YouTube to Text Converter

Transcript of EMİNE EROĞLU İLE HZ. PİR OKUMALARI: TAKINTILAR

Video Transcript:

Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü ala seyyidina ve senedina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmain. Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullah. Elf elfi salatin ve alf alfi selamin aleyke ya habiballah. Değerli dostlarım, hepinizi muhabbetle selamlıyorum. Haziru muhabbetle selamlıyorum. Gaibunu da hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Bereketli bir ders olsun inşallahu teala. Bugün takıntılar konusunu işleyeceğiz beraber. Bu eee psikolojideki obsesyon manasındaki takıntılar değil. Onlar daha çok vesvese başlığı altında ele alınabilir. Biz bugün kulluk yolculuğumuzdaki takılmalardan, neye takıldıklarımızdan, yoldaki eee engellerden bahsedeceğiz. Öyle bir takılmadan söz edeceğiz. Hoca efendi onlara da takıntı diyor. Asıl takıntıların onlar olduğunu söylüyor. Vesvese manasındaki takıntılar da takılmalar onlar da. Çünkü insanı yolda tökezletiyor. Bazen bazen eee oyuyor yollarda şeytan takıntılarla, vesvese manasındaki takıntılarla. Ama biz eee genel manasıyla zikrettiğim gibi kulluk yolculuğunun ana takıntıları üzerinde duracağız. Hoca efendi e Allah ondan razı olsun biz kendimize takılıyoruz diyerek başlıyor. Takıntı nefsimizde yani en büyük takılma unsuru kendi nefsimiz. Hücumat-ı sitte risalesindeki virüslerin müptelasıyız. Eee diye söze başlıyor. Hoca efendi hücumat-ı Sitte risalesini biliyorsunuz değerli dostlar. Üstadım şeytanın insana hücum kanallarını anlattığı bir risale. Şeytanın insana çok hücum kanalı var. 6 taneyle sınırlı değil. Ama Bediüzzaman Hazretleri şeytanın insana hücum ettiği ana altı tane hücum kanalı belirliyor. Virüs, öldürücü virüs belirliyor üstadımız. Ve onları Risale-i Nur'da tafsil ediyor. Onlardan bir tanesi mesela, onlardan bir tanesi Hubucah. Hubucah eee makam mansıp arzusu demek. İnsanların çokça takıldıkları şeylerden bir tanesi bu. İktidar hırsı, makam hırsı, mansıp hırsı, eee efendim eee zengin olma hırsı. Bütün bunların hepsi hırs bağlamında. Buahın e altında değerlendirilen şeyler korku mesela. Korku insanın takıldığı şeylerden bir tanesi. Çünkü korku insanın iradesine kement vuruyor biliyorsunuz. ve ehli gaflet korku hissiyle eee çok rahat sindirilebiliyor. Korkan insanlar iradelerine kem vurulduğu için en mühim esaslı bir histir diyor Bediüzzaman Hazretleri. Dessas zalimler o hissi çok iyi değerlendiriyorlar. Müslümanlardaki, inanan insanlardaki diyor Bediüzzaman Hazretleri. Onlardan bir tanesini tamahkarlık yani bir şeyi hırsla istemek şeklinde tanımlıyor üstadımız. ırkçılığı bir takılma unsuru olarak ele alıyor yine. Ve bütün bunların yanında üstadımız en zayıf, insandaki en zayıf, en tehlikeli damar olan enaniyetin yani bencilliğin bir takılma unsuru olduğunu anlattıktan sonra enaniyetle ilintili olarak altıncı takılma unsurunu da üstadımız tenper perverlik yani rahata düşkünlük olarak tanımlıyor. Yani bir insan rahata düşkünlüğe de takılıyor. takılıp yollarda kalıyor. Efendim ırkçılığa da takılabiliyor. Korkularının da esiri olabiliyor. Hırslarının, bucahın esiri olabiliyor. Ömrünü o yolda geçirebiliyor. Ama bunların iç en tehlikelisi bunların içerisinde enaniyettir. İnsanın kendine takılmasıdır." diyor Bediüzzaman Hazretleri. Şimdi bunlar tafsil edilebilir ama biz genel manasıyla hoca efendinin bu takıntılar bağlamında ki bize uyarıları üzerinde duracağız. Hoca efendi diyor ki kendimize takılıyoruz. Takıntı nefsimize. Hücumat-ı sdedeki virüslere müptelayız. Bunların hepsi manevi virüsler ve öldürücü virüsler ve bünyemize çok rahat bulaşabilen virüsler. Bunların içerisinde de yine hoca efendi en tehlikelisi olarak kendimize takılmamızı zikrediyor ve şöyle diyor: "İnsan namaz, oruç, hac, zekat gibi ibadetlerle yükselebilir. Fakat onu çileden çıkaracak bir şey karşısında gayzını tutabilir tutabilmesi bir şehvet karşısında bedendeki o güce karşı koyabilmesi onun ibadetlerle elde ettiği yükseklerden daha da yukarı çıkmasına vesile olur. Ne oluyor bakın hani insanın takıldığı noktalarda takılmaması onu kemalatın arşına yükseltiyor. Ne yapıyoruz biz hepimizin yolculuğu? kemalat yolculuğu. Hepimiz kendi insani kemalat ufkumuza doğru yolculuk ediyoruz. Ve oralarda mesafeler katedebilmek için namazımız var, orucumuz var, haccımız var, zekatımız var. Bunlarla yükselmeye çalışıyoruz. Fakat mesela diyor hoca efendi sizi çileden çıkaracak bir şeyle karşı karşıya kaldınız. Öyle oluyor ya. Çileden çıkmak ifadesi Türkçede bir değil. İnsan bazen çileden çıkabiliyor. Öyle bir durum karşısında insan gayzını tutarsa ya da şehvet karşısında bedenindeki güce karşı koyabilirse onun ibadetle elde ettiği yükseklerden, yüksekliklerden onu daha da yukarıya çıkaracak bir irtifa, bir mesafe katetmiş olabilir. Dişini sıkmasını becerebilirsen sendeki negatiflikleri pozitif güce çevirebiliyorsun. Aslında bu ders yani takıntılar dersi insanın zaafları üzerine kurulu. İnsanın zaafları eğer dişini sıkmasını bilirse onlar karşısında o zaafların pozitifliklere inkılap ettiğini, değiştiğini ve dönüştüğünü görüyoruz. ve insanı füze hızından daha aşkın bir hızla kemalata taşıyabilir diyor hoca efendi. Bakın insanın zaafları onları yönetmeyi, onları kontrol altına almayı başardığında füze hızından daha hızlı onu arşı kemalata çıkarabiliyor. Senin aklın çok ileri bir diyalektiğe, cerbezeye sahipse o aklını arkadaşlarına karşı kullanmayarak hak ve hakikat adına onun eee onun cerbezesini, cerbeze nedir biliyorsunuz değil mi? Cerbeze bir insanın aklının ifrat mertebesine deniliyor. Yani bir insan mesela batılı hak gösterebiliyor cerbezeyle. mesela hakkı batıl gösterebiliyor. İnsanın aklı çok e işlekse eğer mesela diyelim ki haksız olduğu bir mesele var. Bir arkadaşıyla bir problem yaşıyor ve haksız ama dilinin cerbezesiyle kendini hakla çıkarıyor. Bu eş ilişkilerinde de böyle oluyor. Yani birinde cerbeze varsa haksızken birden haklı konuma çıkarıyor kendini. Çok iyi kullanabiliyor ya dilini. Çok iyi müdafaa edebiliyor kendini. Bu sosyal ilişkilerde de böyle cereyan ediyor. Şimdi o insana diyelim ki cerbezeyi hoca efendi diyalektik olarak çeviriyor Türkçeye. Cerbeze, tekrar ediyorum eee insanın kuvv-i akliyesinin yani akıl kuvvesiin ifrat mertebesine deniliyor. Peki sırat-ı müstakim mertebesine ne deniliyor? Aklın hikmet deniliyor. Hikmet yani hakkı savunmak. batılı asla savunmamak. Başkaların karşısında haksızlığı hak olarak göstermemek, şerri eee hayırmış gibi göstermemek. Batılı hak olarak göstermemek. Bu hikmet. Hakkı da yerine koymak, batılı da yerine koymak. Ama cerbeze insanda böyle bir istidat varsa dilbaz insanlar vardır bilirsiniz. Avukat gibi konuşan insanlar vardır ve diyalektik yaparlar. Yani haksızken kendilerini haklı çıkarırlar. Bundan da zevk alırlar. Şimdi bir insan diyor hoca efendi diyelim ki onda böyle bir istidat var. Böyle bir potansiyel var. Böyle bir zaaf var. Bunu kontrol altına almayı başarabilirse o aklını muhataplarına karşı kullanmayarak hak ve hakikat adına cerbezesini dizginleyebilirse onu hak rızası için kullanırsa yani o ifade gücünü o dil yeteneğini hakkı ve hakikati şerh etmek için kullanırsa iradesiyle o aklı eee hayra tecih ederse ne olur? O hayır, o akıl cüzi bir akıl olmaktan çıkar. Külli bir akıl haline gelir. Ve o o hikmetle, o istikametle füze hızında kemalat arşına yükselebilir. Bakın tekrar ediyorum. Bu çok önemli. Zaaflarımız aslında bizim terakki zembereklerimiz. Eğer onları hayır istikametinde kullanabilirsek ibadetlerimizle elde ettiğimiz mesafelere yeni mesafeler ekleyebiliyoruz. Ve hoca efendi burada çok önemli bir şey söylüyor. Diyor ki Cenab-ı Hak beni hiçbir hadise karşısında zaaf göstermeyen melekler ve ruhani varlıklar gibi olmakla insan olmak arasında muhayyer bıraksa sizi bıraksa mesela Cenabı Hak tercih hakkı verse size. Size şöyle dese Cenabı Hak hiçbir hadise karşısında zaaf göstermeyen melekler gibi, ruhaniler gibi bir varlık olarak mı yaratılmak isterdin? Yoksa böyle zaaflarla alude kendisine irade verilmiş, zaaflarını kendisinin yönetmek zorunda olduğu bir insan olarak mı yaratılmak isterdim? Hoca efendi diyor ki ben Allah'a şöyle derdim. Rabbim beni şu anda yarattığın gibi yarat. Ne güzel değil mi? Rabbim beni şu anda yarattığın gibi yarat derdi. Alabildiğine taşkınlıklarım olsun ama bana neticede sana ram olan, senin rızana koşan bir irade var. O taşkınlıkları kontrol edebileceğin bir irade var. Sana koşan bir irade var. Sana ram olan bir irade var. Ver ki ben o iradenin kemendiyle sana yükseleyim. O zaafları diskinleyeyim. Onları hayır istikametinde kullanayım. Düşünün yani bir insanda cerbeze varsa eğer ne yapar? Hani onu hak ve hakikat adına kullanır. Hayrı ve hakkı anlatmak için o istidadını tevcih ederse onunla yükselebiliyor. Dolayısıyla hani bizde bir hitabet potansiyeli varsa neden olmamasını isteyelim? Böyle insanları ikna edebilme yeteneği varsa bunun olmamasını neden isteyelim? Sadece bunu hak istikametinde kullanmak, kullanmak bizim için esas olan. Evet. Senin zaaftan ari bir mahluk da var. Bu Allah'a söylüyoruz. Allah'ım senin zaptan ani bir mahluk var. melekler var ama ben insan olmak istiyorum derdim Allah'a diyor. İçimde çok taşkınlıklar olabilir. Belki bunlar beni harap da ediyordur ama ben bu harabiyet içerisinde iradenin gücüyle Allah'ın muradına varabileceksem Cenabı Hak bu gücü bana vermişse ben de bu fırsatı en güzel şekilde değerlendirmeliyim. Evet, zaaflarım var ve beni harap ediyorlar. Ama ben o harabiyet içerisinde iradenin gücüyle Allah'ın muradına varabileceksem eğer