanallah deyin. Mülk ile melekut arasındaki hicap ne kadar ince. Aralarındaki mesafe ne kadar büyük. Kime göre? Biri ehli imana göre. Ehli kalp. Ehli kalbe göre. Ötekisi de nefsinin hevasıyla bakanlara göre. Mülkle melekut arasındaki hicap çok ince. Ehli kalbe göre. Aralarındaki mesafe çok büyük. Ehli hevaya göre. Aynı şey dünyaya dünya ile ahiret arasındaki yol ehli kalbe göre çok kısa. Dünya ile ahiret arasındaki yol ona göre çok kısa. Göz açıp kapayıncaya kadar. Ehli kalbe göre. Ama ehli dalalet, ehli heva zannediyor ki hiç ölmeyeceğim. Ona göre çok uzun. Ama ehli kalbe göre ölüm ona ölüm ona bir nefes kadar göz açıp kapamak kadar yakın ehli kalbe göre. Ama ehli hevaya göre hiç ölmeyecek o. O hiç ölmeyecek. Nefis öyle değil mi? Buna tevehhümü ebediyet diyoruz. Ona göre yol çok uzun ama il kalbe göre çok kısa. İlim ile cehil arasındaki hicap ehli eee mana-ı harfiyle bakanlar için ilim ile cehil arasındaki hicap ne kadar latif, ne kadar kalındır. Manaı harfiyle bakanlar için dışarıdan ne gelse kainatta ne görse Allah hesabına baktığı için ilim. Ama ehli cehil nefis hesabına, hevası hesabına, sebepler hesabına, gaflet hesabına baktığı için cehil. Aynı şeye bakıyorlar. Oysa öyle değil mi? Baktıkları şey aynı şey ama birisine ilim olarak geliyor, ötekisine cehil olarak geliyor. İmanla küfür arasındaki o koridor ne kadar kesif, ne kadar şeffaf. imanla küfür arasındaki. Niye imanla küfür arasındaki mesafe öyle? Çünkü tevhid ile bakarsa insan alemi nurlu görüyor. Eğer insan şirkle bakarsa, küfürle bakarsa çok kesif görüyor alemi. Çok katı görüyor. Maddeden ibaret görüyor. İbadet ile masiyet arasındaki mesafe ne kadar kısa değil mi? Yani düşünsenize ibadetle masiyet. Bir şey konuşuyorsunuz gıybet oluyor, masiyet oluyor. Bir şey konuşuyorsunuz hayır oluyor. Sohbeti canan oluyor, ibadet oluyor. Ne kadar kısa, ne kadar kısa, ne kadar uzun, ne kadar şeffaf, ne kadar kalın. İkisi de. Oysa o ibadetle masiyet arasında cennetle cehennem arasındaki mesafe kadar uzun mesafeler var. Oysa o eylemi yaparken çok kısa. İkisi de olabilir. Gıybet de olabiliyor. Hayır da konuşabiliyorsunuz. Evet. Hayat ne kadar kısa, emel ne kadar uzun. İnsanın hayatı ne kadar kısa ama emelleri buna tuli emel diyoruz. Emellerin uzun bitmiyor. Bir türlü bitmiyor. Emeller bitmiyor. İnsanın arzuları, yapacağı şeyler, planlar, projeler sanki hiç ölmeyecekmiş gibi. Hal ve mazi arasında bu böyle bitiriyor üstat. Bugünle dün arasında. Bugünle dün. Beden için imkansız bir şey değil mi düne geçmek? Ama ruh için çok kolay diyor Bediüzzaman Hazretleri. Ruh için ince bir perde dün. Tabii inkişaf etmiş bir ruh için ama ceset için mani yani dün oluşu. Kezalik mülk ile melekut dünya ile ahiret arasındaki ehli kalp. Ehli kalp için şeffaf olan şey nasıl ehli heva için kesif oluyorsa hep aynı şey. Ehli kalp için, eli kalp için mazi ruhun çok rahat oraya geçebileceği bir yer. Ama ehli gaflet için ruh da bedenin altında kalıp ezildiği için bugüne mahkum. Evet. İşte böyle bir eee dili var bu feshanallah'ın. Fe sübhanallah. Böyle paradoksal bir dil kuruyor üstat. Önce o paradoksu kuruyor, sonra da onu çözüyor üstadımız. Muhteşem çözüyor hem