YouTube to Text Converter

Transcript of EMİNE EROĞLU İLE MESNEVÎ-İ NURİYE OKUMALARI - 229: OLMAK YA DA GÖRÜNMEK

Video Transcript:

Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü alâ seyyidina ve senidina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmîn. Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullah. Elfi alfi salatin ve alf selamin aleyke ya habiballah. Değerli dostlarım, hepinizi yeni bir Mesnev-i Nuriye okumasından selamlıyorum. Hazirunu muhabbetle selamlıyorum. Gayibunu da muhabbetle, hasretle selamlıyorum. Bereketli bir ders olsun inşallahu Teala. Mesnevi-i Nuriye'de epey yol aldık. Şemmi Risalesinin de sonuna geldik. Hamdü senalar olsun. Üstadımız bugün bize niyetin mahiyeti hakkında bir ders yapacak. Özür diliyorum. Niyetin mahiyeti hakkında bir ders yapacak ve bugün eee aslında tevazuya, niyetin e ne olduğunu latif bir nükteyle konuşacağız inşallahu teala. Üstadımız bize her zaman olduğu gibi ilam eyyuhal aziz diye sesleniyor. Biz de efendim üstadım deyip her zaman olduğu gibi kalbimizin kulağını üstadımıza veriyoruz. Üstadımız şöyle buyuruyor. Diyor ki, "Hayrat ve hasenatın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucbriya gösteriş iledir. Ve fıtri olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası ikinci bir şuur ve niyet ile inkıta bulur." Şimdi çok önemli bir bahis bu bizim için. Niyetlerimizi sorgulama adına çok önemli bir bahis. Üstadımız niyetin önemi üzerinde duruyor. Hatırlayacaksanız 40 sene ömrümde, 30 sene tahsilimde dört kelime, dört kelam öğrendim demişti üstat bize. Ve o kelimelerden bir tanesi niyetti. Üstat 40 sene ömrümde demişti. 40 yaşındayken bunu söylemişti. Muhtemelen 80 yaşında söyleseydi 80 yıllık ömrümde dört kelime, dört kelam öğrendim. Bir tanesi niyet derdi. Çünkü niyetin bizim hayatımızda amelin ruhu olma özelliği var. Niyet ameli amel yapan şey. Niyetin hayret ve hasenatın hayatı niyet ilidir diyor üstat. Adeta şöyle diyebiliyoruz. Niyet amelin ruhu. O ruh çekildiğinde eee ruhsuz bir cesede dönüşüyor. Mesela bir insanın oruç tutmasını düşünün. Eğer niyet olmasa o sadece diyetten ibaret kalıyor. Aç kalmaktan ibaret kalıyor. Namazda niyet olmazsa o yatıp kalkmaktan ibaret kalıyor. Dolayısıyla hayrat ve hasenatın hayatı ona hayat veren, ona ruh kazandıran şey niyet. Aynı şekilde hayratın yani insanın hayırlı amellerinin, güzel amellerinin fesadı uçp, riya ve gösterişledir diyor Bediüzzaman Hazretleri. Yani bir insanın hayırlı ameli, bir insanın güzel ameli nasıl fesada uğrar? Ucupla, riyayla ve gösterişle. Ucup nedir? Bunu da konuşmuştuk hatırlayacaksınız. Ucubu da üstadımız yine Mesnevi Nuriye'de manevi hastalıklardan üstelik kalbi öldüren manevi hastalıklardan birisi olarak bize anlatmıştı. Dikkat edin. Niyetin durduğu yere bir bakın. Ucbun durduğu yere bir bakın. UcB neydi? İç beğeni. Daha dışa taşmamış iç beğeni. Yani insanın kendini içten içe beğenmesi demek. O dışa taştığında ne oluyor? gurur oluyor. Gurur oluyor. O dışa taştığında gurur oluyor. Sonra başkalarını küçümsemeye, başkalarını küçük görmeye sebebiyet verdiğinde de o fahir oluyor, kibir oluyor. Yani büyüklenmeler oluyor. Yani bir insanın bir insanın eee hoca efendinin ifadesiyle ariye yani ödünç elbiseler giyip de onun da gösteriş yapması haline geliyor. İşte gösteriş. Gösteriş başkalarına görünme çabası ki asrımızın en büyük hastalıklarından bir tanesi bu. Başkalarına gösterme. Gösteriş, ucp, riya. İşte bunlar da amelleri fesada uğratıyor. Bunlar biliyorsunuz uçp, gösteriş, riya. Bunlar ihlasın zıttı olan kelimeler. Yani bir insan ihlası zedelemiş oluyor. Niyetini bozmuş oluyor. Nasıl oluyor? Şöyle tanımlayabilmek mümkün. Bir insan amelini Allah'a değil de başkalarına arz etmiş oluyor. Başkalarını beğendirme çabası içerisine girmiş oluyor. Amelini Allah'a değil de başkalarına beğendirme, başkalarına likelatma çabası içerisine girmiş oluyor. Oysa amelin beğendirilmesi gereken, amelin ona takdim edilmesi gereken Rabbimiz. sadece ve sadece ona takdim edilmesi gerekiyor. Hani üstadımız İhlas risalesinin birinci düsturu olarak zikrediyor ya. O razı olsa cümle alem reddetse bizim için bir kıymetinin olmaması gerekiyor. Ama o razı olmayıp da cümle alem bizi alkışlasa bunun da bizim için hiçbir kıymetinin olmaması gerekiyor. Dolayısıyla ne oluyor? Bakın ucp, riya ve gösteriş ameli fesada uğratıyor. Ameli başkasına takdim etmiş, başkasına bendirmeye çalışıyor oluyorsunuz. Dolayısıyla amel amel olmaktan çıkıyor. Şimdi burada çok önemli bir esas üzerinde duracak üstadımız. Diyecek ki, "Fıtri olarak insanın vicdanında bir şuur var zaten. Biz ona hal diyoruz. Hani vicdanı bir peteğe benzetmiştik ya. E arılar bizim duyu organlarımızdı. Vicdanımız da o duyu organlarımızla toplanıp gelen o bal özlerini bala dönüştürdüğümüz bir petek gibi. Dolayısıyla vicdanımızın bir şuuru var. Vicdanın dört erkanından bir erkanı, vicdanı vicdanı yapan dört rükünden bir rüknü irade. Bir tanesi de şuur, zihin diyoruz ona. Şimdi bu şuur vicdanın dört rüknünden bir rüknü olduğu için vicdan zaten eee bir şeyleri bala dönüştürdüğümüz yer olma mahiyetiyle bizi bizi fıtrilik noktasında tutuyor. Yani vicdanımızda ne varsa biz o oluyoruz. Vicdanımızda ne varsa onunla var oluyor ve onunla görünüyoruz. Şimdi bunu bizzat vicdanımızda duyuyoruz ya hal olarak duyuyoruz. Mesela tevazu. Bunu konuşacağız bugün. Tevazu bir hal ve onu vicdanımızda