Cenabı Hak bana bu gücü vermişse bu fırsatı bana düşen şey en iyi şekilde değerlendirmek. İşte o yüzden hepimiz Allah'ım beni şimdiki gibi yarat derdik demeliyiz. Allah'ın sana verdiği her şeyi memnuniyetle karşılamanın yanında sana düşen bütün negatifliklerini, zaaflarını, günahlarını aşarak yanlış tavırların esaretinden kurtulman olur. Bakın iki şey var. Bir Allah sana ne verdiyse her şeyi memnuniyetle karşılamak. Bir bu ama beni başka türlü değil. Şimdi yarattığım gibi yaratmanı istiyorum. Bu ne biliyor musunuz? Bu Allah'tan razı olmak demek. Hoşam senden hoş diyebilmek. Cenabı Hakk'ı hoştur bana senden gelen diyebilmek. Allah'ım ben senden razıyım. Nefsi-i radiye bu. Biliyorsunuz yani bana verdiğin her şeyi memnuniyetle karşılıyorum. Ama bunun yanında bana düşen de bir şey var. Bütün negatifliklerimi, zaaflarımı. Çünkü bu halim o zaaflarla alude bir hal. Negatifliklerle aludel bunları aşmak ama irademle aşmak, yanlış tavırlarımın esaretinden kurtulmak ve Cenabı Hak'a tam manasıyla ram olabilmek. Allah seninle farklı bir espri ortaya koyuyor. Bunu göz ardı etme. Yani sen hiç benim zaaflarım olmasın diye düşüneceksen, e zaten Allah'ın böyle kulları var, melekleri var. Cenabı Hak Allah seninle farklı bir espri ortaya koyuyor. Seninle bir şey yapmak istiyor Cenabı Hak. Yeter ki sen zaaflarının, boşluklarının zebu olma. Onları aşmasını bil yeter ki. Mesele bu işte. Zaaflarının ve boşluklarının esiri olmamak, karanlıklarının esiri olmamak, onları aşmayı bilmek. Ne bahtiyarız ki diyor hocamız. nebi-i serverimiz var aleyhissalatu vesselam. Yani bize o boşlukları nasıl aşacağımızı, o karanlıkları nasıl aydınlıklara inkılap edeceğimizi gösteren efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem var. Kur'an'ımız var. Hiçbir şeyimiz olmasa onlar bize yetmez mi? Söyler misiniz? Hz. Ali'ye güzel bir at vermişler. İdarecilikten kaçmak için ne kadar güzel demiş. Diyor hoca efendi. At veriyorlar. Hazreti Ali'ye diyor ki, "İdarecilikten kaçmak için ne güzel bir at bu." Çünkü o da yani makam hissi, mansıp hissi. Bu buah işte insanın zafiyetlerinden bir tanesi. İnsanın onları çok iyi kontrol edebilmesi noktasında kendini sürekli muhasebe etmeye ihtiyacı var. Buna işte hoca efendi takıntılar diyor. İnsanın çoğu zaman üzerinde durulmaması gereken, kale alınmaması gereken şeylere takıldıklarına şahit oluyoruz. diyoroc efendi. Böyle oluyor değil mi? Kendi adımıza da böyle oluyor. Çoğu zaman hiç kale alınmaması gereken şeylere takılabiliyoruz. Bir bir damla suyun içerisinde boğulduğumuz zamanlar oluyor. Bir tas suda boğulduğumuz zamanlar oluyor. Küçücük bir hadiseden köpürüp taştığımız zamanlar oluyor. Çoğu zaman insan üzerinde durulmaması gereken, kale alınmaması gereken şeylere takılıyor. Takılıyor ve kaybediyor. Öyle oluyor. Öyle değil mi? Dolayısıyla insanın dişini sıkabilmesi lazım. kendindeki negatif enerjiyi pozitife dönüştürebilmesi lazım. Elde edeceği güçle füze süratinde rabbine yaklaşma tavrı sergilemesi lazım. Yine hoca efendi gurbet ufuklarında takıntılar diye bir başlık açıyor Kırık Testi 3'te ve diyor ki dinimiz adına problemlerin üst üste yıldığı bir dönemde bazılarının küçük küçük meselelere takılıp olmayacak beklentilerine girmelerine bunların kavgalarını vermelerine bir türlü mana veremiyorum diyor hoca efendi. Şimdi eee bu içtimai hayatın içerisinde de yaşanıyor. Düşünün dinimiz adına katman katman problemlerle yüzleşiyoruz. Üst üste problem yığınları var. Onları çözmekle mükellefken kendimize takılıyoruz. Küçük küçük meselelere takılabiliyoruz. Ve hoca efendi diyor ki olmayacak şeyler bunlar. Bunlara mana veremiyorum. Bence kamil mümin şöyle düşünmeli. Karşımda öyle dehşetli bir yangın var ki bu felaket karşısında gerekirse gerekirse ben eşimin adını bile unutmalıyım diye düşünmeli diyor hoca efendi. Bu felaket karşısında buna biliyorsunuz değerli dostlar tebettül deniliyor. tebettül. Tasavvufta tebettül böyle ee muvakkaten geçici olarak bir insanın her bir şeyi geride bırakıp sadece Allah'la başa olmasına tebettül deniyor. Betülleşme aslında betül kökünden türüyor tebettül. Betülleşme manasına geliyor. Her şeyi unutması. Kendi çoluğunu, çocuğunu, eşiğini sadece Allah'la başa olması. sadece sadece onu düşünmesi ve bu işte içinde bulunduğumuz yangın karşısında da bu surette cereyan ediyor. Öyle büyük bir yangın var ki hani insan bir yangının karşısında olduğunuzu düşünün her şeyi unutursunuz değil mi? Ne yaparsınız? İşte yangın içerisinden birilerini kurtarmaya çalışırsınız. Kendinizi bile unutursunuz. İşte böyle bir yangın var karşımızda. Dolayısıyla bizim kamil bir mümin olma tavrı sergilememiz gerekiyor. Yani küçük şeylere takılan bir insan büyük problemler nasıl çözsün? Hoca efendi diyor ki kendisi problem olan bir insan problem çözemez. Çünkü kendisi zaten problemdir. Bana çok dokunuyor bütün bunlar diyor hoca efendi. İnanan insanların bu yangın karşısında, bu felaket karşısında hala kendilerine takılmaları, hala küçücük meseleleri çok büyük meselelermiş gibi göstermeleri. Sanki yangın etrafı sarmışken bu kadar büyük bir yangın, imansızlık yangını, zulüm yangını, küfür yangını bakın etrafa bakın. Dalalet yangınlarına bir bakın. Yeryüzü tutuşmuş yanıyor. Şimdi böyle olmuşken her meseleyi kalkıp insanlar kendilerine bağlıyorlar. Çadırın orta direği gibi muamele görmek istiyorlar. Beklentilere takılıyorlar. Beklentiler, takıldığımız şeylerden bir tanesi de bu. Başkalarına hayat hakkı tanımayanlar işte bütün bunlar bana çok dokunuyor diyor hoca efendi. Bundan dolayı olsa gerek. Beklediğimiz ölçüde inayet olmuyor. Bereket kesiliyor. Bu yüzden hizmetlerimizde kendimize takılıyorsak, beklentilere takılıyorsak, küçük meselelere takılıyorsak, sen, ben davalarına takılıyorsak, e bereket kesiliyor. Bana göre inanan insanlarda ciddi ölçüde mantık, his ve düşünce inhirafı var. Onun icraatına karşı sorgulayıcı tavır almayı başka nasıl izah ederiz ki? Şimdi bakın burada hoca efendi meseleyi getirdi ve dedi ki aslında bütün bunlar bizdeki mantık, his ve düşünce kaymalarından kaynaklanıyor. Mantık kayması, düşünce kayması ve his kayması. Hislerimize takılıyoruz, kendimize takılıyoruz. Ve başka türlü bunu izah edebilmek mümkün değil. Çünkü Allah'ın dinine omuz verme davasıyla, iddiasıyla ortaya çıkıyoruz. Sonra da sen bene takılabiliyoruz. Oysa hani bir yangın varken ayağın üstat diyor ya bir yangın var içinde evladım yanıyor, ayağım bir şeylere takılıyor dönüp bakmıyorum diye. Şimdi yangına koşan birisi gerçek manasıyla ayağının neye takıldığına bakmaz. Bakarsa takılır orada ve yangına koşamaz. bakarsa duraksar ve yetişemez. Dolayısıyla diyor ki hoca efendim burada bir mantık hatası var. Yani nasıl bir mantık hatası var? Eğer biz Allah'ın icraatine karşı, Allah'ın icraat-ı sübhaniyesine karşı sorgulayıcı bir tavır sergiliyorsak nasıl izah edeceğiz başka türlü bunu? Hem diyeceğiz ki biz dini mübini İslam'a umut vermek istiyoruz. Bir yangını söndürmek istiyoruz. Yangın varlığın üzerine kuracağız kendi misyonumuzu. Kendi misyonumuzu bu yangının, bu zulüm yangının, bu dalalet yangının varlığı üzerine bir kimlik inşa edeceğiz. Hem de bu yokmuş gibi küçücük şeylere takılacağız. Nasıl izah edilebilir? Kendimize göre kesip piçmeleri nasıl izah edebiliriz? hükümler vermelerimize sanki hani Cenabı Hakk'ın icraati yokmuş gibi bırakıyoruz Rabbimizin verdiği hükümleri kendimiz hüküm vermeye kalkıyoruz. Bu bir takılma değil midir? Sahib-i hakikinin ve onun takdirini göz göz ardı ediyoruz gibi geliyor bana. ihtimal içine düştüğümüz bugünkü duruma müstahak oluşumuzun sebebi de bu diyor hoca efendi. Yani eğer hizmetlerimizde bereketsizlikler varsa eğer yolumuzda yolumuzda tıkanıklıklar varsa aslında sebebi kendi nefsani tıkanıklıklarımız ve hoca efendi inananlar diyor takıntılarını bir kenara bıraksınlar. bıraksınlar da maddi manevi bütün güçlerine bütün güçlerine meyyit olan yani ölü olan kalpleri dirilme istikametinde kullansınlar. İşte o zaman ne olur? Hoca efendinin dediği gibi o insanların zaafları füze haline gelir. Eğer o zaafları kontrol etmeyi, disglemeyi başarırlarsa onlarla yükselirler. Ne diyor hoca efendi? O takıntıları bir kenara bıraksınlar, takılmasınlar ve maddi manevi bütün güçlerini, ölü olan kalpleri diriltme istikametinde, yaralı olan ruhları iyileştirme istikametinde, kör olan manevi gözleri açma istikametinde kullansınlar. Mesleğine aşık bir hekim heyecanıyla yapsınlar bunu. Bilirsiniz değil mi? mesleğine aşık hekimleri nasıl hastaları iyileştirmek için canla başla uğraşırlar. Ölü bedeni diriltme gayreti içinde bulunsunlar diyor hoca efendi. Aksi takdirde cesedin üzerinde akrepler cirit atar. Kargalar, akbabalar, kartallar etrafta uçuşmaya başlar. İşte mesele bu. ölü eee kalpleri diriltme istikametinde sarf etsinler bütün güçlerini. Eğer kırılıyorlarsa, küsüyorlarsa kırılmayı, küsmeyi de bir takılma olarak görsünler. Ne diyordu avarimımı lütfe efendi? incitenden, incinme, incitenden. Kemalde noksan imiş incinen incitenden. Küsmeyi darılmayı da bir takılma olarak görsünler. Onları da onları da o yangına koşarken onları oyalayan şeyler olarak görsünler. Gerçekten insan bir yangına birilerini kurtarmak için koşuyorsa her şeyi unutarak koşmalı, takılmadan koşmalı. Dolayısıyla işte bu zaaflar meselesi bizim zaaflarımız ve boşluklarımız meselesi bugünün ana meselesi. Takıldığımız şeyler olması itibariyla. Şimdi eee şuradan başlayalım. Takıldığımız şeylerden bir tanesi Hubucah dedi ya Bediüzzaman Hazretleri. Makam mansıp meselesi. Biraz onun üzerinde duralım. Çünkü makam mansıbın temel meselesi hırslar biliyorsunuz. Hırslar. E hırsları