de. Allah ondan razı olsun. Benim dedim ya çok sevdiğim bir şeydir bu. İlhamdir ve sühanallah diye başlayan şemmedeki mesele. Ve birinci ilem çok önemli bir ilem. O da bürhanlar, deliller bizim için ne ifade ediyor? Süpürge. Bunu hiç unutmamak lazım. Deliller marifet değil. Bunu unutmamak lazım. Marifetin kendisi değil deliller. Deliler sadece süpürgeler, şahitler, askerler, merdivenler, deliller. Evet diyorum ve metinleri metni kapatıyorum. Değerli dostlar bugün iki ilem çok önemli. İki ilem bizimle çok alakalı, hayatımızı çok şekillendiren, biçimlendiren iki ilem okuduk. Fedakarlar ekibine teşekkür ederek başlamak istiyorum dua bölümüne. Allah onlardan razı olsun. Metinleri de paylaşmışlar. Şimdi eee neyi bekliyoruz? Anahtar kavramlarımızı bekliyoruz. Allah razı olsun. eee fedakarlar ekibi çok dua alıyor. Fedakarlar ekibi. Bu da beni memnun ediyor. Hamdü senalar olsun. Anahtar kavramlarımız la süpürgesi, bürhan, bozuk hayal ve zihin darlaşması. Dar bir zihin, bozuk bir hayal. Siz de diyorsunuz ki, "Oo, çok büyük deliller koydum bunun önüne." Oysa ne diyor üstat? Delil bir değil ki. Bin de değil. Serrat-ı kainat adedince diyor Bediüzzaman Hazretleri ama sen o insanın önüne bir damla su koydun. Onun da zihni dar, hayali bozulmuş. O iman etmedi diye senin delilin delil değil mi? Yani bozuk hayal ve zihin daralması, marifetullah'ın delilleri, marifetullah'ın şahitleri, marifet nurları, teveccüh, manyetik alan, mülk ile melekut, alem-i maneviyat, ehli kalp için şeffaf perdeler, ehli gaflet için kesif perdeler. Evet. Evet değerli dostlar bunlar anahtar kavramlarımızdı. biraz daha çoğaltılabilirdi aslında. Şu süpürge kavramına üstadın getirdiği diğer manalar, hoca efendinin getirdiği özür diliyorum onlar da kullanılabilir anahtar kelimelerde. Hani süpürge dedi. Ondan sonra e ne dedi? işte asker dedi, efendim merdiven bizi yükseltecek olan merdivenler dedi. Onlar da yine anahtar kavramlara dahil olabilir. Anahtar cümlelerimiz neticenin kayyumu imandır. Çok önemli bir anahtar cümle bu. Neticenin kayyumu bürhan değil. Yani neticeyi deliller tutup ayağa kaldırmıyor iman. Allah yaratıyor neticeleri. Neticeleri Allah yaratıyor. Neticeleri Allah yarattığı gibi kalbimizdeki imanın nurunu da o yakıyor. Rabbimiz yakıyor. Neticenin kayyumu imandır. Deliller marifet değildir. Ne kadar önemli değil mi? Deliller marifet değildir. İşte ben şu kadar delille Allah'ı ispat ettim. Deliller marifet değil. O yüzden görüyorsunuz değil mi? Böyle bazen böyle çok kuvvetli imana sahip avam insanlar gördüğünüz gibi ilim tahsil ettiğini zanneden, efendim belki kitaplar yazan ama kalbindeki imanı pörsütmüş, parlatamamış, yeşertememiş bir sürü insan da görebilmeniz mümkün. Neden? Çünkü deliller marifet değil. Delilleri biz yerinde bir süpürge hah işte burada anahtar kavramlar dedim ama anahtar cümlelerde karşımıza çıktı. Delileri biz yerinde bir süpürge, yerinde aydınlatıcı bir lamba, yerinde de marifet semasına çıkmak için bir merdiven olarak kullanırız. Deliller tozlanan kalbin tozunu alan süpürgeler gibidir. Evet. O zaman talebimi düzeltiyorum. Burada burada var çünkü hepsi deliller tozlanan kalbin tozunu alan süpürgeler