duyuyoruz. Nasıl duyuyoruz vicdanımızı? Aslında tevazu bizim Allah karşısındaki duruşumuz. Allah karşısındaki duruşumuzu belirlediğimizde yani Allah karşısındaki hiçliğimizi, her şeyimizin ondan olduğunu idrak ettiğimizde ki bu vicdani bir biliş, bir marifet, vicdani bir duyuş. Öyle olunca varlık karşısındaki konumumuzu da belirleyebiliyoruz. Allah karşısındaki konumumuzu belirleyebildiğimizde varlık karşısındaki koordinatlarımızı da belirleyebiliyoruz. Dikkat edin. En son yaptığımız derste de benlik inşası, kimlik inşası dersiydi. Yani ene meselesini yaptık hemen bu dersin öncesinde. Dolayısıyla biz varlık karşısındaki konumumuzu belirleyebildiğimizde ne oluyor? İşte biz eee Rabbimizin eee bize lütfettiği nimetlerin hakiki sahibini bilerek varlıkla ilişki kurduğumuzda bu ilişkinin adı tevazu oluyor. Bunu da vicdanımızın en derininde duyarak gerçekleştiriyoruz. Sunilikten bu bizi kurtarıyor. Fıtriliğe taşıyor. Fıtriliğe taşıyor. Şimdi vicdanın kendi şuuru var ya. Şimdi asıl bugünkü temel meselemiz o. Sunilikler ne yapıyor? Sunilikler tevazuya niyet. Tevazuya niyet, tevazuyu izale eder diyecek Bediüzzaman Hazretleri. Sunilikler yani mütevazı ol. Dersin başlığını da öyle koydum. Biraz mütevazı görüneyim. Şimdi bu bir görünme değil mi? Sonilik. Biraz dur biraz mütevazı görüneyim. Ya o vicdani bir şuur değil benim için bir hal değil. Bir görünme çabası. Bir görünme çabası. Dikkat edin. Tevazu bile gösterişe dönüşebiliyor. Tevazu bile gösterişe dönüşebiliyor. Tevazu bir riyaya dönüşebiliyor. Dur biraz mütevazı görüneyim. Ne oluyor o zaman? Vicdanın kendi içerisinde bir şuuru var ama ortaya ikinci bir şuur koymuş oluyoruz. O ikinci bir şuur da niyeti ortadan kaldırıyor aslında. İnkıta uğratıyor, kesintiye uğratıyor niyeti. Üstat bunu çok net ifade ediyor ve şöyle diyor: "Amellerin hayatı nasıl niyetle? Onun gibi niyet bir cihette fıtri ahvalin ölümüdür" diyor Bediüzzaman Hazretleri. Yani ben tevazuya niyet etsem ne oluyor? Kendi doğallığımı ortadan kaldırmış oluyorum. Fıtri ahvalin ölümü. Dur biraz mütevazi görüneyim dediğimde ne oluyor? Ben bir tiyatro sanatçısı haline gelmiş oluyorum. Ne oluyor? Ben kendimi size beğendirmeye çalışıyor oluyorum. Kendimi Allah'a değil size göstermeye ve kendimi mütevazı göstermeye çalışıyorum. Yani bir mütevazı rolü oynamaya başlıyorum. Mesela tevazuya niyet onu ifsat eder diyor Bediüzzaman Hazretleri. Tevazuya niyet onu ifsat eder. Tekebbüre niyet onu izale eder. Tekebbüre niyet yani bir insan aslında mütekebbir değil. Yani aslında büyüklenmiyor ama mütekebbir o büyük görünmeye niyet ediyor. Mesela şöyle düşünün. Bir insanın diyelim ki o o insan hakim gibi böyle kaymakam gibi vali gibi böyle makamın izzetini koruması gereken bir yerde duruyor. Dolayısıyla o makamın izzetini korumak için bir ciddiyete bürünüyor. Bir ciddiyete bürünüyor. Gerekiyor çünkü öyle bir makamda öyle bir ciddiyet ne oluyor? Tekebbüre niyet etmiş oluyor. Ve aslında o mütekebbir bir insan değil. ve tekebbüre niyet o tekebbürü ortadan kaldırmış oluyor. Aynı şekilde bakın üstat birkaç tane örnek veriyor. Bunların üzerinde derinlemesini konuşacağız inşallahu teala. Ferahaniyet onu uçurur. Diyor Bediüzzaman Hazretleri. Yani bir insan şöyle dese ben mutlu ben mutlu olayım. Bunu aslında psik psikologlarda yatıyorlar ya işte mutluyum mutluyum mutluyum mutluyum. Mutlu olmaya niyet. Bir insanın işte mutluluğa niyeti, mutlu olmaya niyeti, sevinçli olmaya niyeti, huzurlu olmaya niyeti aslında onu uçurur diyor Bediüzzaman Hazretleri. Çünkü o da bir hal. Gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Yani biraz gamlı görüneyim, biraz efendim kederli görüneyim dediğinizde aslında kederli olmadığınızın işareti olarak görünür ve hakeza buna kıyaset diye devam ediyor. Bediüzzaman Hazretleri devam ediyor derken meseleyi hitame erdiriyor. Şimdi biz bunu biraz daha derinlemesini anlamak istiyoruz. Çok önemli bir mesele. Niyet meselesi de çok önemli bizim hayatımızda. Ucbu meselesi de çok önemli. Adeta böyle iki uç gibi. İki uç gibi yani ucla savrılıyoruz. Riyayla savruluyoruz ve çok çok uc noktalara savruluyoruz ama niyetle çok yüksek noktalara taşınabiliyoruz. Dolayısıyla niyetimizdeki ihlas bizim hayatımızın çok önemli bir yönünü oluşturuyor. Bunun için bu konuyu biraz daha derinleyemesini anlamamız gerekiyor. Hepimizin şöyle söyleyebilirim. Bu konu bizim hayatımızın en acil meselelerinden bir tanesi. En önemli meselelerinden bir tanesi. Özellikle dedim ya biz bugün gösteriş asr yaşıyoruz. Yani insanlar evlerini bile düzenlerken görünmek üzerine efendim kıyafetlerini görünmek üzerine yaptıkları programları görünmek üzerine tanzim edebiliyorlar. Ediyorlar demeyeceğim. Çünkü bu her zaman böyle olmak zorunda değil. İnsan fıtrileşebiliyor. Fıtratının iktizasıyla amel edebiliyor. Yani ne durumda olursa olsun sadeliğini muhafaza edebiliyor. Burada çok sırlı bir kelime var. Birincisi sunilik yani yapmacıklık. İkincisi de fıtrilik ve sadelik, yalınlık meselesi var. Dolayısıyla şimdi biz sunilikle fıtrilik arasında nerede duruyoruzun ölçümünü yapmamız gerekiyor. Acil oluşu da bizim yaşadığımız asrın sunilik asrı, gösteriş asrı olmasından kaynaklanıyor. Geçen dersin de temel meselesi buydu. Bizim asrımız enaniyet asrı. Böyle bir enaniyet asrında biz nerede duruyoruz? Bu dersimizin de temel meselesi bu. Böyle bir gösteriş asrında biz nerede duruyoruz? Böyle bir