ayrıca zikretti Bediüzzaman Hazretleri. Gerçi o hucumat-ı Sitte risalesinde ikisini beraber ele alan hoca efendinin bir takılma metni üzerinde duralım. Mesela idarecilik vazifesi, yöneticilik, insanların talip olduğu şeyler, yönetim. Bunu nerede gördük biz mesela? eee kendi ülkemizde eee Müslüman kimlikli ya da kendilerine ne isim veriyorlarsa insanların idareye talip olması, ülkenin yönetimine talip olmasının onları nasıl çürüten ve toplumu nasıl çürüten bir şeye dönüştüğü üzerinden seyrettik. Hoca Efendi diyor ki, "İarecilik vazifesi talep eden bir insana Resulullah sallallahu tea aleyhi ve sellem'in şu cevabı verdiği rivayet ediliyor. Allah'a yemin olsun ki biz bu işe ona onu talep eden veya ona hırs gösteren bir kimseyi tayin etmeyiz." Efendimiz böyle söylüyor ve yemin ederek böyle söylüyor. Biz bu işe ona hırs gösteren, onu talep eden kimseyi tayin etmeyiz diye buyuruyor efendimiz sallallahu teâ aleyhi ve sellem. Hoca efendi de diyor ki, "Evet, riyaset yani yönetici olmak onu isteyip delicesine peşinden koşan kimselere verilmemeli, verilmez. Bu efendimizin sünneti. Çünkü riyaset talep eden kimsede hırs var demektir." Şimdi bakın, hırs üstadın eee hücumat-ı Siddi risalesinde vurguladığı meselelerden bir tanesi bu. Ayağımızın takıldığı çok önemli meselelerden bir tanesi bu. Hırsla istemek. Şimdi bir insan mesela idareciliği hırsla istiyorsa, ısrarla istiyorsa, insan riyasete, yönetime talipse demek ki o insanda hırs var. Hırs ise ne yapıyor biliyor musunuz? Hırs istediğini elde etmek için insanı bazı hakikatleri feda etmeye sevk ediyor. İstediğini elde edebilme noktasında hırs bu para hırsı da olabilir, makam mansıp hırsı da olabilir, dünya hırsı da olabilir. Bazı şeyleri görmemeye sevk ediyor. Feda etmeye sevk ediyor. Onun için, onun için siyasette bir yere yükselme, bir mevki ihraz etme, bir makam sahibi olma gibi tutkular insanları çok defa bazı hakikatleri görmekten alıkoyuyor. Bu siyasette böyle olduğu gibi işte para hırsında da böyle, makam, mansıp hırsında da böyle. Çünkü yükselme sevdalısı kimseler sürekli daha üst rütbeyi ya da makamı düşünür. O anki kredilerini hep yarınları hesaba katarak harcarlar. Yarınları hesabını harcarlar. Yani bir üste çıktı daha şuraya nasıl çıkabilirim, buraya nasıl çıkabilirim? Hep bunun hesabı içerisinde olduğu için birtım şeylere karşı onları körleştirir ve birtım şeyleri feda etmesine sebebiyet verir ve sermayeyi sadece hakkı tutup kaldırma adına kullanamazlar. Bulundukları konumun hakkını veremezler. Onlara düşen şey bulundukları konum nereyse oranın hakkını vermek. Bütün sermayesini hakkı tutup kaldırma istikametinde kullanmak onlara düşen şey. Ama hırslı olan bir insan bulunduğu yerden razı olmadığı için bulunduğu konumun hakkını veremez ve kredisini tüketiverir. Yarınlar hesabına tüketir ve bazı şeyleri göremez haline gelel bazı şeyleri göremez hale gelir. kullanmak isteseler bile bir yerde durmak zorunda kalırlar. O kredileri kullanmak isteseler bir yerde kalırlar. Zira bir taraftan vazifelerinin hakkını vermeye çalışsalar da diğer taraftan da sürekli ferdi ikballeri için yatırım yapma hususunda kredilerini mecbur harcama ihtiyacı hissederler. Şimdi bir taraftan diyelim ki hırslı bir insan bir taraftan ferdi ikballeri için yatırım yapma ihtiyacı hissediyor. Bulunduğu konumun hakkını vermeye çalışsa bile ferdi olarak ikbali için yani yarınları için ne yapmak istiyor? Birtım yatırımlar yapmak istiyor. Dolayısıyla ne yapıyor? Mesela kalemi var. kaleminin bir yanıyla hak ve hakikate hizmet ederken bir çiziyor, yazıyor diyelim. kaleminin diğer yanıyla da şahsi ikbalini garanti altına almaya çalışıyor. Bu eee Türkiye'deki ayrışmalar süreci içerisinde hak yoldaymış gibi görünen insanların istikamet üzreymiş gibi görünen, hizmet insanı gibi görünen bazı insanların ikbal hırsıyla yol ve yön değiştirmelerine şahitlik ettik. Mesele buydu aslında. Yani bir taraftan kaleminin bir yönüyle diyelim ki hakka ve hakikate hizmet etmeye çalışıyor. Ama bir insanda makam hırsı varsa, bir insanda eee mansıp hırsı varsa kaleminin bir yanıyla da şahsi ikbalini garanti altına almak istiyor. Dolayısıyla da tam bir hizmet insanı olamıyor. olduğunu söylese de takıntısı sebebiyle hep yarım bir insan olarak kalıyor. Bakın makam hırsı, para hırsı, hırslar, ikbal hırsı hep yarım insan olarak kalıyor. Tekrar ediyorum. Hoca efendi çok tekrar eder değil mi? Konumunun hakkını vermek. Konumunun hakkını vermek. Konumunun hakkını vermek derken neyi kastediyor hoca efendi? Bulunduğumuz konum neyse orayı hakkı ve hakikati tutup kaldırma istikametinde kullanmak. Bu ve bundan gayrı hiçbir hesabının da insanın olmaması. Ama bir insanın hırsları varsa hesabı da var oluyor. Bir insanın hırsı varsa, ikbal hırsı varsa sürekli kendi ikinin peşinde olduğu için hizmetini o tarafa doğru dağıtıyor. Kredisini, güven kredisini oraya doğru kullanıyor. Dolayısıyla ne oluyor? sermayesinin bir parçasını başka yere sarf ediyor. Asıl gayesinden uzaklaşıyor. Mesela diyelim ki bir milletvekili bakan olmak istiyor ya da işte başkan başkan başbakanlığa sıçramak arzusuyla yanıp tutuşuyor. Bu yolda bir kısım hırslara giriyor. Şimdi böyle bir insan tekke diyelim, zaviye diyelim çıkmıyor oradan. Mescitten çıkmıyor, tekkeden çıkmıyor. Sürekli halveti yaşasa bile ve elinden tesbihini hiç düşürmese bile kalbinin ve aklının bir kısmını hep o istikamette kullanıyor. Kapanmış tekke mescide ama kalbi, hırs kalbi, aklı hep o hırslarla yanıp tutuşuyor. Kalbinin bir kısmı bile onunla meşgul oluyor. bu türlü beklentilerle meşgul ettiği için kalbini ve aklını gerçekten gerçekten önemli olan meseleleri gerektiği gibi ele alamıyor ve değerlendiremiyor. Yani kulluktan mesafe katedemiyor. O yüzden hırs sebebi hasarettir diyor Bediüzzaman Hazretleri. Bakın hırs sebebi hasarettir. Yani bir insanın bir insanın zarar görmesine sebebiyet verir. Her ne kadar biz hakka hizmet için çalışıyoruz dese bile o insan ileriye matuf herhangi bir beklentisi varsa bir üst makama yükselme gibi bir hedefi bulunuyorsa bir kısım hesaplar içerisinde oluyor ve amellerini davranışlarını da o istikamette biçimlendiriyor. Adımlarını ona göre atıyor. Artık aklının ve faaliyetlerinin yarısını o işe emanet ediyor. Görüyor musunuz ne kadar zararlı bir şey? Görüyor musunuz? Yani eee insan nasıl takılıyor? Aslında takıldığı şey makam mansıp değil. Kendine takılıyor. Makam mansıp hırsına yani zaafına takılıyor. Dolayısıyla o eksik bir adam sayılıyor. Hayati bir meselete, emanete ne derece riayet edeceğini sadece Allah bilir oluyor. Hayati bir mesele. Ona ne kadar güvenebiliyoruz? ne kadar emanete riayet edebilir? Bu açıdan da ehlullah'a göre siyasetin içinde bulunanlar, siyasetin içerisinde bulunanlar arasında Müslümanlığı dörtte dörtlük yaşamayı ancak başta raşit halifeler olmak üzere çok çok insan başarabilmiştir diyorlar. Bakın bunu bunu eee söyleyenler ehlullah Allah dostları. Siyasetin içerisine girenler Müslümanlığı dörtte dört dünya hırsıyla yanıp tutuşanlar Müslümanlığı 4örte d nasıl yaşayacaklar? Siyasetin içerisine girenler arasında ancak bunu raşit halifeler olmak üzere çok az insan başarmıştır diyorlar. denge kahramanı onlar. O yüzden zaten onlarınkisi saltanat değil. Bakın raşit halifelerinkisi. Onlara hilafet diyoruz. Hilafet. Ama Hazreti Muaviye'den sonra o hilafet neye dönüşüyor? Saltanata dönüşüyor. Çünkü böyle bir böyle bir bölünme yaşanıyor. Ve bu denge kahramanları riyasetle beraber kalbi ve ruhi hayatın gereklerini de gözetmiş. dünyevi işlerde dehayı bütün bularıyla temsil ederken ahiret hayatını nazar nazarı itibari almayı da ihmal etmemişlerdir. İşte Bediüzzaman Hazretleri siyasetle hilafet arasındaki farkı, saltanatla hilafet arasındaki farkı bu ayrım üzerinden yapıyor. Yani raşit halifelerimiz adımlarını atarken hep ahireti gözeterek adımlar atıyorlar. Eğer dünya menfaatleri esas alınarak adım atılırsa işte o zaman o hilafet olmuyor. Saltanata inkılap etmiş oluyor. Aklın yanında hilafette kalbin de işletilmesi gerekiyor ve eee hisle beraber muhaenin de değerlendirilmesi gerekiyor. İnsan bir gözüyle dünyaya bakıyorsa bile diğer gözüyle hep ahirete bakabilmesi gerekiyor ki denge insanı olabilsin. İşte bu ölçüde istikamet üzre olmak herkesin harcı değil. Herkese müesser değil. Biz o iktidar hırsının insanları nasıl bozduğunu, nasıl çürüttüğünü, nasıl insaniyetin en aşağı mertebelerine doğru ittirdiğini, hayvandan daha aşağı hale getirdiğini, zulmü alkışlattığını, her türlü şerri hayır gösterdiğini, siyasetin insanlara nasıl cerbeze yaptırdığını, nasıl batıla hakkı batıl gösterdiklerini, bütün bunlara Allah bizi şahit kıldı. İdare ile alakalı işler kısmen de olsa insanı dağıtır. Onun kulluğundaki mükemmelliğe dokunur. Eee, riyaset tutkusu yani başkan olma, yönetici olma, idareci olma tutkusu en sağlam kimseleri bile aşındırabilir. Karakter kırılmalarına sebebiyet verebilir. Öyle hırslı bir şekilde baş olma arzusu içinde bulunan bir kimse hırsla üzerinde durulması gerekli olan çok önemli mevzularda dağınıklığa düşer. Hırsla istenecek bir tek şey var. O da nedir? Nedir? Allah'ın rızası. o konuda dağınıklığa düşer. Bu açıdan akıl, kalp, his selametiyle kalmanın ve dağılmamanın tek yolu idareciliği ve önde bulunmayı vazife şuuruyla ele almaktır. Bunu yapmak zorundayız. Yani idarecilik, önde bulunma bir vazife şuurudur. Ne diyor efendimiz? Biz onu hırsla isteyene vermeyiz, tayin etmeyiz diyor efendimiz sallallahu teâ aleyhi ve sellem. Dolayısıyla vazife istenmez, verilir. Bizde bir hizmet prensibidir. Biliyorsunuz bunu büyük bir mesuliyet olarak gören insanlara verilir. Vazife şuuruyla