gibidir. Ben Allah'ı celle celalüu peygamberi sallallahu tea aleyhi ve sellem ispat ettiğim sözü mümince değildir. Delillerin marifet hüzmelerine dönüşmesi için insan bağrını açarak beklemelidir. Ne güzel değil mi? Deliller marifet hizmetine dönüşsün diye bağrımızı açıp beklemek. Burada bir şeyin daha altını çizeyim. Anlattık insanlar inanmadılar, dinlemediler, iman etmediler. Belki Kur'an-ı Kerim'de pek çok kere zikrediliyor. Peygamberlerle alay ediyorlar. Biliyorsunuz Hz. Musa Firavun'un huzurunda marifet delilleri sayıp döküyor. O Rab de nedir diye soruyor Hazreti Musa'ya Firavun. O da rabbine anlatmaya başlıyor. Rab şudur diyor işte kainatı yaratandır. Geceyi gündüzü yaratandır. Firavun alay ediyor. Belki sizin söylediklerinizle de alay edecekler. Belki inanmayacaklar anlatacaksınız. Bunlardan etkilenmemek gerektiğini de öğretiyor bu ders size. Ya da çok güzel anlattınız. İnsanlar da çok etkilendiler. O nuru yakacak olanın siz olmadığınızı da gösteriyor bu size. Siz anlattınız ama kalpte nuru yakacak olan Allah. Bunu asla unutmamak lazım. Evet. Eee devam ediyoruz. Ben Allah'ı ve peygamberi ispat ettim." sözü mümince değildir. Delillerin marifet hüzmelerine dönüşmesi için insan bağrını açarak beklemelidir. Feshanallah mülk ile melekut arasındaki icap ne kadar incedir. Maneviyata açık kalp geceyi gündüz yapar. Kainata mana-ı harfiyle bakan ne müşahede etse ilim olur. Çok güzel olmuş anahtar cümleler. Teşekkür ediyorum sevgili dostlarımızdan. Evet. Şimdi bugün sevgili Muhliseciğim başlatmış duaları. Ona selam ediyorum güzel çocuğuma. Şöyle demiş: "Ey gariplerin sahibi, güzeller güzeli Rabbimiz, bizleri daima bağrı açık, teveccühü tam ile senin kapında bekleyen ehli kalp olan garip kullarından eyle. Amin. Elf alfa amin. Bizleri hakiki marifet yolcuları eyle. Bu yolculukta hayretler içerisinde feshanallah diyerek gündüzleri arı gibi marifet çiçeklerinde gezerek geceleri de gecenin nurlu saatlerinde nuru siyahı avlayarak sana firar edebilerek geçirebilmeyi bize nasip eyle ya Rabbim. sana firar ederek ya Rabbi. Fefirru ilallah sırrıyla hep sana kaçarak ya Rabbi. Amin. Elfi elfi amin. Elfi alfi amin. Sevgili güzel çocuğum benim. Evet sevgili dostlarım dualarınızı bekliyorum. Sevgili bir senin sevgili dostumun eee duasını okuyacağız. Bu arada hafta sonu itibariyla inşallahu teala Kaliforniya yolcusuyum sevgili dostlarla buluşma vakti. Kaliforniya'daki tüm kardeşlerimi programlara davet ediyorum. Birlikte yapacağımız programlara ve görüşmeyi ümit ediyorum inşallahu teala. Sevgili dostum bir sanede görüşme fırsatı olacak bizim için. Sevgili ders arkadaşımız Ayperi Hanım'la, sevgili ders arkadaşımız çok sevgili çocuğum Sena Nermin'le ve daha şair Senacığımla ve daha pek çok çocuklarımızla, gençlerimizle, kardeşlerimizle buluşma, görüşme fırsatı olacak inşallahu Teala. Evet değerli dostlar devam ediyoruz. Sevgili dostum Birsan şöyle demiş: "Ey benim canım Allah'ım bizleri kalp ehli eyle. Maneviyata açılan kalplerimizle gecelerimiz gündüz gibi olsun. Amin. Alfa alfi. Amin. Ya Rabbi. Sevgili Edacığımın duasını okuyacağız şimdi. Edacığımın ya Rabbi feshanallah ne büyük hikmetler gizlemişsin