gösteriş aslında biz kendi fıtriliğimizi nasıl muhafaza edeceğiz? Kendi tabiliğimizi, kendimiz olma meselemiz bu değil mi? Kendimiz olma meselesi. Dolayısıyla ne yapalım değerli dostlar? Şöyle yapalım. Hocamıza müracaat edelim ve diyelim ki üstadımız bize böyle bir yol gösteriyor. Böyle bir prensip veriyor. Tekrar edelim. Prensibimiz eee ne? Bugün öğreneceğimiz şey fıtri ahvali öldürmemek. Prensibimiz bu. Fıtri ahvali öldürmemek. Niyet amelin amelin hayatı. Niyet amelin ruhu. Dolayısıyla da biz fıtri halimizi öldürmemek için ne yapacağız? Vicdanımızın şuuruyla hareket edeceğiz. Vicdanımızın şuuruyla hareket edeceğiz. Anahtar cümlemiz ne? Niyet tevazuyu tevazu, özür diliyorum tevazuya niyet tevazuyu ifsat ediyor. Tevazuya niyet tevazuyu fesada uğratıyor. Yani bozuyor. Bunun zıttı olarak tekebbüre niyetle tekebbürü ifsat ediyor. Tekebbürü ortadan kaldırıyor. Bunu işte gidelim hep beraber hocamızın hocamızın dizinin dibine oturalım ve bize bunu tefsir etmesini, tafsil etmesini, izah etmesini isteyelim. Ondan bir değil kaç tane sohbet vermiş hoca efendi bu mevzuya ilişkin. Bu da aslında bu meselenin bizim için önemine işaret ediyor. Hoca efendi önce şunu tanımlayalım. Tevazuyu tanımlayarak yola çıkalım. Nedir tevazu? Tevazu insanın yüzünün yerde olması, alçak gönüllü olması manasına geliyor. Tam manasıyla da tekebbürün yani büyüklenmenin zıttı tevazu. Şimdi tevazu dedik ya derse başlarken aslında bizim hak karşısındaki duruşumuz, hak karşısındaki gerçek yerimizin şuurunda oluşumuz. İşte vicdani bir şuur dedik ya ona. Hak karşısındaki bizim yerimiz. Onun sonsuz oluşu karşısında bizim sıfır oluşumuzun idraki aslında bizim için tevazu. Tevazu eee şöyle diyor hoca efendi. Ona göre insanın davranması demek. Yani madem ki hak karşısındaki konumumuz bu, yerimiz bu. Biz de bunun şuurundayız. Halk karşısındaki tavır ve davranışlarımızı da bu bağlamda ortaya koyabilmek demek. Ve bu anlayış saviyesinden meseleyi değerlendirip kendini insanlardan bir insan ya da varlığın bir parçası olarak görmek. Bakın ne güzel bir tevazu tanımı değil mi? Hz. Ali'nin sözüydü. Ne demişti Hazreti Ali? Kün indennas ferden minennas. Yani insanlardan bir insan olun demişti. Ve biz bunu hocamızdan şöyle bir prensip olarak hayatımıza yerleştirmiştik. değil. Üstünlük mülahazası, farklılık mülahazasının bile içine girmeyin demişti bize hoca efendi. Ya bırakın insanlardan üstün olarak kendinizi görmeyin. Farklı bile görmeyin. Kün indennas ferden minennas. İnsanlardan bir insan olmak. Bu insanlara karşı duruşumuz. dedik ya hani dikey olarak bizim Allah karşısındaki konumumuz varlık karşısındaki konumumuzu da belirliyor. Yatay ilişkilerimizi de belirliyor o dikey ilişki. Dolayısıyla insanlara karşı duruşumuz bu insanlardan bir insan. Peki varlık karşısındaki duruşumuz ne? O da varlığın bir parçası olarak kendimizi görebilmemiz. Herhangi bir parçası. Varlığın herhangi bir parçası insanlardan bir insan. Buna ne diyoruz? İşte buna tevazu diyoruz biz. Şimdi tevazuyu böyle tanımladıktan sonra şu cümleyle başlayalım. Hoca efendi birkaç inci diyor bu tarz cümlelere. Bir inci ile başlayalım. Bir inci cümleyle başlayalım. Bazen diyor sırf mütevazı görünme niyetiyle yapılan tevazu kibirden daha tehlikeli, daha öldürücü olabilir. Şimdi gördünüz mü? Kibir aslında kibriya benim ridamdır diyor Cenabı Hak bir hadis-i kutsi düşünün Cenabı Hak'a ait olan bir vasfı sahiplenmiş oluyorsunuz. Kibriya yani büyüklük Allah'a ait bir sıfat. Küçüklük bize ait bir sıfat. Ama bir insan kibre düştüğünde ne oluyor? Allah'a ait bir sıfatı üstüne giymiş oluyor. O yüzden kalbinde, mahiyetinde gurur taşıyan birisinin cennete giremeyeceğini söylüyor efendimiz sallallahu teâ aleyhi ve sellem. Önce o gururu temizlemesi gerekiyor. O kibirden arınması gerekiyor. Şimdi ama burada çok önemli bir sır var. Bir insanın mütevaza görünme çabası onu kibirden daha tehlikeli, daha öldürücü bir hastalığın içerisine, suniliğin içerisine atmış oluyor. Çünkü bir insan, bir insan kibirli, bir insanın kibirli görünmesi aslında kendi gibi görünmesi demek. Öyle değil mi? Kendi gibi görünmesi demek. İkircikli bir tavır değil. Ama bir insanın kibirli olduğu halde mütevazı görünmek için rol yapması işte bu onu bambaşka bir veçeye bambaşka bir riyanın içine taşıyor. Şimdi halis niyetin amelle irtibatı diye bir başlık açıyor hoca efendi. Ve niyetin tarifinde biz nasıl tarif ediyorduk niyeti? Niyet neydi değerli dostlar? Amelin ruhu dedik ama niyet Evet. Amelin ruhu önemi cihetiyle, tarif cihetiyle niyeti şöyle tanımlıyorduk. Niyet kastül kalptir. Yani şu kalbin kastidir. Niyet dilin kastı değil. Bakın kalbin kastı. Kalp bir şeye kastediyor ya. Kalp bir şeyi arzuluyor, istiyor. Ona yöneliyor ya. Ona teveccüh ediyor ya. İşte ona niyet diyoruz. kalbin kastı manasına geliyor. Onu biraz daha açmamız gerekirse bir şeyi sadece akıl ve kalpten geçirmek demek değil niyet. Biz çoğu zaman temennileri de niyet zannediyoruz. Temenniler. Yani şöyle olsa güzel olur. Bu niyet değil. Hayır. Niyet sadece akıldan geçirmek değil. Niyetin iki yönü var. İşte bu mesele aslında konuştuğumuz mesele yani tevazuya, niyet etmenin, tevazuyu ortadan kaldırması meselesinin çok önemli bir arka planı var. Niyete bakan yönüyle niyet, niyetin iki yüzü var. Bir ameli yüzü de var niyetin. Biz niyeti hep kendi hani kastül kalp ya niyet kalp niyeti hep nazari bir mesele olarak ele