ele alan insanlara verilir o riyazet, o idarecilik, o yöneticilik. O yüzden de o konuda istekli olmaktan, arzu ishar etmekten bizim için uzak durmaktır esas olan. idareci olma arzusu, isteği. Ara sıra başka mülahazalar buğ buğu gelip zihnimize, hayalimizi saracak olsa hemen seccadeye koşup Allah'ım beni bağışla. Bu şülyyalara daldım. Özür diliyorum. Ben seninim ve sana döneceğim. Gerektiğinde her şeyimi al ama beni sensiz etme diye bilmemiz gerekiyor. Yani kendimize böyle zaaflar gördük diyelim. İlla makam, mansıp, yönetici, idareci olma zafı değil. Gördüğümüz her zaaftcadeye koşup Allah'ım bağışla beni diyebilmek, boşalara daldım diyebilmek, özür dilemek. Allah'ım ben seninim sana döneceğim diyebilmek. Ne güzel bir dua değil mi? Allah'ım gerektiğinde her şeyimi al ama beni sensiz bırakma. beni sensiz etme diyerek sadece Allah'ın rızasına talip olmak. İşte bize düşen şey bu. Aklı ve kalbi ve hissi bütünüyle Cenabı Hakk'ın hoşnutluğuna devcih etmek. Ve bunu başarabildiğimizde ne yapıyoruz? Füze hızıyla bir tekül vetiresin içerisine giriyoruz. Ve o zaman mesela bizde diyelim böyle zaaflar var. O zaafları yönetmeyi başarabildiğimiz için insanı kamil olma ufkunda çok hızlı mesafeler katedebiliyoruz. İşte hizmet erlerinin durması gereken yer bu. Eee hizmet erlerinin imtihan olarak yaşadığı şeylerden bir tanesi bu. önde olma, başı tutma isteği mesela önde görünme isteği bile sözümüz geçsin isteği, biz dinlenelim isteği. Hoca efendi diyor ya kendilerini eee çadırın direği gibi gören insanlar var. Her meseleyi kendine bağlayan insanlar var. Mesela abilik unvanı, ablalık unvanı altında bile bir insan, bir insan aynen bu zaafiyetleri yaşıyor olabilir. Kimi zaman kıdem. Kıdem nedir? İşte ön bir adım önce hizmete girmiş olmak. Daha kıdemli. Bir hizmete daha önce girdim ya ben daha işte yeni girenlere nispeten daha eski bir hizmet insanıyım. Yani bunu bile insan zaafa dönüştürebilir. Bunu bile hizmete daha yeni girmiş olan insanların birtım vazifelerde istihdam edilmesi karşısında o konuda da bir zafiyet gösterebilir. Önde olma, başı tutma isteği, abilik, ablalık unvanı altında kendini hissettirebilir. Kimi zaman kıdem itibarıyla önde gelme, turnikeye önce girmiş olma ambalajıyla da insan nefsine esir, zaaflarına esir olabilir. Bazen de eee bir yönetim kurulunda mesela bir istişare heyetinde söz sahibi olma ya da onun başında bulma isteği şeklinde de bu görünebilir. Yani illa siyasette görünmüş olması gerekmiyor. İşte bu türlü duygular da insanın ruh dünyasında tesir icra eder. Kalbe yerleştiği ölçüde de onu bütün baskı altına alır. Hep sözünün dinlenmesini arzu eder. Baş olmayı ister. Ama iman ve Kur'an hizmeti dairesinde bile olsa bu durum başkalarının hakkını çiğnemesine vesile olabilir. Bir kısım hakikatleri göz ardı etmesine sebebiyet verebilir. Kimi haklara karşı saygısızlıkta bulunabilir. O insan kendi haksızlıklarını da hak olarak gösterebilir. Bu itibarla insan riyasetin en küçüğüne bile talip olmamalı. Şayet başkaları tarafından öyle bir vazifeyle görevlendirilmişse o zaman da kerhen kabul etmeli. Yani konumunun hakkını vermeli. Eğer o konum ona verilmişse bütün gayretini hakkı tutup ayağa kaldırma istikametinde kullanmalı. Şöyle düşünmeli. Ben bu işin ehli değilim ama ille de benim yapmamı istiyorsanız bu vazifeyi kerhen üstleneceğim. Fakat rica ederim her zaman benim yanımda bulunun. Yanlışlıklarımı düzeltin. Bir kıble nüah gibi bana doğruyu gösterin. Ne olur kıblemi ve mihrabımı korumama yardımcı olun. Beni tutun ve destekleyin ve devrilip gitmeme izin vermeyin diyecek kadar mert olmalı. Öyle bir vazifeye razı olmayı şarta bağlamalı. Haddi zatında insan böyle bir meselede kararı kendi tercihine değil de onun durumunu daha objektif değerlendiren ve meselelere daha bütüncül bir nazarla bakan kimselerin tayinini havale etmeli. Yani size o vazife başkaları tarafından teklif edilmeli, verilmeli. Kendisinin ne yapıp yapmayacağını dostlarının, büyüklerinin ya da aile bir heyetin takdirine bırakmalı. her türlü istihdama hazır olmalı. Aynı zamanda onun belli bir vazifeyi götürebileceğine inanan ve onu istihdam eden insanların da hüsnü zanlarını yalancı çıkarmamalı. onların hüsnü zanlarını daha baştan kabullenmemeli. Evet, bir heyetin yanılma ihtimali olabilir. Dolayısıyla da eee ferdi kararlardaki yanılma nispetine göre heyetin yanılma ihtimali daha azdır. Yani size o vazife heyet tarafından verilmişse, kararlar heyet tarafından tevdi edilmişse, o takdirde bu kimselere hitaben hakkımda hüsnü zan edip beni bir vazifeye getirdiniz. Ama şayet bu işi götüremediğimi görürseniz vazife değişikliğini işaret etmekte lütfen gecikmeyin. Ne olur beni kırmamayı değil sadece hakkın hatırını gözetin derseniz. Ne güzel eee yollar gösteriyor hoca efendi değil mi? ne diyeceğimizi, hangi cümleleri kuracağımızı bile bize veriyor. Dilimize cümleler de veriyor hoca efendi. Şimdi o insanlar işte hüsnü zannettiler. Tamam heyet hüsnü zannetti. Onların yanılma payı daha az. Onlar bize bu vazifeyi verdilerse vazife de reddedilmez. Ama şöyle de diyebiliriz onlara değil mi? Şayet bu işi götüremediğimi görürseniz vazife değişikliğini işaret etmekte lütfen gecikmeyin. Ne olur beni kırmamayı değil sadece hakkı ve hakikati gözetin. Beni bu vazifeden almanız icap ederse sakın çekinmeyin. Nasıl ki bu işin altına sizin tayininiz, yönlendirmeniz, işaretinizle, işarınızla girdim. Aynen öyle de küçük bir işaretinizle bu vazifeyi hemen benden alabilirsiniz. emaneti daha ehillli olan insanlara tebdi edebilirsiniz diyebilmeli insan. Şimdi bunu derse insan ne olur? İşte onu füzeye bindirirler. İnsani kemalat ufkuna gönderirler diyebilirse. Ama zaaflarına takılırsa insan o kemalat ufkundan derin bir kuyuya düşme ihtimali var diyor üstadımız. İhlas kulesinden derin bir çukura düşme ihtimali oluyor. İşte böyle bir düşünce hakperestliğin ifadesidir. Allah hepimizi onlardan eylesin. Bu mevzuda gösterilen alınganlıklar ise bencillikten kaynaklanır. Çok görüyorum bu vazifeler konusunda birtım alınganlıklar, duygularımıza takılmalar. Oysa hoca efendi diyor ki işte bunlar aslında bizim kendimize takılmalarımız. Bu alınganlıklarımız görülmedim, gözetilmedim, takdir edilmedim, kıymetim bilinmedi şeklindeki mülahazalar nefsin ve enaniyetin hırıltılarıdır. Bunu sevgili Feyzacığıma anahtar cümle olarak emanet etmek istiyorum. Bakın, görülmedim, gözetilmedim, takdir edilmedim, kıymetim bilinmedi şeklindeki mülahazalar nefsin ve enaniyetin hırıltılarıdır." diyor hoca efendi. Böyle bencil kimselere önemli vazifeler yüklemek katiyen doğru değildir. Zira bencillerin isabetli karar vermeleri imkan haricindedir. Onlar isabetli karar veremezler. dur. Sürekli kendinden bahseden, sürekli kendini mevzu eden, hep kendiyle bizi meşgul eden, "Görülmedim, gözetilmedim, kadrim bilinmedi di" diyen, kesinlikle onlara vazife verilmemeli diyor hoca efendi. Onlar isabetli karar veremezler. Ne dedi bakın? Tekkede de olsalar, ellerinde tesbih de olsa, mescitte de olsalar, zaviyede de olsalar. Çünkü onların hakla münasebetlerinde şerareler var, yarılmalar var, bölünmeler, bölünmeler var. Evet. Vicdanları duru değildir. His dünyaları bulanıktır. Dolayısıyla da onlar bulundukları yerde hak ve hakikatin temsilcileri olamaz. Sürekli kendi heva ve heveslerini seslendirirler. Öyle üzülüyorum ki bizi sürekli kendileriyle meşgul eden insanlar karşısında. Öyle üzülüyorum ki kendilerini sürekli gündem eden insanlar karşısında. Öyle üzülüyorum ki herhangi bir seviyedeki riyazeti halka ve hakka hizmet vesilesi yapacaklarına daha yukarılara tırmanmak için basamak olarak kullanıyorlarsa gerçekten üzüntü verici bir durum. 100 elimiz olsa diyordu ya Bediüzzaman Hazretleri. Mevzuyla alakalı bir hususa daha değinmek istiyorum. 100 elimiz olsa. Evet. Siyaset sahnesinde rol almak ve idarecilik yapmak da toplumun hayatı açısından lazımdır. Bazı kimselerin söz sahibi olmaları, bazı kimselerin o vazifeleri üstlenmeleri önemli. Ama zikrettiğimiz gibi ne olması gerekiyor? O insanların bulundukları konumun hakkını vermesi gerekiyor. Makalenin tamamını siz okursunuz. Ben başka makalelere geçmek istiyorum bu bağlamda. Çünkü eee takıntılar, takıldığımız meseleler sadece hubucahtan ibaret değil. Evet. Eee birbirimize de takılıyoruz. Takıldığımız şeylerden bir tanesi de bu. Birbirimize takılıyoruz. Eee, aslında birbirimize takılırken de kendimize takılıyoruz. Hoca efendi diyor ki, "Sadakat ve vefanın gereği odur ki bizim yolumuz kardeşlik yolu ya. Bakın, mesleğimiz haliliye, meşrebimiz hıillet di" diyor Bediüzzaman Hazretleri. Yani düşünün bir ehli tarik tek başına seyr sülukunu yapabilir. Ama bizim yolumuz kemalat-ı umumiye yolu. Tek başımıza nasıl seyri sülukumuzu yapacağız? Yolumuz kardeşlik yolu. Dolayısıyla biz sadakat vefa insanı olmak zorundayız. Ve sadakat vefanın gereği o ki insan öbür tarafa gittiğinde bile kardeşim dediği insanları yalnız bırakmasın. İçinizde böyle bir duygu var mı? Beni çok etkiliyor bu ya. Ve bir böyle hani etrafımızda sevdiğimiz insanlar var ya bu bunu böyle anlatmak, bunu konuşmak bile insanın böyle eee sarsıyor. Öbür tarafa gittiğimizde düşünün o insanların ellerinden tutabilmek meselesi aslında bizim kardeşlerimize sadakat ve vefamız. Şayet Allah bize müsaade ederse o insanların ellerinden tutabilmek. Birbirimize karşı sadakat ve vefamız öbür tarafta. Şimdi düşünün dünya hayatın iki yer ahiret hayatı, sonsuz hayat. Orada birbirimizin elinden tutabilmek. Gerçek sadakat bu. Gerçek vefa bu. Şimdi burada birbiri hakkında negatif düşünceler içerisine giren bir kısım takıntılarla ahirete yürüyen insanların birbirinden el