mahlukatın esrarına. Mahlukatın arasında, mahlukatın esrarında ne büyük hikmetler gizlemişsin Allah'ım. Çok güzel demişsin sevgili Edacığım. Mülk ile melekut arasındaki ince perdeyi kaldır da kalbimizle melekut alemini temaşa edelim. Dünya ile ahiret arasındaki o kısa ama uçsuz bucaksız yolda bizi sırat-ı müstakimden ayırma. Uzaklarımıza yakın eyle. Müşküllerimizi kolay eyle. Amin ya Rabbi. Ve sevgili Edacığımın duasının devamı. Ya Alim, ilimle cehalet arasındaki o latif hicabı fark edebilmeyi nasip eyle. Bizi ilimle nurlandır. Cehaletin karanlığında bırakma. Ya nur, iman ile küfür arasındaki şeffaf ama derin berzahı bize hakkıyla göster. Göster ya Rabbi imanımızı sabit kıl. Kalbimizi küfre karşı mühürle. Kalbimizi eee kalbimizi küfürle mühürleme ya Rabbi. Küfre karşı onu bürhanların askerleriyle koruyabilmeyi nasip eyle. Ya Gafur ibadet ile masiyet arasındaki o kısa ama ateşle cennet kadar uzak mesafede bizi kulluğunda sabit kıl. Göz açıp kapayıncaya kadar bizi nefsimize başa bırakma. Ya hayya kayyum. Hayatın ne kadar kısa, emelin ne kadar uzun olduğunu idrak ettir bize. Boş hayallerin değil, hakiki hayatın peşinde koşan kullarından eyle bizi ya Rabbi. Hal ile mazi arasındaki perde ne kadar inceyse senin huzuruna dönüş de o kadar yakındır. bize gafletten, gafletten uyanmayı, zaman-ı hikmetle değerlendirebilmeyi, geçmişten ibret almayı nasip eyle ya Rabbi. Amin. Amin. Amin. Bu eda. Evet. Eee, bu eda. Eda bizim edam mı? Değil. Evet, oradan anladım. Çünkü o da bizim eda da iki tane edamız var. Bizim eda derken kastettiğim bütün dualarını tut ilimden tut ki edemem sensiz diye bitiren eda olmayınca anladım o edanın başka bizim eda olduğunu. Evet bu eda da bizim edamız. Allah ondan razı olsun. Evet sevgili Nuhun kardeşimizin Nahit kardeşimizin duası kalbi aşka gelen çöpçülerden demiş. Kalbi aşka gelen çöpçülerden. Evet. La süpürgesini alınca elime ne varsa imanın önünde kaçtı. Dokundu kalbimin bam teline. Ağlamıyorum gözüme toz kaçtı. Pek güzel olmuş. Ağlamıyorum gözüme toz kaçtı. Sen ufkumda parlayan dolunay. Ben kapından ayrılmayan bir süpürge bir baksan kurulmuş gönlümü hoş say. Kurumuş gönlümü hoş say. Sevdana kalbimi firaktan esirge. Bir baksan kurmuş gönlümü hoş say. Sevdanla kalbimi firaktan isirge. Çok güzel olmuş. Pek güzel olmuş. La süpürgesini alınca elime ne varsa imanın önünde kaçtı. Dokundu kalbimin bam teline. Ağlamıyorum gözüme toz kaçtı. Sen ufkumda parlayan dolunay. Ben kapında ayrılmayan bir süpürge. Evet sevgili Ayşe'nin Ayşe Özdağ'nın duasını okuyacağız şimdi. Ders arkadaşımız ona selam ediyoruz. şöyle demiş: "Ya Rabbi, gökyüzüne baktığımda sonsuzluğunla ürperiyorum. Yıldızların her biri bana senin kudretinin birer işareti gibi parlıyor. Toprağa eğildiğimde küçük bir çekirdekte koca bir ağacın saklandığını görüyorum ve her şeyde ol" emrini müşahede ediyorum. Ya Rabbi bedenime bakıyorum. Bir damla sudan yarattın. Aklımı vererek düşünmeye, kalbimi vererek sevmeye, ruhumu vererek sana yönelme istidadını kattın. Beni var ettin. Varlığını tanımam için işaretlerle kuşattın. Ey bütün varlıkların sahibi. Gözüme, kulağıma, nefsime şahitlik ettiriyorsun ki senden başka ilah