alıyoruz. Oysa niyetin ameli bir yönü de var. İşte mesele bu noktada düğümleniyor. Çok çok önemli olma veçesi de bu noktaya bakıyor. Eee, niyetin ameli bir yönü var. Evet, niyet kastül kalp ama niyet bir şeyi kalpten geçirmek, akıldan geçirmek değil. Bilakis o insanın niyet ettiği husus da azimli ve kararlı olması demek. Bir şeye niyet ettiniz ya. Azmü cezmü kast eyledim diyebilmek. Ona yönelebilmek. O niyet ettiğimiz şeye yönelebilmek. Azimli olmak demek niyet. Kararlı olmak demek. Yani yeni amele dönüştürebilme cihdi içerisinde bulunmak demek. Yani şu karşı bina işte bir okul olsa. Şimdi bu bir niyet değil. Bu sadece bir temenni. İşte şu bina bir okul olsa bunun niyet olması için ne olması gerekiyor? Hemen o konuda bir gayretin içerisine, bir azmin, bir cehdin içerisine girebilmek demek. Onu niyetin bir nazari yönü var. O konuda bir kalbin kastı ama daha sonra onu pratiğe dönüştürebilme çabası, pratiğe dökme ameli. Bu işte niyetin ameli yönünü teşkil ediyor. Bu açıdan niyet edilen meselenin realize edilmesi ve onun pratiğe taşınmasındaki kararlılık bizim için önemli. Yani onun sahih bir niyet olup olmadığı da böyle ortaya çıkıyor. İşte ben hizmete niyet ettim. abla olmaya niyet ettim. Namaza niyet ettim. Salih bir amele niyet ettim. O niyetin sahih bir niyet olup olmadığı onu realize etme, pratiğe taşımadaki kararlılığımızla ortaya çıkıyor. Şöyle de diyebiliyoruz buna. Niyet din içinde mütalaa edilirken onun ameli yönü de diyanet içerisinde mütalaa ediliyor. Burada iki tane kavramımız var. Din diyaneti. Diyaneti neydi? Dinimizin yaşan yaşanılmasına yani dinin pratiğine Diyanet diyoruz. Dolayısıyla niyet din içerisinde mütalaa edilmesi gerekirken buna karşılık onun realize edilmesi Diyanete mütallik bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. İşte niyetteki ciddilik de niyet edilen meselenin nazari ve ameli yanının birlikte ele alınmasıyla anlaşılıyor. Yani bir insanın niyetinde ciddi olup olmadığını nereden anlıyoruz? o konudaki gayretinden, çabasından, onu pratiğe dökme azminden anlıyoruz. Ya o insan gerçekten de istiyor mu bu konuda? Gerçekten çalışıyor mu? Bu konuda gerçekten ortaya sahih bir niyet koyuyor mu? Bunu da anlıyoruz. Yani pratiğe dökme çabasından, gayretinden anlıyoruz. Şimdi bina aleyh insanın bir şeye sadece niyet etmekle kalmayarak niyet ettiği ameli gerçekleştirme azim ve gayreti içerisinde bulunması gerekir. İfade etmeye çalıştığımız bu husus sadece namaz için, sadece oruç için, zek için geçerli değil. Hasenat kategorisindeki bütün ameller için geçerli. Değerli dostlar öyle ele almak lazım. Evet. Şimdi niyetin pratikle değer kazandığını Bediüzzaman Hazretleri işte bu cümleyle ifade ediyor. Tevazuya nimet niyet onu ifsat eder. Tekebbüre niyet onu izale eder. Bu cümleyi de keşke hiç unutmasak. Tevazuya niyet onu izale eder. Tekebbüre yani büyüklenmeye niyet. Tekebbüre niyet onu izale eder. Tevazuya niyet onu ifsat eder. Üstat hoca efendi diyor ki niyetin pratikle değer kazandığını anlatıyor üstat aslında bu cümleyle bize. Yani niyet kastül kalp ama onun değeri neyle ortaya çıkıyor? pratikle ortaya çıkıyor. Yani bir insan tevazu kanatlarını yerlere indirmekle ahlak-ı aliye-i islamiye'den kabul edilen önemli bir özellik kabul kazanmış oluyor. Fakat ben biraz mütevazı olayım düşüncesi ne oluyor? onun tevazuunu değersizleştiriyor. Bir insan tevazu kanatlarıyla bir o vicdan vicdanındaki o duyuşla tevazu kanatlarını bu hoca efendinin çok kullandığı bir ifade bir mecaz. Tevazu kanatlarını yerlere kadar indiriyor insan. Ahlak-ı aliye-i islamiye'nin yani İslam'ın o yüksek ahlakının çok önemli özelliklerinden bir tanesi bu. tevazu kanatlarını yerlere kadar indirebilmek. Eller yahşim yaman, eller buğdaymen saman diyebilmek. Fakat ben biraz mütevazı görüneyim düşüncesi onu dersizleştiriyor. Bakın, eee, tevazu pratiğe bakan bir yönü var ya, niyetin amele bakan bir yönü var ya. Ne oluyor? Bakın amel aslında niyetimizin sahih olup olmadığını ortaya çıkarıyor. Çünkü bu durumda o kişi yani ben biraz tevazu görüneyim duygusuyla hareket ediyorsa o kişi alkışlanma, parmakla gösterilme, arzu ve hevesini, like alma arzu ve hevesini ortaya koymuş oluyor. Değinilme, takdir edilme, efendim göze girme, parmakla gösterilme, alkışlanma, arzu ve hevesini ortaya koymuş oluyor. Bakın ameli ne yapıyor? Onun ameli, onun ortaya koyduğu amel onun niyetinin çürük bir niyet olduğunu, görünme niyeti olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla da tevazudan başka bir maksada o insanın yöneldiği anlaşılıyor. Tekebbüre niyete de bakalım. Tekebbüre niyet de onu izale eder. Mesela mütekebbir bir adamın karşısında ishar edilen tekebbür tekebbür değildir. Mesela bir adam düşünün mütekebbir. Tamam mı? Bir adam mütekebbir. Yani bir adam kibirli. Şimdi o kibirli adamın yanında siz tevazu kanatlarınızı yerlere kadar indirirseniz ne olur? O onun muhatabınızın kibrini besler. tevazu kanatlarını bir mütekebbir adamın sizin yanınızda kibirle oturan bir adamın kibirle konuşan bir adamın yanında siz tevazu kanatlarınızı yerlere kadar indirirseniz ne olur bu aşağılık kompleksi olur. Muhatabınızın kibrini besler. Ne yapmanız gerekiyor ona karşı? Siz dininizin izzetini korumanız, vakarınızı korumanız, ciddiyetinizi korumanız gerekiyor. Bu o zaman da ne oluyor? Mütekebbir adamın karşısında sizin gösterdiğiniz o tekebbür, tekebbür olmuyor. İzzet oluyor o. O vakar