birbirin elinden tutmasını düşünebilir miyiz? Birbirimizin hakkında negatif şeyler düşünüyorsak öteki tarafta hiç birbirimizin elinden tutabilir miyiz? Negatif şeyler düşünüyorsak birbirimiz hakkında. Ne olağanüstü bir şey değil mi? Aslında kardeşliğin hakkı tam da bu. Öteye gittiğimizde ele tutuşabilmek. Bu sebeple hiç kimseyi herhangi bir kusurundan ötürü ademe mahkum etmemeliyiz. Herhangi bir kusurundan ötürü hiç kimseyi Ademe'e, yokluğa mahkum etmemeliyiz. Hiçbir kardeşimizin bataklık içerisine düşmesine meydan vermemeliyiz. Bir şekilde düşen düşenleri oradan çıkarma çabası içerisinde olmalıyız. Göz yummamalıyız. Aynı mefkureyi paylaşıyorsak eğer aynı yolun yolcularıysak eğer adanmış olduğumuzu söylüyorsak birbirimize karşı sürekli affedici, bağıra basıcı olmalı, vefalı davranmak zorundayız. Görüldüğü üzere sadakatin çok yönü var. İnsanın şahsi günahlarından ötürü arkadaşlarıyla münasebetini bozmaması onun sadakatidir. Şahsi günahlarından ötürü arkadaşlıklarımızı bozmamak, hata ve yanlışlıklar karşısında diyelim ki kardeşlerimizi ikaz etmek ama usulünce ikaz etmek. Bu da sadakatin gereği. İstikametten sapacağı ve inhiraf edeceği anda elinden tutmak, mani olmak. Kendisine ne vadedilirse edilsin o arkadaşının, kardeşinin aleyhine olabilecek en küçük bir adımı atmamak. Tekrar ediyorum kendisine ne vadedilirse edilsin. Şimdi bunlar birer sadakat örneği. Öyle değil mi? Hatta daha önce de ifade edildiği üzere sadakat sadece bu dünyada sınırlı değil. İnsanın gücü yettiği kadar kendine fırsat verildiği ölçüde mahşerde, mizanda, sıratta dahi kardeşlerinin yanında olmayı düşünmesidir. Esas olan mahşer, sırat, mizan. Hiç aklınıza geldi mi hiç sırat köprüsünden ele geçilebilir mi diye? Hiç düşündünüz mü bunu? Sırat köprüsünden ele geçilebilir mi? Hiç mizanda ele tutuşulabilir mi mahşerde? Orada bile o herkesin herkesi unuttuğu, kendi derdine düştüğü o ortamda falancayı bulabilir miyim diye, falanca nerede diye, filancayı da unutmasam diye, gidip elinden tutsam diye. fırsat verildiği kadar mahşerde, mizanda, süratte işte gerçek vefa böyle bir vefa. Ama tekrar soruyorum insan şu dünyada kardeşi hakkında negatif duygular besliyorsa öteki öteki tarafta onu elinden tutabilir mi? Hiç mümkün olabilir mi böyle bir şey? İşte o negatif duygular var ya işte birbirimize takılmalar. Oysa yolumuz kardeşlik yolu. Bakın ne diyoruz. Normalde tekkeler, tekkelerde normalde tarikatlerde fenafi şeyh var. Şeyhinde fani olmak. Üstat diyor ki bizim yolumuzda fenafil ihvan var. Fena fil ihvan kardeşinde fani olmak. Şimdi insan kendi kardeşine üstelik de böyle artık böyle eee gizli saklı değil. Diyelim ki işte medya, sosyal medya atmosferleri içerisinde beraber yol yürüdüğü arkadaşlarına iftiralar atıyor. Onların aleyhinde konuşuyorsa bir insan galiz ifadelerle saldırıyorsa. Şimdi bu bu tefani sırrıyla izah edilebilecek bir şey olamaz. Olamaz. Tefani kardeşinde fani olmak. Kardeşinde fani olmak tam da böyle bir şey biliyor musunuz? Ahirette de elinden tutmayı istemek. Eğer bir insan kardeşinin ahirette de elinde tutmayı istiyorsa on da fani olmuştur emin olun. İşte bu da takılınan meselelerden bir tanesi değerli dostlar. Takınılan meselelerden bir tanesi kendimize takınıyoruz ya çok ne çok takıntımız var. Takıntılar diyor bunlara hoca efendi ve diyor ki en çok takınılan meselelerden bir tanesi biz onlardan Allah'a sığınıyoruz namazda uc kibr ve fahr. Ucp kibr ve fahr. Birbirine çok yakınmış gibi görünüyor. Fakat birbirinden biraz farklı. Uç bir insanın kendini beğenmesi demek ama iç beyni dışa taşmamış olan bir beyni eee kendini her zaman üstün görmesi insanın. ve hayatını bu yanlış mülahazaya göre programlamaz. Kibir içteki bu üstünlük hissinin yani ucbun dışa taşmasına kibir diyoruz. İnsanın davranışlarını aksetmesi demek. Bir süre sonra o içteki kendini üstün görme hissi davranışlarına da aksediyor insanın. Ona kibir diyoruz. Ucb, kibir, bir de fahr var. O da insan kendini üstün gördüğü için başkalarını küçümsemeye başlıyor. Onları hor ve hakir görmeye başlıyor. İnsan seçmeye başlıyor. Birilerini değersizleştirmeye başlıyor. Bir grubun içerisinde bile birilerini seçip ötekilerini arkaya doğru ittirmeye başlıyor. Bu da ne oluyor? Fahr oluyor. Bakın üç tane kavram. Uçp, kibir, far. Uçp iç beğeni. İnsanın kendini üstün görmesi, beğenmesi. Kibir bunun davranışlarını aksetmesi. Fah da başkalarını aşağılaması, başkalarını küçük görmesi, hor ve hakir görmesi buna deniliyor. Şimdi bu da bizim zaaflarımızdan bir tanesi olabilir. Olabilir. Değil mi? Ne diyordu Bediüzzaman Hazretleri? Nefs-i emmare kendini beğeniyor, kendini seviyor. Nefs-i emmare belki sadece kendini seviyor diyordu üstat. Dolayısıyla bu insanın bir zaafı. Bu zaafı aşabilme noktasında ne lazım bize? Çare ne? Ne olacak? Hani bu zaafı nasıl terakkizlenine dönüştüreceğiz? Nasıl uzay mekiği yapacağız da yükseleceğiz? İhlas, mahfiyet, tevazu. İhlas, mahfiyet ve tevazu. Üç boşluğu dolduracak üç fazilet diyor hoca efendi. Çok büyük boşluklar bunlar. O kadar büyük boşluklar ki işte insanın kendine takıldığı boşluklar. İnsana ben ben dedirten boşluklar. Niye ben dilde o dedirten boşluklar? Niye benim sözüm dinlenmedi dedirten boşluklar? Bunlar hep uc kibir fahr boşlukları. O yüzden biz böyle sabah akşam eee bunlar için bu Allah da Allah'a iltica ediyoruz. Onlardan Allah'a iltica ediyoruz. üstadımız hatırlayacaksınız ucbu, gururu insanı öldüren manevi hastalıklar olarak anlatıyor Risale-i Nur'da bu boşluklar, bu kendimize takılmalardan, bu zafiyetlerden nasıl kurtulacağız? Şimdi insan kendi zafiyetlerini görünce hani hoca efendi diyor ya Allah beni başka türlü yaratsa yani bütün zafiyetlerden arınmış olarak yaratsa ister miydim? Bugünün, bugünün temel sorusu bu. Anahtar sorusu bu. İster miydim Allah beni bütün zafiyetlerden arınmış olarak yaratsaydı? Derdim ki diyor hoca efendi Allah'a, "Ya Rabbi senin zaten böyle bir mahluk var. Melekler var. Benden başka bir muradın var senin. Ben bu muradı tahakkuk ettirmek istiyorum. Ben bu zaaflarla yaratılmak ama irademin hakkını vermek istiyorum. Ucb, kibir ve fahr zafiyetinden kurtulmak. Bu takıntılardan kurtulmak ve ihlas, mahviyet ve tevazuyla bu üç faziletle bu boşlukları doldurmak istiyorum. Bu karanlıkları bu üç faziletle aydınlatmak istiyorum. İhlas, mahfiyet ve tevazu. Mafiyet de yüzü yerde olmak manasına geliyor biliyorsunuz. Tevazu başkalarını üstün görmek, kendimizi başkalarından üstün görmek değil. Hayır. Tam tersine eller yahşim yaman, eller buğdaymen saman diyebilmek. Tevazu, mağfiyet, hacet, ihlas. Müminler mutlaka bu üç faziletle mücehhez hale gelmeliler ki üç rezillikten, ahlak-ı rezileden kurtulsunlar. Bu üç ahlak-ı rezilenin kurbanı olmasınlar. Onlara takılmasınlar. İhlas, mahviyet, tevazu. Bakın o kardeşlik meselesinde de aslında bunlar çok önemli. Yani bir insanın tefani sırrıyla kardeşinde fani olabilmesi için, kardeşinde fani olabilmesi için ne lazım ona? Mahfiyet lazım. Tevazu lazım. Lazım değil mi? Ona ihlas lazım. Hep aslında geçişken şeyler bunlar. Birbirine bakan şeyler. Üç zaaf ve üç fazilet. Evet. Hoca efendi diyor ki, "İnsandaki zaafların çeşitli faktörleri vardır. Bu faktörlerin, bu faktörlerin en önemlisi o vadideki meşguliyet ve malumattır. Mesela bazıları Hollywood yıldızlarını ve Avrupalı artistleri bir marifetmiş gibi öğrenirler, bilirler ve bunları mevzu hissederler. İşte bu bilme ve alaka onların zaafını arttırır diyor hoca efendi. Bakın bazen dikkat edin insandaki zaafların çeşitli faktörleri var diyor hoca efendi. Önce faktörlerin en önemlisi o vadideki meşguliyet. Yani kendi zafiyetimizi biliyorsak orada meşguliyetten de kendimizi kurtarmak zorundayız. malumat düşünün. Yani Hollywood yıldızlarının isimlerini Avrupalı artistleri bilmek diyelim. Marifetmiş gibi öğrenmek, bunları mevzuba hissetmek. Ne yapıyor? Oradaki zaafı büyütüyor. Öyle değil mi? Zaafı arttırır diyor hoca efendi. Orada takılmayı kuvvetlendirir. Marifet değil bu. Zaafların çeşitli faktörleri var. Mesela bir insanın kuvve-i şehivye noktasında, kuvve-i şeheviye noktasında bir zaafı varsa ne olması gerekiyor? En önemlisi o faktörden kendini uzak tutması gerekiyor. O vadide meşgul olmaması, o vadide malumat sahibi olmaması gerekiyor. Bilgi sahibi. Şunu da bilelim, bunu da bilelim. O vadide diyelim ki işte kuvve-i şehiviye vadisinde bilmesin. Bu da işte faktörlere bakan meselesi takıntıların. Zaaflar diyor hoca efendi insanda küçükken başlar. Mesela çocuk 5 yaşında çalmaya alışır. 1213 yaşında aşık olur. 25 yaşındayken de ona göre işler yapar. Çocukken başlıyor zaaflar. Anneler babalar görür çocuklarının zaaflarını, neye zaaf olduğunu. Ama bir insan hakikati idrak ettiği anda doğru yola girerse kısa zamanda veli olabilir. Doğru yola girerse yani o zaaflarından kurtulmayı, o zaafları yönetmeyi başarabilirse 5 yaşında çalmayı öğrenir insan. Ama bir insan doğru yolu bulur ve o zaafından kurtulursa 1213 yaşında aşık olur insan. Ama o beşeri aşkı nihayetsiz kemal ve cemal sahibine tevcih etmeyi başarabilirse o zaman kısa zamanda veli olabilir. Şu özellikle şu yaşadığımız asırda, zaaflarımızın diz boyu olduğu şu asırda zira bunca yıldır üzerinde yaşadığı alışkanlıklarını ve zaaflarını bir anda terk etmiş oluyor insan. Öyle oluyor değil mi? Doğru yolu bulduğunda insan bir sürü zaafını, bir sürü alışkanlığını terk ediyor. Evet. Başka bir misal veriyor hoca efendi. Bazı insanlarda kendini uykusuz bırakacak derecede şehhevi güç vardır. Böyle birisi iffetiyle yaşar ve harama hiç girmezse bir anda amudi olarak veliliye yükselebilir. Amudi dikey demek. Normalde biz yaptığımız ibadetlerle, biz yaptığımız ibadetlerle bir yükseliş grafiği sergilemeye çalışıyoruz. Ama bir insan zaaflarını kontrol etmeyi başardığında dikey, amudi olarak velayete yükseliyor veliliye. Bakın ne diyor. Bir insanda uykusuz kendisini bırakacak kadar güçlü bir kuvve-i şehebiye olabilir. Böyle birisi iffetiyle yaşarsa, harama girmezse amudi dikey olarak yükselebilir. Öyle zannediyorum ki normal bir insan ancak 10 yıllık gece ibadetiyle bu dereceye yükselebilir diye de ilave ediyor hoca efendi. 