yoktur. Her varlık sana işaret ederken beni gafletten, kötülükten, nankörlükten koru. Ya Rabbi izlediğim her manzarada senin isimlerini okuyabilmeyi nasip et. Kalbimi muhabbetinle ışıt. Aklımı hikmetle nurlandır. Sana layık kul olabilmeyi nasip eyle bana ve bütün kardeşlerime. Amin. Amin. Sevgili Ayşe, sevgili Sudeciğimin, güzel çocuğumun duasını okuyacağız şimdi. Şöyle demiş. Allah'ım ne olur kalbimdeki lekeleri marifetullah'ın delilleri ile temizle. Ya Rabbi lütfen kalplerdeki iman nurunu yak. Teveccühler ve firaklar yalnızca yalnız teveccühler ve firaklar. Firaklar yalnızca sana olsun. Firarlar diyelim buna. Teveccühler ve firarlar yalnızca sana olsun Rabbimiz. Üstadımızın dediği gibi. Üstadımızın dediği gibi. Tenteneli perdeden ziyalar saçılsın. Aydınlansın yolumuz. Nefsin hevasına takılıp hataya düşmekten alıkoy bizleri Rabbimiz. Amin. Amin. Güzel çocuğum. Şimdi sevgili Betül Muhlisemizin edalarımızda çoğaldığı, muhliselerimizde çoğaldığı çok şükür Allah sayılarınızı çoğalsın. Sevgili Betül Muhlisemizin duasını okuyacağız. Ey bizim güzeller güzeli Rabbimiz, sinelerimizi marifetin nuru ile dolup doldur ve taştır. Tozlanan kalplerimizi lah süpürgesi ile o tozlardan temizle. Kibir ve bizi gaflete düşürebilecek her türlü kafir sıfatından koru. Rabbimiz muntazam delillerin delillerinle bizleri marifete yükseltecek merdivenlerden çıkabilmeyi nasip eyle. Düşmüşsek kalkabilmeyi, eğrilmişsek o bürhanlarla doğrulabilmeyi bize nasip eyle. Bizleri nefsimizin hevasından koru. Nefs-i emmaremizden muhafaza eyle. Gözlerimizi maneviyata aç. Bizi kalp ehli eyle. Aç ki kalplerimizi, karanlık gecelerimiz dahi gündüzün nuruyla nurlansın. Kainata bakarken sadece senin hesabına baktır bize Rabbimiz. Elfi elfi amin. Elfi elfi amin. Sevgili Serpil'in duası. Allah'ım imanın ışığını kalbimizde yaktığın gibi ibadetlerimizi de amellerimizi de nurlandır ya Rabbi. Amin ya Rabbi. O yaktığın iman nurunu kalbimizde ziyadeleştir ya Rabbi. Öyle bir ziyadeleştir ki kendi mahiyetimizi de maziyi de müstakbeli de hadiseleri de o nurla okuyabilelim. Rabbimiz son nefes kardeşimizin duası yok mu çaresi dostlar ve sübhanallah. Yok mu çaresi dostlar ve sübhanallah. Cansınız sohbeti canansınız tarifsiniz tarifsiz güzellersiniz. Coştum yine yaşımın haddi aşmaya az kaldığının ispatı. Haddimi bileyim hep bilmeme hadsizliğine düşmeyeyim. Allah razı olsun. Coşan bir kalp iş ihtiyar bir kalp olamaz. Coşan bir kalp genç bir kalptir. Evet değerli dostlarım sevgili Hatice'nin duasını okuyacağız şimdi. Hatice dostumuzun duası. Ona da selam ediyoruz. La süpürgesi elimizde, illallah zikri dilimizde, kulluk yolu önümüzde. Menzile vardır. Allah'ım az gidelim, uz gidelim. Kaf dağından geçelim. Devleri, cüceleri yenelim. Menzile vardır Allah'ım." demiş Sevgili Hatice. Amin. Amin. Sevgili Hatice, sen de şair olmuşsun sevgili Hatice. Sevgili Safiye Şeymacığımın duasını okuyacağız. Şimdi ona selam ediyorum. Muhacir çocuğumu. Rabbim kalplerimizi temizle. Sebepleri ve delilleri bize marifet hüzmesi eyle. Nefsim her yanımı çepe çevre karanlık perdelerle sarmaya çalışıyor. Allah'ım nefsimi sana şikayet ediyorum. Perdeleri yırtacak olan tül perdelerden