oluyor. O sizin vakarınız, o sizin izzetiniz oluyor. Bu bunu şeyde görüyorsunuz. Bu güncel meselelerin içerisinde devlet başkanları arasındaki ilişkileri görüyorsunuz. Mesela ne oluyor? İşte mütekebbir bir e adamın karşısında bir işte devlet reisinin karşısında kendi devlet reisinizin nasıl küçüldüğüne şahitlik ediyorsunuz. Şimdi bu bunu tevazu üzerinden okuyabilmek mümkün değil. Bu zilletten başka bir şeyle okunmuyor. Ne olması gerekiyor? mütekebbir bir adamın karşısında tekebbür. E tekebbür onu niyet ederek yapıyorsunuz. Ya bu adam mütekebbir ben de dinimin izzetini korumalıyım diyorsunuz. Öyle olunca sizin yaptığınız şeyin adı bu sefer tekebbürü izale ediyor. Onun adı vakar. Onun adı izzet oluyor. Çünkü o kişinin buradaki maksadı farklı. Demek ki niyet pratikle değer kazanıyor. Buradaki temel argümanımız bu. Niyet neyle değer kazanıyormuş? Pratikle. Niyet neydi? Bakın üstadın ömründe öğrendiği her şeyi derleyip toparlayıp onun içerisine sıkıştırdığı bir çekirdek gibi niyet. Ondaki asıl maksat ameli buldu itibariyle ortaya çıkmış oluyor. Yani o adamın tekebbüründeki maksat amelle ortaya çıkıyor. O adamın tevazundaki maksat amelle ortaya çıkmış oluyor. Dolayısıyla biz neyi öğrenmiş oluyoruz? Bu tekebbüre niyet ve tevazuya niyet meselesiyle aslında niyetin amelle değer kazandığını öğrenmiş oluyoruz. amelle kaç kırat ettiğini, niyetlerimizin ortaya çıktığını anlamış oluyoruz. Buna ilişkin dedim ya hoca efendinin bir değil birden fazla makalesi var diye. Şimdi eee enaniyet konusunu konuştuk. Onu nasıl öldüren bir virüs olduğunu konuştuk. Bu bağlamın hemen arkasına ekledi Bediüzzaman Hazretleri bunu. Hoca efendi de aynı bağlamda ele alıyor ve bize şöyle diyor: "İnsanlığın enaniyet virüsünden kurtulması hiç olmazsa ben yerine biz demesi çok önemlidir" diye başlıyor. Bunu geçen dersin meselesi bu. Fakat buna şunu da ekliyor. Diyor ki hoca efendi, "Evet bu çok önemli. İnsanın ben yerine biz demesi ne var ki bu meselede çok tehlikeli bir kayma noktası var. Bazen nefisler bir şeyin yokluğunu, var olmadığını, tesirsizliğini ifade etmeler çok güçlü ispatlardan, bir şeyin varlığını ikrar, itiraf ve tasdik etmelerden daha güçlü ispat manasına geliyor. Yani bir insan bazen tevazu gösterirken daha güçlü bir şekilde aslında kendi kibrini göstermiş oluyor. tevazu göstermeye çalışırken kendi kibrini aslında açığa vurmuş oluyor. Kendi kibrini ortaya dökmüş oluyor. Tevazu göstermeye çalışırken insan. Aynen öyle de bazen iradi bir tevazu, iradi bir mahfiyet, iradi bir hacet kibir, gurur ve ucuptan kat fazla tehlikelidir. Farkındaysanız hoca efendi bunu konumlandırdığı yer kibirden, ucuptan daha tehlikeli bir noktaya konumlandırıyor. Tevazuya niyet tevazuyu kibre dönüştürür. Mütevazı görünmek için mahcup mahcup durma çok çirkin bir riyakarlık ve yalandır. Bakın mütevazı görünmek için mahcup mahcup durmak çok kirli bir riyakarlık ve yalandır. Bu tür davranışların arkasında başkalarına estağfirullah dedirttirme yatırımları vardır. Diyelim ki ben işte size kendimi levm ediyorum. Sizin karşınızda kendi nefsimi levm ediyorum. Ama bütün kendi nefsimi levmederken hep sizden aman estağfirullah cümleleri bekliyorum. Beni düzeltin diye bekliyorum sizden. Şimdi öyle olunca bu estağfirullah'a bir yatırım oluyor sadece. Eğer bir insan süklüm püklüm oluyorsa, eğiliyorsa, temenna duruyorsa, bunlar insanın tabiatinin bir neticesi değilse, gönlünün dışarıya aksetmesinin bir sonucu değilse şirk işmam ediyor demektir. Estağfirullah yatırımlarıdır. Bir insan düşünün o özellikle de böyle muktedirler karşısında süklüm püklüm durmalar var ya temenna etmeler var. Aslında bunlar o insanın fıtratının bir gereği değil. Ne oluyor? Öyle görünmeye çalışıyor. Öyle olunca şirke de düşmüş oluyor. Esas olan İslam'ın ahlakını tabiat haline getirmek. Bizim hep çok kelime var ya içselleştirmek. Fıtratının derinliği haline getirmek. içselleştirmek, kendine mal etmek. Bunlar ne kadar çok tekrar ediyor, değil mi hoca efendi? Ne kadar çok tekrar ediyor. Fıtratının derinliği haline getirmek. Neyi fıtratımızın derinliği haline getiriyoruz? İslam'ın ahlakını, tabiatimiz haline getiriyoruz. İçselleştiriyoruz. Kur'an'ın ahlakınıyla ahlaklanmaya, Peygamber Efendimiz Sallallahu Teala Aleyhi ve Sellem'in edebiyle edeplenmeye çalışıyoruz. Yoksa Allah korusun. Üstat hazretlerinin dediği gibi bir insan, "Ben yokum. Benim kudret ve ehliyetim de yok. Konuşan yalnız hakikattir. Hakikat-i imaniyedir diye inlersin. Herkesin elini, eteğini öper. Günde belki 100 defa kendini nefyettiğini söylersin. Fakat bu söz senin gönlünün sesi değilse, tağır ve davranışlarında sun iyilik varsa o nefyin altında 1000 tane insanın seni ispat etmesi arzusu da var demektir. Yani sen kendini nefyediyorsun. Sen kendini siliyorsun ki insanlar estağfirullah desinler de seni olmadığın kadar büyük bir varlıkla var kılsınlar. Ne oluyor? Bakın sen şöyle diyorsun mesela üstadın cümleleri bunlar. Üstat öyle diyor ya ben yokum diyor üstat. Ben yokum diyor Bediüzzaman Hazretleri. Sait yok. Konuşan yalnız hakikattir diyor üstadımız. Şimdi ben de diyorum ki ben yokum. Emine yok. Konuşan yalnız hakikattir. Fakat bu benim iç sesim değil. Yok diyelim ki bu benim iç sesim değil. Bunları söylüyorum. Söylerken de böyle birtım tavırların içerisine giriyorum. Ses tonumu değiştiriyorum falan. Ne yapıyorum aslında ben kendimi güer nef ediyorum ama sizden de ne bekliyorum? Aman estağfurullah Emine abla diyesiniz diye bekliyorum. Olur mu Emine abla diyesiniz diye bekliyorum. Ne yapmış oluyorum böylece? Kendimi aslında nefederken ben yokum derken 1in tane insanın beni tanımasını bekliyorum. Bilmesini bekliyorum. Beni ispat etmesini bekliyorum. Beni büyük görmesini bekliyorum. Şimdi ne oldu o zaman? Ne oldu? Şirk oldu. Ne oldu? Ne oldu? Ben tevazu niyet ettim ama aslında tekebbür oldu, kibir oldu ki sen bir insan olarak ben yokum desen de belki 1in tane insanın seni tanımasını, bilmesini ispatını beklersin. Yüzün yerde görünürsün ama gözün hep takdir ve alkıştadır. Bakın nasıl bir görüyor musunuz? Nasıl bir tiyatro, nasıl bir nifak, nasıl bir ikircikli hal. Yüzün yerde ama 1in tane insanın alkışını bekliyorsun. 