10 yıl teheccüde kalkacaksınız. Bir mesafe katedeceksiniz. Bir insan o zaafını kontrol etmek suretiyle 10 yılda gece ibadetiyle elde edilen bir mesafeyi amudi olarak dikey olarak katedebilir. Hoca efendi söylüyor bunları. Demek ki bizim hani manam nispetinde manem deriz ya hep. Zorluk arttıkça mükafatta artar diye. Yaşadığımız asrın zorlukları pek fazla ama farkındaysanız mükafatları da pek fazla. Evet saati kontrol ediyorum değerli dostlar. Eee şöyle bağlayayım dersi ben. Hoca efendi zaaflarla savaş diyor bütün bunlara. Şimdi biz bazı zaaflar üzerinde durduk aslında. Hücumat-ı Sidded'eki bütün zaaflar üzerinde durmadık. Eee bazı zaaflar, örnek zaaflar üzerinde durduk. Hücumat-ı Sidded'eki zaafları hatırlayın. Mesela ırkçılık üzerinde durmadık. Mesela mesela eee enaniyet üzerinde durduk ama bir nebze olarak durduk. Eee tenperverlik mesela. tenperverlik. Bu da zaaflardan bir tanesi insanın. Rahata düşkünlük diyebilirsiniz. Ter ten tenperverlik için. Hoca efendi onun için diyor ki eee insan tenperverliğe kendisine salınca ne oluyor? içtimai ruhu uyandıran, insanları irşat edip onları hakiki insanlığa yükselten, kendini hakikate adamış, hasbi ruh olma özelliğini kaybediyor. Kendini rahata, tentperverliğe salmışsın. Mesela şöyle düşünün. Tentperverlik diyoruz ya, rahata düşkünlük diyoruz. Rahatperestlik de diyoruz buna. Bir sürü alt başlığı da var aslında malumunuz. Yani rahat perestlik, döşekperestlik, belki filmperestlik, sosyal medyaaperestlik, haneperestlik, çocuk perestlik, eşperestlik. Bir sürü alt başlığı var bunun. Hepsi aslında bizim için birer takıntıya dönüşebilecek olan şeyler. Ve biz evet biz bir davamız varsa bütün şeyler aslında takıntıların gelip dayandığı nokta bu. Biz bir yangının var olduğuna inanıyorsak, o yangını koşturmak için, söndürmek için koşuyorsak, bir gaye-i hayalimiz varsa, konumumuzun hakkını vermek istiyorsak, içtimai ruhu uyandırmak istiyorsak, efendim ölü ruhları diriltmek istiyorsak, hasta kalpleri iyileştirmek istiyorsak, kör mana gözlerini açmak istiyorsak, insanlığı insani kemalata yükseltmek istiyorsak, evet evet ne yapmak zorundayız? Bu zaafları kontrol etmek zorundayız. Bir zaafın bir sürü alt başlığı olabiliyor. O yüzden işte üstadın dersin başında zikrettiğim hücumat-ı Sidded'eki ana başlıklar bizim için bizim için de ana başlıklar. Ama hoca efendi diyor ki insanın zafları 6 değil aslında. 600 de diyebilirsiniz, 6.000 de diyebilirsiniz. Ve insan bunlarla savaşmak zorunda. Bizim çok çok zaaflarımız var. Bunların farkına varma ve kusurlarımızı itiraf etme. Onları iradeyle zabtdü rapt altına alma ve zaaflarımıza, kusurlarımıza rağmen iffetle yaşama bizi ev kemalatı insaniye yükseltecek. Bugünün işte ana mesajı da bu. Çok zaflarımız var. önce farkına varmamız gerekiyor. İtiraf etmemiz gerekiyor. Huzuru ilahide kusurlarımızı ve irademizle zaaflarımızı zaptü rapt altına almamız ve bütün o zaaflarımıza rağmen neyle yaşama? Sırat-ı müstakimde iffetle yaşama, ismetle yaşama, evcalatı insaniye çıkmanın yöntemi. Yani şu yaşadığımız zor asırda dikey yükseliş aslında bu zaaflarla mümkün farkındaysanız. Günah çok kötü bir şeydir diyor hoca efendi. Ancak bir yerde iyi sayılabilir günah. O da kulun bir günaha girdikten sonra bir ömür boyu onun için ahuvah etme halidir. Mesela bir harama iman-ı nazarıyla yani dikkatlice bakan fakat yıllar sonra beni onu hatırladıkça iki büklüm olup rahmet kapısına yönelen bir kul için o günah çok hayırlara bir gebedir. Çok hayırlara gebedir. Farklılık ortaya koyma. Bu da hoca efendinin eee zaaflarımızdan bir tanesi olarak zikrediyor. Farklı görünme, farklılık ortaya koyma gayreti şeytandır diyor hoca efendi. Kendini farklı görme. Ben çok farklıyım deme. Mesela kıdem farklılığına girme, gelecek adına pay sahibi olma arzusu. Şeytani tuzaklar. Hele bunlar hele buna bir bana bir fırsat verilse de ben nasıl konuşurum? Hani bir fırsat verilse bana da bu problemleri nasıl çözerim? Bana bir fırsat verilse nasıl efendim tutar kaldırırım, yükseltirim falan. Kalemimi nasıl konuştururum bana bir fırsat verirse? Bunlar diyor hoca efendi odetta'ın akıbetine sürükler insan. Odetta kim biliyorsunuz değil mi? Hz. Lut'un Hz. Lut'un eşi Odetta ve taş kesiliyor. Ruhunun taşlaşacağı son merhaledir diyor hoca efendi. Bunlar farklılık mülahazası, üstünlük mülahazası. O yüzden hoca efendi bize anlattı. Uç, kibir, gururun. Aslında uç, kibir ve gurur ne yapıyor biliyorsunuz? İnsanı taşlaştırıyor. Odetta tanın akıbetine doğru itiyor. En büyük belalardan birisi insanın kendini farklı görmesidir. İnsanlığın başına büyük felaketler bundan dolayı gelmedi mi? Kendini üstün soy olarak gören. Bu da ırkçılığa gönderme. Kendini üstün soy olarak gören. İşte kahramanlar yaratan bir neslin ahvadı olarak gören efendim dünya savaşlarına sebebiyet verenler onlar değil miydi? Dünyayı ateşe verenler onlar değil miydi? Hitler böyle bir üstünlük sevdasıyla yola çıkmamış mıydı? Ve daha niceleri. Efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem'e sultan peygamber mi yoksa kul peygamber mi olmak arasında muhayyer bırakıldığında kul peygamber olmayı seçiyor. Efendimize öğretilen şey bize de öğretilen şeydir. Biz bütün insanlığı cennete götürülecek, götürecek bir yol bulsak yine de farklı insanlar değil kabul buyurulursa insanların içerisinde bir insan olduğumuz mülahazasıyla bu mülahazayı sürekli muhafaza ederek yolculuk etmek zorundayız. İnsanların içinde bir insan kün inden nas ferden minennas. Bu Hazreti Ali'nin sözü. İnsanların içinde bir insan ol. Hiç farklılık mülahazasına girme. Biraz mürekkep yalayanlar farklılık sendromunun içerisine giriyorlar diyor hoca efendi. Kurtulamıyorlar. Ondan sonra da sanki mürekkepte bir virüs var diyor hoca efendi. Hastalık kapıyorlar ondan. Biraz mürekkep yalasın. Hasta ruhlar diyor hoca efendi. Bir insan devamlı kendini anlatıyorsa o hasta bir ruhtur. Devamlı kendini anlatıyorsa, kendini beğeniyorsa, sürekli bizi kendiyle meşgul ediyorsa, sürekli gündeme oturuyorsa, o Allah'ın hasis bir kulu demektir. Her fırsatı kendisi için değerlendirmeye kalkanlar hem aklen ruhen hem de itikadi açıdan noksan ve marazlı zavallılardır. Tekrar ediyorum her fırsatı kendisi için değerlendirmeye kalkanlar aklen, ruhen ve itikadi açıdan marasılı zavallılardır. Millet sana teveccüh ediyorsa, sana bir alaka gösteriyorsa bu krediyi ancak dinin adına kullanabilirsin. Allah'ın ismini yüceltmek için kullanabilirsin. Kendi adına değil. Ve işte bu noktada meseleyi bize bağlıyor hoca efendi. Kendimize takılıyoruz. Takıntı nefsimizde işte hücumat-ı sdedeki virüslere müptelayız diyor. O yüzden de hoca efendi o virüslere müptelayız. o virüslere, o üstünlük virüsüne, o rücah virüsüne. Yani bunlar bize bulaşmamış diye düşünmek aslında kendimizi emniyette görmek olur. Kendimizdeki virüsleri görüp de onları işte tperverlik mi, rahatperverlik mi, ne virüsü? Ne virüsü? Üstü, kendimizi üstün görme virüsü mü? İç beyni virüsü mü? Uç mu, kibir mi, gurur mu? Ne virüsüyse onları itiraf etmek, fark etmek. Huzuru ilahiye çıkarmak. Allah'ım gerekirse her şeyimi alama. Beni sensiz bırakma diyebilmek. İşte bize düşen şey bu değerli dostlarım. Allah ayaklarımızı sabiti kadem eylesin. Dişinin sıkmasını becerebilirsen diyor hoca efendi sendeki negatif şeyleri pozitife çevirebilirsin ve o elde ettiğin güçle de füze hızından daha hızlı ev kemalatı insaniyeye yükselirsin. Ne güzel değil mi? İnsanın zaaflarının aslında onun için birer bineğe dönüşmesi, birer asansöre dönüşmesi. Onu merdivenlerde yolculuk etmekten çıkarıp da insani kemalat arşına hızla ulaştırmaz. O yüzden aslında temel mesele oydu. Bana çok etkileyici geliyor. Bakın böyle bitireyim. Siz de dualarınızı hazırlamış olun. Cenabı Hak beni hiçbir hadise karşısında zaaf göstermeyen melekler ve ruhani varlıklar gibi olmakla insan olmak arasında serbest bıraksaydı, muhaller bıraksaydı, "Rabbim beni şu anda yarattığın gibi yarat" derdi. Ya işte bu insan olmanın hakikati bu. Allah'ım beni şu anda yarattığım gibi yarat. Alabildiğine taşkınlıklarım olsun. Ama bana neticede sana ram olan, senin rızana koşan öyle bir irade var ki ben o iradenin kemendiyle sana yükseleyim. Evet. Senin zaaftan ari mahlukların var zaten. Ama ben insan olmak istiyorum. Zaaftan ari olacaksam zaten melekler var. Sen benimle başka bir şey murat ediyorsun. İçimde çok taşkınlıklar olabilir. Belki bunlar beni harap da ediyordur. Ama ben bu harabiyet içinde iradenin gücüyle Allah'ın muradına varabileceksem, Cenabı Hak bu gücü bana vermişse ben de bu fırsatı en güzel şekilde değerlendirmeliyim. İşte insan olma paradigması bunun üzerine kurulun değerli dostlarım. O yüzden o zaaflara çok dikkatli yaklaşmak lazım. yüzleşmek lazım. Yani zaaflarımızla yüzleşmek lazım. Hoca efendinin en son yazdığı makaleler yüzleşme makaleleriydi. Evet makaleleri kapatıyorum. Çok hani zaaflar çok olduğu için aslında biz böyle çok kuşatıcı bir ders yapmış olmadık. Örnekler üzerinden, bazı örneklemeler üzerinden gittik. Temelde zaafların bizim için ne ifade ettiğini konuşmaya çalıştık. O zaafların insan olma mahiyetinin içerisinde neyi örgülediğini anlamaya