sızan ışık hüzmelerini gözüme ve kalbime görünür kılacak olan sensin. Benim gücüm kendi nefsime söz geçirmeye yetmiyor. Oysa senin mağfiretin öyle yüce ki tüm perdeleri silip yok etmeye yetiyor. Ben aciz bir kulunum. Kapında mağfiret dileniyorum Rabbim. Amin. Amin. Benim güzeller güzeli çocuğum. Amin. Evet. Eee, sevgili Edacığımın Tut elimden Edacığımın tutası bizim edamız. Edacığımın diğer edacığımızın duası geldi. Ey merhametliler, merhametlisi Rabbimiz, marifette öyle derinleşelim ki kainatı, kainatı ve olan her bir şeyi, hadisatı marifet gözüyle gözüyle okuyabilelim. Olayları kendi dar düşüncemize hapsetmemize izin verme. Hayalimizin bozulmasına izin verme. Hikmetleri idrak ettir. İnsan ancak insan ancak tanıdığını çok sevebilirmiş. Ne olur bize seni ve güllerin efendisini hakiki manasıyla en ince detaylarına kadar tanıt. Kalplerimizi sevginle efendimizin aşkıyla coştur. Ya Rabbi bizleri tecelli avcıları eyle. Esma-i sübhaniyenin birer ayinesi eyle. Öyle ki etrafımızdaki insanlar biz bilmeden seni hatırlasın. Ya Rabbi bu içe çetrefilli imtihanlar çok zor. Ne olur bu fitne zamanında uhuvetimizi arttır ve her birimizi sadıklardan eyle. Rabbimiz tut elimizden tut ki edemeyiz sensiz. Evet. Evet. Eee, öyle zannediyorum ki sevgili Edacığıma böyle mahşer gününde de tut elimizden tut ki edemeyiz sensiz edası denilecek herhalde. Sevgili Muhliseciğime de garip muhlise denilecek herhalde. Evet, sevgili Zeynep Nevracığımın şiiri geldi. Bekliyordum sevgili çocuğumun şiirini. Şimdi Zeynep Nevracığımın şiirini beraberce okuyoruz. ilem eyyüel aziz. Bürhan kapı olur. Kapıdan giren ise kalbe iman nur olur. Delil su gibidir içilse de doymaz kalp olur. Hava gibidir hissedilir nefese şifa olur. Ziya gibidir gösterir yolcuya menzil olur. Süpürge misali delil. Vehmi süpür, yol olur. Miskin nefsin, nefsim böbürlenme, ispat ettim deme. O deryaya damla düşer, hakikat sır olur. Afak okursun, enfüs dinlensin, sükut dil olur. Afak okunsun, enfüs dinlensin. Sükut dil olur. Teveccüh et hakka. Neticeyi veren odur. Hırsımı kır, hevamı söndür. Kalbim sana aşk olur, aşık olur. Perdeler incelsin, yol vuslata varsın. Hlar son nefesimiz olur. Pek güzel olmuş benim güzel çocuğum. Pek güzel olmuş. Miskin nefsim böbürlenme, ispat ettim deme. O deryaya damla düşer, hakikat sır olur. Afak okunsun, enfüs dinlensin, sükut dil olur. Teveccüh et hakka, neticeyi veren odur. Hırsımı kır, hevamı söndür. Kalbim sana aşık olur, aşık olur. Perdeler incelsin, yol guslata varsın. Kullar son nefesimiz olur. Olsun inşallahu teala oldun Rabbim. Evet sevgili Zeynep Nevracamın da şiirini okumuş olduk bugün. Pek sevgili Feyzacığım aramızda değil gördüğüm kadarıyla. En azından hazirondan değil. Öyle görüyorum. Evet. Gönlüm arıyor dostlarım. Gönlüm arıyor, gönlüm özlüyor arım ders arkadaşlarımızı. Onlara selam ediyorum hasseten. Bugün gayibun olan haziruna hususi selamlarımı gönderiyorum. Allah'a emanet olasınız değerli dostlarım. Görüşmek
EMİNE EROĞLU İLE MESNEVÎ-İ NURİYE OKUMALARI - 227: LÂ SÜPÜRGESİ
Channel: Emine Eroğlu
Share transcript:
Want to generate another YouTube transcript?
Enter a YouTube URL below to generate a new transcript.