1000 tane insanın alkışını bekliyorsun. Suni tavırların içerisine giriyorsun. Öyle utandırıyor ki insanı böyle şeyler. Böyle bir duygu ve düşünce kayması da açık bir kibir, gurur ve uçuktan daha tehlikelidir. Böyle bir tavır. Düşünün. Diyelim ki siz işte Hazreti Mevlana'yı anlatan bir roman yazıyorsunuz. Ben bunlara şahitlik ettim de utandırıcı şeyler bunlar. Hazreti Mevlana'yı anlatan bir roman yazıyorsunuz. Hiç o sizin tavrınız olmamasına rağmen kocaman koleruz. Üstünde vav harfleri var. Efendim e derviş yeleği giymeye başlıyorsunuz. efendim üzerinde böyle dervişlerin eee temennasını gösteren eee birtım imajlar kullanmaya başlıyorsunuz falan. Ama siz o değilsiniz. Bir taraftan ne bekliyorsunuz? İşte kitabınız çok satsın. Ne bekliyorsunuz bir taraftan? İnsanlar sizi derviş zannetsin. Bir taraftan ne bekliyorsunuz? İşte o Hazreti Mevlana'nın kitabınızda anlattığınız tavırlarını insanlar sizde görsün, sizi alkışlasın diye bekliyorsunuz. sizi parmakla göstersin diye bekliyorsunuz. Ne oluyor? Ne oluyor? Uçtan daha tehlikeli olmuyor mu? Son iyiliğe itmiyor mu insanı? Evet. Açık bir kibir haline getiriyor aslında. Ve ne oluyor? Kibirden daha tehlikeli bir kibir oluyor. Ne oluyor? bir insanın şirkine sebebiyet veriyor. Açık k açık kibir bellidir diyor hoca efendi. Fark edilebilir ve bilindiği için de ondan dönme ihtimali vardır. Fakat tevazu ve mahfiyetin altına gizlenmiş kibir üstadın dediği bu. Bakın tevazuya niyet tevazuyu ifsat eder diyor. Tevazu ve mahfiyetin altına saklanmış bir kibir, gurur, uçp. Bundan kurtulmanın yolu yoktur diyor hocam efendi. Bunlar hiç iflah etmeyen öldürücü virüslerdir. Başlıkta o işte öldürücü virüsler. Sen ben bir hiçim diyorsun mesela. Ben bir hiçim dersin. Götürür bir yere birkaç lira sadaka verirsin. Verirken de hiç kimseye görünmez. Fakat öyle tehlikeli bir mülahazan vardır ki hani uç iç beğeniydi ya. Bu insanlar neden bu kadar kör? Yok mu hiç cömertliğimi fark edecek adam? Allah rızasına niyet ettik. gizli gizli veriyoruz ama şu fedakarlığım da görülse ve söylense fena mı olur gibi düşünceler zihninizi kaplıyor. Belki niyetin de duruluğu ne oluyor? Yakalanamamış oluyor. Ve sonra şöyle diyorsunuz. Vatanımı, sevdiklerimi geride bırakıp uzak diyarlara hicret ettim. Ben bunu söylemiyorum ama bazıları vefalı olmalı değil mi? Şimdi hicret ediyorsunuz diyelim. Hicret ediyorsunuz. Hicrete niyet ediyorsunuz. Şimdi sizin içinizden geçiyor. Bakın başkalarının vefasızlığını görüyorsunuz. İçinizden geçiyor. Şöyle diyorsunuz. Yahu diyorsunuz ben vatanımı terk ettim. İmkanlarımı terk ettim. Efendim makamımı terk ettim. Mansabımı terk ettim. Tamam ben bunları terk ettiğimi söylemiyorum ama bu insanlar da biraz vefalı olsunlar. Bunu görsünler. Görmeli değiller mi diyorsun? Fedakarlığımı görüp beni takdir etmeleri onlara düşmez mi diyorsun. Ve kadru kıymetinin bilinmediğinden yakınmaya başlıyorsun. Şimdi ya da vazat ediyorsun diyelim insanlara ya da bir şeyler yazıyorsun, kalem oynatıyorsun, lali güher gibi kelimeler döktürüyorsun mesela. Çok inci gibi kelimelerin var falan. Çok süslü kelimelerin var. Zahiren bir beklentin yokmuş gibi görünüyorsun. Allah rızası için vazife yaptığını söylüyorsun. Fakat Allah korusun içten pazarlıklısın ve gizli gizli beklentilerin var. İçten pazarlıklı uç. Gizli gizli beklentilerin var. Ne oluyor bu beklentiler? Bir süre sonra manasız alınganlıklar şeklinde ortaya çıkmaya başlıyor. Kendini ele veriyor. Sen farkında varmıyorsun ama manasız alınganlıklar şeklinde ortaya çıkmaya başlıyor. Öldürücü bir hastalık olarak ortaya çıkıyor aslında. Manasız alınmaya başlıyorsun. Birisi sana bir şey dedi diye hemen küsüveriyorsun. ruhunu sarıyor o virüs. Senin beynine kıymık gibi saklanan bir virüse tutuluyorsun. Ve eğer bu tür marazlar kalbinde bütün yer etmişse mahvolduğunun delili olarak ortaya çıkıyor. Katidir diyor hoca efendi mahvolduğun. Cenab-ı Hak bizi mahfiyet, tevazu ve acalet ve enaniyeti nehfetme mülahazaları altında kendini satma gibi helak edici hastalıklardan muhafaza buyursun. Kendini satma, tevazuyla kendini satma, mahfiyetle kendini satma, acaletle enaniyet satma. Aslında bütün bunlar bu virüslere yakalanmadan ve kayma noktalarına takılmadan rıza-i ilahi hedefine yürüyebilmemiz için her şeyden önce Allah Teala'ya sığınmamız lazım diyor hoca efendi. Bakın ne oluyor. Hani böyle bir virüsten nasıl kaçınacağız? Nasıl kendimiz olacağız? Her şeyden önce bu virüslerden Allah'a sığınacağız. Bakın biz sabah akşam namazlarından sonra ucan Allah'a sığınıyoruz. O kadar tehlikeli bir şey çünkü uç iç beğeni bakın iç beğeni dışa taşmıyor ama kendi içerisinde