çalıştık. Dersin aslında ana mesajı buydu. Yoksa hücumat-ı Sidte risalesine ilişkin ayrıca bir ders. Oradaki zaaflara ilişkin altı hücum kanını ilişkin 6 ayrı ders de yapılabilir. Ama bugünkü dersin manası daha farklıydı diyorum ve chat'i açıyorum. Değerli dostlarım anahtar kelimelerden başlıyoruz. Dün eee sevgili Ayperi Hanımcığımla beraberdik. Herkese güller gönderen Kaliforniya'dan ziyarete gelmişler. Allah razı olsun. Dedi ki bayılıyorum dedi o anahtar kelimelere, anahtar cümlelere. Kardeşlerime bayılıyorum dedi. Dualarına bayılıyorum dedi. Ayper hanımcığım size selamlar iletti. Allah ondan razı olsun. Evet. Anahtar kavramlar. Korku damarı, hucağ. Eee, bu hubucah, korku damarı. Bütün bunlar hücumatı siddenin içerisinde olanlar. Zaaflar. O altı tane, eee, madde, altı madde bu hücumat-ı Stealesinden bakabilirsiniz onlara yeniden. Onları sayarak başlamıştık. Zaaflar, zaaflar karşısında dişini sıkmak. Cerbeze, cerbezze zaflardan bir tanesi bu. Öyle yaygın bir hastalık ki şu an. Cerbeze öyle yaygın ki azıcık ağza laf yapan başkalarını bastırmaya çalışıyor, üste çıkmaya çalışıyor. Farkındasınız değil mi? Sosyal medyada bunu çok besliyor. Özellikle özellikle böyle iyi söz, iyi ağzı laf yapan kalem şör deniliyor ya ona. Kalem şör deniliyor. Yazık. Çok yazık. Cerbeze yapılması. İnsanın kelimeleriyle cerbeze yapmak için kullanması. Zaaflar karşısında dişini sıkmak, her şeyi memnuniyetle karşılamak, boşluklarının esiri olmamak. Cenabı Hak'a ram olmak. Tebettül. Tebettül efendimize buyuruyor değil mi Cenabı Hak? Müzemmil suresinde tebettül et diyor efendimize Cenabı Hak. Kalk tebettül et. Yani her şeyi unut geride bırak muvakaten bile olsa ve rabbine yönel. Evet. Eee, tebettül çok güzel bir tasavvufi kavramdır. Kalbin zümrü tepelerinin kavramlarından bir tanesi. Mantık, his, düşünce kavramları. Mantık, his, düşünce kavramları. Düşünce kaymaları hırsla istemek. Konumunun hakkını vermek, kendine takılmamak, vazife şuuru, kardeşliğin hakkını vermek, vefa, sadakat, tefani sırrı, fena filan, ucb, kibir, fahr, ihlas, mahfiyet, tevazu, amudi yükseliş ve temperverlik. Ve temperverlik de hücumat-ı Sitten'in maddelerinden bir tanesi. Şimdi anahtar cümlelerimize geçiyoruz. İnananlar takıntılarını bir kere bir kenara bırakıp maddi manevi bütün güçlerini bütün eee bütün meyyit olan milleti ihya istikametinde sarf etmeliler. Bugün bunun için sarf etmeliler. Tekrar ediyorum. İnananlar takıntılarını bir kenara bırakıp maddi manevi bütün güçlerini meyyit olan kalpleri ihya istikametinde kullanmalılar. Dişini sıkmasını becerebilirsen, sendeki negatiflikleri pozitif güce çevirebilirsen, elde edeceğin güçle füze hızından daha aşkın bir hızla evcalata vasıl olabilirsin. Bugünkü anahtar cümlelerimizden bir tanesi buydu. Çok önemli bizim için. Hırs sebebi hasarettir. Görülmedim, gözetilmedim, takdir edilmedim, kıymetim bilinmedi şeklindeki mülahazalar nefsin ve enaniyetin hırıltılarıdır. Hiçbir kardeşimizi Adem'e mahkum etmemeliyiz. Zaaflar insanda küçükken başlar. İnsanların içinde bir insan ol. Şey de olsaydı güzel olurdu eycğım. eee ahirette de kardeşlerinin elini tutmak cümlesi olsaydı. Evet gerçek vefa olur ki insan ahirette de kardeşinin elinden tutabilsin. Evet sevgili Goncagül başlatmış bugünkü duaları. Allah ondan razı olsun. şöyle demiş. Ya Rabbi rahimim bizleri fenafil ihvan yolunda nefsi ve nefis ve takıntılarımızdan değil ne olursa olsun kardeşleri ile hep kol kola gidenlerden eyle. Evet. Bizi kardeşleriyle kol kola yürüyenlerden eyle. Takıntılardan kurtulmanın çok önemli bir yöntemi bu. kardeşleriyle kol kola gidenlerden eyle. Tefani sırrına erenlerden eyle ya Rabbi. Bizi fenafil ihvan sırrına erenlerden eyle. Bizleri fenafil ihvan yoluyla nefsine takılanlardan değil ne olursa olsun kardeşleriyle hep kol kola gidenlerden eyle ya hayyum. zaaflarımıza emin sen bilirsin. Onları bize basamak yapacak irade gücü var. Manevi hastalıklarımızla eee kapındayız. Manevi hastalıklarımızla kapındayız. Ne olur bizleri tevazu, acalet, mahviyet ve ihlas kahramanları eyle. Farklılık mülahazalarından uzak eyle. rızana talip olabilmeyi, kapının her daim bendesi bir pul olabilmeyi bize nasip eyle ya Rabbi. Öyle dünyadan göçebilmeyi bize nasip eyle. Amin. Çok güzel dualar sevgili Goncül. Sevgili Eva hanımcığım, ruh ve melekut aleminde hep birlikte olalım demiş sevgili Ev hanımcığım. Öyle olsun. Allah birbirimizin elinden tutabilmeyi, bize böyle bir hak versin. Rabbimiz birbirimizin elinden tutabilmeyi nasip eylesin inşallahu teala. Gerçek kardeşlik öyle bir kardeşlik. Gerçek tefani sırrı da öyle bir sır Evet. Sevgili Aleyna'nın duasını okuyacağız şimdi. Güzel çocuğuma çok selam ediyorum Aleyna'ya. Güzel Allah'ım, dünyanın faniyat-ı zailatı gözümüzden silinip gitsin. Tek amacımız senin rızanı kollamak olsun. Senin rızan peşinde koşmak olsun. Bizi ilminle doyur. Takvanla şereflendir. Gözlerimizi haramdan, zihinlerimizi suyizandan, boş hülyalara dalmaktan, uç, kibir, fahr duygularından ve her türlü zaaftan muhafaza eyle. Ve kalplerimizi hüsnü zanla, ihlasla, mahfiyetle, tevazuyla doldur. Marifetinle doyur. Bize hakkıyla şükredebilmeyi nasip eyle. seni hakkıyla sevmeyi, o sevgiyi kalbimizin derinliklerinde hissedebilmeyi, o sevgiyle bütün bir insanlığı kuşatabilmeyi, bağrımıza basabilmeyi, sana hakkıyla kulluk edebilmeyi, bizi sana yakınlaştıracak şeylerin sevgisiyle doldur, doyur ya Rabbi. Ne olur bahtına düştük. Ya Rabbi sensiz bırakma bizi. Ellerimizden tut. Sansiz edemeyiz rabbimiz. Çok güzel. Sevgili Aleyna elf alfi amin. Sevgili Betül'ün duasını okuyacağız şimdi. Sevgili Betü'e de selam ediyorum. Şöyle demiş: "Allah'ım bizlere ruhumuzun marazlarından arınabilmeyi nasip eyle. Kalbimizi öldürecek virüslerden iyileşebilmeyi nasip eyle. şeytanın hücumatına karşı o hücumlara karşı koyabilmeyi, hücum kanallarını tıkayabilmeyi nasip eyle. Kendine takılıp kalmaktan bizleri muhafaza eyle. Şahsi günahlarımızdan ötürü sadakatimizi bozmamaya nasip eyle. Kardeşlerimizin şahsi günahlarından ötürü onlara suizan etmekten bizi muhafaza eyle. Sadakatimizi bozmamıza müsaade etme. Bizleri mahşerde ele tutuşabilecek kardeşlik vefasıyla donat ya Rabbi. Amin ya Rabbi. Amin. Elfi alfi amin. Peki sevgili Muhliseciğimin duasını okuyacağız şimdi. Ya Rabbi vallahi kendi içimizde zaaflarımızla vesveselerimizle bir gariplik yaşıyoruz. Ne olur sahip çık bu gariplere. Sen sahip çık ki virane olmayalım. Ey güzeller güzeli. Merhametlilerin en merhametlisi canım Rabbim. Ne olur boğazımdaki, kalbimdeki, kollarımdaki ve ayaklarımdaki takıntı prangalarından kurtulmama yardım et. O prangalardan kurtulmadan sevgili meleğin Azrail Aleyhisselam'ın Azrail Aleyhisselam kapımı çalmasın. Ne güzel bir dua bu. Maşallah. Barikallah. Allah'ım ne olur o prangalardan kurtulmadan sevgili meleğim Azrail Aleyhisselam kapımı çalmasın. Bizler daima senin kapındayken gelsin alsın bizi sana ulaştırsın sana vasıl etsin. Azrail Aleyhisselam bizleri senden ve kardeşlerim sende ve kardeşlerimizde fani olurken bulsun. Fenafil ihvan bizi fena fillah'a taşıyor. Çünkü çok doğru. Azrail Aleyhisselam bizi kardeşlerimizde ve sende fani olurken bulsun. Amin ya Rabbi. Amin ya Rabbi. Bize tefani sırrının ölç ölçeğini öğreten sevgili hocamızdan sen razı ol ya Rabbi. O bizleri kardeşlerimizle ele, gönül gönüle ahirete intikal etmeyi, orada da yoldaş olmayı nasip et ya Rabbi. Ya Rab bağışla bizi. Boş hülyyalara daldık. Özür dileriz. Biz seniniz ve sana döneceğiz. Gerektiğinde her şeyimizi al ama bizi sansiz bırakma. Rabbimiz tut kardeşlerimizin ellerinden. Bizim de ellerimizi onlara ver. Ve sen tut elimizden. Tut ki edemeyiz sensiz. Muhteşem bir dua olmuş. Çok güzel olmuş. Güzel çocuğum benim. Elf alfi amin. Peki sevgili Gülizar'ın çok güzel duasını okuyacağız şimdi. Kırık dilekçeden paylaşmış. şöyle demiş: "Ey fazlı ve lütfu bir nehir gibi sürekli çağlayıp duran ve ey kullarının günahları ne kadar büyük olursa olsun onları mağfiret buyuran merhameti sonsuz Rabbimiz, kerim ve latif isimlerinin hatırına bu kapı kullarında ihsan ve ata sağanaklarıyla sırıl sıklam hale getir ya Rabbi bu kapı kullarını da ya Rabbi ya Rabbi kerim ve latif isimlerinin hatırına ihsan ve ata sağanaklarıyla bizi de sırıl sıklam hale getirmeni kurbu huzurundan uzak kalmaya sebep olabilecek her türlü mani ve engeli seninle aramızdan kaldırıp uzaklaştırmanı nezdi uluhiyetinden göndereceğin tecelli dalgalarıyla beşeriyetimizden kaynaklanan karanlık noktaları ve boşlukları aydınlatıp kapatmanı zahir ve batın hislerimizi istila eden nahoş huyları, kaba ve çirkin sıfatları bir daha geri dönmelerine imkan kalmayacak şekilde silip süpürmeni ve bizi dünya ve ahirette perişan bir duruma düşmekten korumanı diliyoruz. Ne olur dualarımızı kabul buyur rabbimiz." demiş. Bir kırık dilekçeden bir bu dua ve bugünkü dersin duası olabilecek güzellikte alakada bir dua. Allah razı olsun sevgili Gülüzardan. Gülüzar ona kendi duasını eklemiş. Onu okuyoruz şimdi. Ne olur Rabbim bize harap eden zaafları sana yaklaştıran füzeler olarak kullanabilmeyi bize nasip eyle. Amin ya Rabbi. Eğer sen elimizden tutmazsan bir hatalar heykeli olur kılırız. Ne müjdeli hocamızın dedikleri ne olur bizi de tez vakitte ve senin yardımınla bu beşeri karanlıkları aşıp evçi kemale ulaştır. Amin. Elfi elfü amin ya Rabbi. Elfü elfü amin. Sevgili Edacamın duasını okuyoruz şimdi. Ey merhametliler, merhametlisi Rabbimiz, ne olur kendimizi bir şey bile zannetme, gafletine düşürme bizi. Hakiki manada kendimizi sıfırlayabilmeyi lütfeyle. Kendimize la şey olarak sıfırlayabilmeyi nasip eyle. Emrettiğin gibi sen emrettin