insan, kendi içerisinde insan kendini satma gibi bir hastalığın içerisine düşebiliyor. Oturup kalkıp ne diyeceğiz biz? Şöyle diyeceğiz. Allah'ım bile bile şirk koşmaktan, senden başkasını ilah tanıyıp seni senin güç ve kudretinden başka şeylere tesiri hakiki vermekten sana sığınıyorum diyeceğiz. Bunu söyledikten sonra da şunu ilave edeceğiz. Allah'ım bilmeden, farkında olmadan karıştırdığım halklardan da sana sığınıyorum. Bilmeden, farkında olmadan düştüğüm şirklerden. Bilmeden, farkında olmadan karıştırdığım haltlardan, senden başkasına ilah tanımaktan, senin güç ve kuvvetinden başka şeylere tesiri-i hakiki vermekten, ucdan sana sığınıyorum Allah'ım diyeceğiz. Ve hoca efendi bir şey daha ilave ediyor. Bakın derdi anlattı hoca efendi. Bize de çareler gösteriyor. Titiz yaşamak. Diyor ki hoca efendi titiz yaşamak kayıp düşme tehlikesini azaltır. Titiz yaşamanın da birkaç yanı var. İmanı güçlendirme adına doyma bilmeyen bir ruh haletine sahip olma. Titiz yaşamanın bir yönü. İmanı güçlendirme. Tıpkı neredeki gibi? Ayetül Kübra risalesindeki Helmin Mezit yolcusu gibi o seyyah gibi rabbini bilmek için yola çıkmış ve öğrendikleriyle öğrendikleriyle tamam bu yeter demeyen her min vezit daha yok mu deyip bütün bir varlığı didik didik eden o seyyah gibi kainat sayfalarını bir bir çevireceğiz inşallahu teala daha yok mu diyeceğiz hep ben Allah'ı şu kadar biliyorum fakat Fakat bu yetmez bana. Bazen Cenabı Hakk'ın inayeti manasına da gelen cezb, bazen de inayete kendini mana salma, o inayete kendini salma manasına gelen incizap şeklinde tecelli eden alakam nasıl daha fazla kuvvetlenebilir diyeceğiz. Madem ki biz yine farz namazlardan sonra tüncinayı okuyoruz ve orada aksel gayat diyoruz ya en yüksek gayelere bizi ulaştır rabbimiz diyoruz. Madem en yüksek gayelere talibiz böyle davranmak zorundayız. Küçük kaymalardan, küçük kaymaların bizi düşürebileceği büyük çukurlardan kendimizi muhafaza etmek zorundayız. Dolayısıyla bizim yolculuğumuz hep iman, İslam. Ama bir de ne var? Önümüzde ihsan var. İhsan, ihsan yolculuğunun içerisinde olmamız gerekiyor. Evet. Şimdi eee başka bir metne geçmek istiyorum ve aynı bağlamı başka bir metinde devam ettirmek istiyorum. Hoca efendi şöyle diyor: "Bediüzzaman Hazretleri, "Tevazuya niyet onu ifsat eder. Tekebbüre niyet onu izale eder demektedir. Tekebbür niyetle olmaz. Kibir insanın kendi ruhunda vardır ve on da huy haline gelmiştir. Dikkat edin burada iki temel mesele var. Tevazu bir hal, kibir de bir huy. Tevazu bir hal, kibir de bir huy. Kibir de insanın içselleştirdiği, fıtratına mal ettiği bir şey. O mütekebbirdir. Büyüklük duygusu onu zehirlemiştir. Tevazu da insanın ruhunda, fıtratında vardır. Ve o insan neye malik olursa olsun mütevazadır. Yani bir insanda bir şey yok deyince olmadığı için mütevazı değil. O insan da hani şöyle diyorlar ya bu konuda tevazu göstermeyeceğim diye bir cümle duyuyorum. Bu konuda tevazu göstermeyeceğim. Yani bu konuyu çok iyi biliyorum ya. Çok iyi biliyorum. Dolayısıyla bu konuda tevazu göstermeyeceğim. Tamam da aslında tevazu gösterilecek yer orası. Bilmediğin meselede tevazuyu nasıl göstereceksin? Tevazu göstereceğin yer aslında orası ama sen tekebbür gösteriyorsun. Bu cümle bile aslında neyi açığa vuruyor? Kibri açığa vuruyor. Değil mi? Bu konuda tevazu göstermeyeceğim diyor mesela. Şimdi bakın aslında tevazu ne var? O insanın ruhunda var, fıtratında var. Neye malik olursa olsun o mütevazı. neye malik olursa, ne kadar büyük bir ilmi olursa olsun, ne kadar büyük bir titre olursa olsun, ne kadar büyük bir serveti olursa olsun, ne kadar yüksek makamlarda olursa olsun mütevaz, mütevaz. İnsan kendi içinde hesabını görmüş, muhasebesini yapmış, kendi kendine karar vermiş ve ben insanlardan en küçüğüm diye bilmişse o insan değerini korumuş olur. Eller yahşim yaman bu. Eller buğday men saman bu. Kendi kendine karar veriyor insan. kendi içinde hesabını görüyor, muhasebesini yapıyor. Başkalarına hüsnü zanla bakıyor ama kendi nefsine bakarken bir savcı gibi bakıyor. Ve ne oluyor? Ben insanların en küçüğüm diyebiliyor. Bir gün diyor hoca efendi örnek veriyor Hazreti Mevlana'dan. Mevlana talebeleriyle gidiyor bir yolda ve köpek yavrularının kendi aralarında oynaştıklarını görüyorlar. Hz. Mevlana'nın talebeleri diyorlar ki, "O ne güzel oynaşıyorlar. Ne kadar ne kadar da cana yakınlar. Şunlara bakın. Ne kadar da güzel oynaşıyorlar diyorlar." Hazreti Mevlana diyor ki bu söze karşı bir kemik atın da o zaman görün siz onları. diyor. O köpeklerin önüne bir kemik atın. Bakın bakalım çok mu güzel oynaşıyorlar. Ne oldu? Bakın bir kemik karşısında onların fıtratlarının asli fıtratları ortaya çıkıyor değil mi? Hemen hırgıyor. İşte bakın bir kemik karşısında o köpeklerin durumu. İnsanın malı oldu diyelim. Hala mütevazı mı? Bir insanın diyelim ki makamı oldu, diplomaları oldu, doktoraları oldu, titrleri oldu, profesörlükleri oldu, kitaplar yazdı. Bakın bakalım hala mütevazımı. Bakın bakalım o insana bakanlık verildi. Başbakanlık, cumhurbaşkanlığı verildi. Hala mütevazı mı? Bakın bakalım mütevazı rolü mü oynuyor? Aslında kibirden daha büyük bir cürüm altında, bir uç, bir gurur halinde mi? Bir bir aslında zehirlenmişlik içerisinde mi yoksa gerçek manasıyla mütevazı mı? Bakın bakalım. Hz. Mevlana'nın dediği gibi bir kemik atın önüne. Önüne bir makam atın. Önüne bir servet atın. Önüne bir bilgi atın. Bir şöhret