diye olalım. Ne olur ya Rabbi bizleri marifetle derinleştir. Derin Müslümanlık her zerremize işlesin. Öyle ki kardeşlik, istişare, sadık olmak, nefes almak gibi bizim için tabi olsun. Fıtratımız haline gelsin. Ya Rabbi aziyetimizi her zerremize hissediyoruz. Doğru karar verememekten, hata etmekten, dolayısıyla senin razı olmadığın kullardan olmaktan. sana sığınıyoruz, korkuyoruz. Ne olur hizmet kardeşlerimizle uhuvvetimizi tıpkı sahabe efendilerimizin kardeşliği gibi eyle. Şiddet-i talebimdir ya Rabbi hak etmesek bile. Meccanen ya Rabbi tut elimizden tut ki edemeyiz sensiz. Çok güzel olmuş sevgili Edacığım. Elfi elfi amin benim güzel çocuğum. Evet Allah yarın duasını okuyacağız. Şimdi Allah yar. Allah razı olsun ablacığım. Rabbim bütün hizmet erlerini hocamız başımıza başımızda el ele cennete girenlerden eylesin. Rüyye-i cemalini bu hizmet kardeşlerimize, sahabe efendilerimizle beraber aynı safta eylesin. Ruyet-i cemali ile hepimizi şereflendirsin. hizmet kardeşlerimizi, bu hizmet-i imaniye ve Kur'aniyedeki kardeşlerimizi sahabe efendilerimizle beraber haşru neşre eylesin. Sevgili Mustafa Hamza'nın duasını okuyoruz şimdi. Kalbim sızım sızım sızlarken Rabbim ben seni bırakıp başka kime gideyim? Ey merhameti sonsuz Rahman Rahim bahşet marifetinin en derinliklerini bileyim. Zaaflarımızı basamak basamak sana ulaşma vesilesi yap da inayetinle amudi bir yükselişle yükseleyim. Medet Rabbim sen tut elimizden. Tut ki tut ki edelim. Tut ki edelim. Tut ki edelim. Evet. Tut ki edelim ya Rabbi. Çok güzel olmuş sevgili Mustafa Hamza. Allah senden razı olsun. Şimdi pek sevgili Fatma'un, pek sevgili Fatma Nur'umuzun duasını okuyalım. Rabbim ne çok zaafım var ve ne de çok kez takıldım onlara. Takılıp kapaklandım nice kere. Ne de çok yaralandım. Sen tutup kaldırmazsan, yaralarımı sarmazsan ne olurdu halim? Herkes yahşi, men yaman. Herkes buğday, ben men saman farkındalığıyla bu güzel insanlar içerisinde sen de geç yaramaz ve belki sen de gel beru hitabını duyabilme ümidiyle bütün takıntılarımdan sıyrılayım. Çok güzel sevgili Fatmanur. Hoca efendi öyle diyor ya. Bana da şöyle desinler. Sen de geç yaramaz. Ya da sen de gel beru, sen de gel beru. Bize de öyle desinler işte kardeşlerimizin arasında. Sen de geç yaramaz desinler. Sen de gel beru desinler. O hitabı duyabilme ümidiyle bütün takıntılarımdan sıyrılayım. Hakkın hatırı alidir. Senin hatırına ferdiyle sosyal tüm takıntılarımızı bizlere Kabe'ye kıyasen çakıl taşları gibi eyle. Beden ve cismaniyetin altında ezilmekten bizi koru. Kapılar sürmelidir cevabını duysun. Hangi vesvese, hangi günaha daveti çarparsa çarpsın kalbimizin duvarına. Gözlerimize başka hayal girmesin. İrademiz senden, sende ve muradında tevhidi-i talep etsin. Kemale ulaşsın. ötelerde de burada da nice kalpleri nice kalpleri kalbimize katıp seni seni nabzına dönüştür bizi. Seni seni ya Rabbi ötelerde de ya Rabbi burada da nice kalpleri kalbimize katıp seni seni nabzına dönüşelim. Seni seni diyelim. Çok güzel olmuş. Çok güzel. Defalarca okumak isteyeceğim kadar güzel olmuş. Hamdü senalar olsun. Senin hatırına ferdi ve sosyal tüm takıntılarımızı bizlere Kabe'ye kıyasen çakıl taşları gibi eyle. Beden ve cis cismaniyetin altına ezilmekten bizleri koru. Kapılar sürmelidir cevabını duysun. Hangi vesvese, hangi günaha daveti çarparsa çarpsın kalplerimize ya Rabbi. Amin ya Rabb. Sevgili Zeynep Nevac, sevgili Zeynep Nevra'nın duasını okuyacağız şimdi. Sevgili Zeynep Nevra'ya da çok selam ediyorum. Güzel çocuğum şöyle demiş. Ey her şeyin sahibi hakikisi olan Allah'ım, sen ki her niyetin içini bilensin. Zaaflarımızla geldik. Bizleri affet. Sana varan yolda en büyük engel yine kendimizsek. Bizi bizden al. Bizi tefani sırrına, fenafillah sırrına erdir. Ne ilmimizle kibirlenelim ne de zahit görünelim. Kalplerimizi arındır. Dillerimizi sadık eyle. Zaaflarımızı secdeyle çözebilmeyi öğret bize. Zaaflarımızla yüzleşebilmeyi, onları fark edip itiraf edebilmeyi, onları sana ulaşacak vesileler haline getirebilmeyi nasip eyle. Bizi bize bırakma Allah'ım. Bizi nefsine de, kardeşine de takılmayanlardan eyle. Süzüldü içimden bir hüzün ki durulmaz. Zaafla dolu kalbim neyle arılmaz? Evet. Süzüldü içimizden bir hüzün ki durulmaz. Zaafla dolu kalplerimiz senin rızanla arınır ancak Rabbimiz. Evet sevgili Sena'nın şiirini okuyacağız şimdi ya da duasını okuyacağız. Bakalım sevgili Sena'nın şiiri duası bu. Ona selam ediyorum. Şöyle demiş: "Rabbim bu devirde kendini farklı görme hastalığına tutulmuş nefsimi ezip geçebilmeyi nasip eyle." Çok çok güzel bir dua. Çok önemli bir dua bu sevgili Sana. Bu devirde kendini farklı görme hastalığına tutulmuş nefsimi ezip geçebilmeyi nasip eyle. Enaniyetle hareket edip sosyal sınıflandırmalara takılmaktan sana sığınırım ya Rabbi. Haddim olmadan hizmet kardeşlerimden yana beklentilere girip onlara gönül koymaktan, bu sebeple de hizmetten uzaklaşmaktan sen beni koru. Ya Rabbi. Beni güzel insanlara kardeş eyle. O güzel insanların ellerinden tutup da yürüyebilmeyi nasip eyle ya Rabbi. Çok güzel bir dua olmuş sevgili Senacğım. Allah senden razı olsun. Güzel çocuğum benim. Evet. Şimdi Nur Sena'nın duasını okuyacağız. Ona da selam ediyorum. Ne olur Allah'ım ne olur hep ama hep bizi insan eylemekle mesrur eyle. İnsan olmak kendimize rağmen çok güzel demeyi gönüllerimize duyur ya Rabbi. İnsan olmak çok güzel Allah'ım. Kendimize rağmen çok güzel. Demiliği gönüllerimize duyur. Kul olmakla bizler şad olduk ya Rabbi. Cümlesinin hakkını hakikatini duyur bizlere. Sevindir bizi iki cihanda Rabbimiz kullukla sevindir. Rızalığınla selindir. Ne sevda sevda diye inlesin. Her hakkı bilir bir yarı seversin. Evet. Ne sevda sevda diyeyim versin. Düzeltiyorum. Burgularım yanlış oldu. Niye sevda sevda diye inlersin? Her hakkı bilir bir yarı seversin. Evet sevgili Senacığımız bu öbür senadan farklı. Bu şair Senacığımız Allah ondan da razı olsun. Güzel çocuğum benim. Şöyle demiş şair Senacığım yaşanmış sayılır mı hiç ömür zaafların kucağında? Yaşermez narin marifet çiçekleri enaniyet otağında. Görülmez hiçbir halinde vefanın nişanesi. Pişmez ise doyumsuz nefsi kardeşlik ocağında. Pişmezse doyumsuz nefislerimiz kardeşlik ocağında. Görünmez hiç hiçbir halinde vefanın nişanesi. Bu yolu yürümenin sırrı ki yalnız yalnız ona kapılıp gitmek. Bunca takıntıya ket vurup yalnızca ona takılıp gitmek. Geçmek benlikten bir bir onda rah olana dek bir aşkı sadık gibi dünyadan sessizce serinip gitmek. Çok güzel olmuş. Allah bize o aşık-ı sadıklardan eylesin inşallahu teala. Bu yolu yürümenin sırrı ki yalnız ona kapılıp gitmek. Bunca takıntıya ket vurup yalnızca ona takılıp gitmek. Geçmek benlikten bir bir onda ram olana dek bir aşık-ı sadık gibi dünyadan sessizce silinip gitmek. Sevgili Nülüfer Emine'nin duası. Allah razı olsun ablacığım. Rabbim gerçek güzel insanlar olmayı hepimize nasip etsin. Bizi güzellere peyrev etsin Cenabı Hak güzellere kardeş etsin. Onların güzellikleriyle güzelleştirsin. Güzellere peyrev olan elbette güzeldir." diyordu Alvar Lütf Efendi. Evet sevgili Sema şöyle demiş. Allah'ım takıntılarımız bir mayın tarlası gibi bu sohbeti cananlar adeta bize eee dedektör vazifesi görüyor. Emeği geçenlerden sen razı ol. Amin. Elfi elfü amin. Sevgili Sema. Sevgili Bahar'ın duası bugün bana kardeşlerimin dualarına ne olur ya Rabbi ne olur ya Rab neyin noksan olur ya Rab demek düştü. Emine ablacığım uzun zamandır böyle bir ders talep etmek vardı gönlümde. Bu ders duamız olsun. Yolumuzu aydınlatsın. Yaralı ve yorgun gönüllerimizi şifalandırsın inşallahu teala. Amin. Elf alfe amin sevgili Bahar. Evet. Eee ben de sevgili Feyzacığımın duası gelmedi diyordum. Geldi. Onunla final yapalım. Ah gafil nefsim. Gördün mü kara deliklerle nasıl da dolu dünya hayatı. Ne kolay kendine takılmak ve tepe taklak, mantık, his, düşünce kaymaları. İnsan nasıl kalır kendi bu kadar kendine bu kadar yabancı? Ey damlaya ummanları gizleyen Fatıra Hakim. Ey damlaya ummanları gizleyen Fatıra Hakim. Şu zaaflarla dolu bendelerine, kendini ariflere bildirdiğin gibi bildirmeni diliyoruz senden. Enaniyet aslında bizi tefane sırrına öyle bir aç ki bir nefeslik canımız kalsa onu da kardeşim diye alalım. Güzellerin içinde sırıtan bir kuru hurma dalı olmayı olmayı saray sayalım. Güzellerin içinde sırıtan bir kuru hurma dalı olmayı nimet sarayalım, saray sayalım. Kendi boşluklarımızdan yılandan kaçar gibi kaçalım da şahs-ı manevinin içerisinde hiç olup yalnız ve yalnız seni bulalım. Sen dön rabbine diyene dek bu dünya çölünde gözleri sürmeli vefa kalalım. Amin. Elfi elfe amin ya Rabbi. Elfi elfü amin. Allah bizi gözleri sürmeli dil rubalardan eylesin inşallahu teala. Evet değerli dostlarım çok güzeldi bugünün duaları bambaşka bir güzeldi. Keşke bunları böyle eee paylaşsak bir yerlerde. Hep arkadaşlar da soruyor Emni abla o duaları nerede bulacağız? Nerede ulaşacağız o dualara diye. Bir yerlerde dursalar da onlara ulaşıp tekrar edebilsek. Benim için bu duaları bugün yapıyor olmak da çok değerli. Biliyorsunuz Muharrem ayı içerisindeyiz. Bir eee yaşanmış bir Kerbelanın izleşimi içerisindeyiz. O yüzden bu duaları yapabiliyor olmak ayrı güzel ama bunları böyle bir iklimin içerisinde yapabiliyor olmak ayrı güzeldi. Allah hepinizden razı olsun. Dualarınız böyle beni ihya ettiği, gönlümü şad etti. Sağ olasınız, eksik olmayasınız. Allah'a emanet olun değerli dostlarım. Görüşmek ümidiyle hoşça kalın.

EMİNE EROĞLU İLE HZ. PİR OKUMALARI: TAKINTILAR

Channel: Emine Eroğlu

Convert Another Video

Share transcript:

Want to generate another YouTube transcript?

Enter a YouTube URL below to generate a new transcript.