atın. Şöhret atın. Şimdi öyle bir asrın içerisindeyiz ya böyle işte bir hesap açıyorsunuz diyelim Instagram'da, Twitter'da bir hesap açıyorsunuz. O bir sürü takipçiniz oluyor. O bile bir iktidara dönüşüyor. Bakıyorsunuz o bile yani çok takipçisi olmak, çok like almak bir iktidara dönüşüyor. Atın bakalım önüne o like'ları. Atın bakalım önüne o takipçileri. İşte o köpeğin önüne atılmış, köpeklerin önüne atılmış. O kemik gibi ne hale getiriyor insanı? Hala öyle mi? Neydi tevazu? İnsanla fıtri bir hal. Neye malik olursa olsun gerçek mütevazı işte efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem neye malik olursa olsun değişmiyor. Hoca efendiye bakın. Üstada bakın hayatlarına. Hoca efendiye bakın. Neye malik olursa olsun mütevaz. Çünkü o Allah karşısındaki konumunu çok iyi belirlemiş. Kendi hesabını çok iyi yapmış. Kendi içinde çok iyi ölçmüş, biçmiş. Bakın ne diyor hoca efendi kendini. Hep kıtmir diyor. Kıtmir laf olsun diye mi? Asla. Evet. Bir insanın gerçek durumunu da benliğine bir iğne saplandığında görmek lazım diyor hoca efendi. Benliğine bir iğne saplandığında görmek lazım. O bakımdan göstermelik, yapmalık bir ahlak ile doğrudan doğruya fıtrat haline getirilmiş bir ahlak arasında çok fark var. Göstermelik bir ahlak ama doğrudan doğruya fıtrat haline getirilmiş bir ahlak. Çok fark var. Evet. Bu mevzuda iki tane insan tipi karşımıza çıkıyor farkındaysanız. Bir insan tekebbüre niyet etse içinde kibir olmadığı halde büyük görünmeye çalışsa onun yaptığı suni yapmacık tekebbür onun tekebbürünü ne yapar? İzale eder. Soni olarak yapılan tekebbür yani büyük görünme çabası. Biz buna ne dedik? Bakın vakar dedik. suni olarak yapıyor. Büyük görünme çabası vakar dedik buna. Yani o kimse bir mevkinin hakkını vermek için öyle görünme mecburiyetinde kalıyor. Ya da karşısındaki mütekebbir karşısında zillete düşmemek için temsil ettiği hakikatleri de temsil ettiği manayı da küçük göstermemek, küçük düşürmemek için o insan ne yapıyor? bir vakara, bir ciddiyete bürünmüyor. Mesela hoca dersini takrir ederken bir hakim mahkemede hüküm verirken bir subay ellerinin başında gerekli olan disiplini temin etmeye muvaffak olabilecek bir tavır sergilerken işte onun temsil ettiği, o gösterdiği tekebbürmüş gibi görünen o şey aslında bir vakar. Kibir göstermiş sayılmaz. Belki o meslek, o hal, o vaziyetin gerektirdiği vakarı izhar etmiş demektir. O gereklidir ve günah da değildir. Günah da değildir. Yani birisi sizin karşınızda kibre giriyorsa, birisi böyle büyüklük gösteriyorsa siz onun karşısında tevazu gösterirseniz siz ne olmuş olur? Aslında aslında küçük düşmüş olursunuz. O kibir karşısında ne olacak? O tekebbür karşısında siz de eee tekebbüre niyet edeceksiniz. Ya da öğretmensiniz ya da askerlerinizin başında bir kumandansınız ya da bir hakimsiniz. Bir davada hüküm vereceksiniz. Onun sergilediği o ciddiyet işte biz buna kelime itibariyle vakar diyoruz. Vakarla kibir arasında çok ince bir çizgi var. Niyet çizgisi var. Tıpkı ne gibi? Ne gibi? Mesela israfla cömertlik arasındaki fark gibi ya da cimrilikle iktisat arasındaki fark gibi. Birbirine çok yakın görünüyor ama çok uzak. Tıpkı bir dairenin birbirine en uzak iki ucunun birbirine en yakın iki uç olması gibi. Tevazu öyle. İnsan tevazu yapmaya niyet ederse tevazu ihlal oluyor. Tevazu böyle bir insanla bütünleşmişse eğer bütünleşmişse tevazu böyle bir insan işte hakikatte mütevazu oluyor. Eğer tevazu bizimle bütünleşmemişse, biz sonii tavırların içerisine girmişsek kendimizi aslında küçük gösteriyor, riyakarlık yapıyoruz demektir. Bizi bu tarz riyakarlıklardan muhafaza buyursun. Değerli dostlarım, tevazu bir haldir hem de insanın kendi içinde kendini yenmişliğinin ifadesi olan bir haldir. Kendi içinde kendi egosunu yenmişliğinin ifadesi olan bir haldir tevazu. Tevazu insanın kendi nefsini, nefsi emmaresini, yenmişliğinin, kalp ufkuna yolculuğunun ifadesi olan bir haldir. İnsanı kibirden, gururdan, çalımdan kurtaran bir haldir tevazu. Öyle ya insan aslında nasıl caka yapabilir, nasıl çalım satabilir ki? Düşünsenize değerli dostlarım. Yani üzerimizde bize ait olan ne var? Hepsi Rabbimiz. Hepsi ondan. Hepsi küllün min indillah. Hepsi ondan. Ya Rabbi ben bir hiç oğlu hiçim. O kadar hiçliğim var ki benim hiçliğimi söylerken bile sana ait kelimelerle söylüyorum ya Rabbi. Çünkü bunu söyleyen ben sana aidim. Kendim kendi adıma bir hiç tevazu sürekli bir böyle bir idrak kuşağında yaşamanın adı. Evet. Bir insanın diyor hoca efendi yine başka bir metninde bir insanın boynunu böyle mütevazı bir insanmış gibi büküyor. Sa eğer. Riyadan başka bir şey değil bu. Riyadan başka bir şey değil. Tevazonun zıttı kibir, çalım. Ne oluyor? Bir insan böyle bir tevaz mütevazi görünme çabası içerisinde çalımsatmış oluyor. Şimdi burada çok önemli bir örneğimiz de var bizim. Onun üzerinde de duralım istiyorum ama efendimiz örneği. Samimi ve halis müminin en çarpıcı vasfı onun samimi bir müminin en çarpıcı vasfı onun tevazu onun alçak gönüllülüğü. Hayatı onun gayet sadedir. Bakın sadelik dedik ya. Birinde ne var? Kibirde ne var? Gösteriş var. Gösteriş. Ama tevazuda ne var? Sade. Gönlü gözü hep sadelikle doludur. Onun evi, barkı, muhiti hep bununla çevrilidir. Hep sadelikli. Resulullah sallallahu tea aleyhi ve sellem'in hayatında görüyoruz biz bunu. Hep öyle davranıyor. Hep öyle yaşıyor. Çünkü efendimiz Mekke'de ilk tebliğe başladığı gün nasıl mütevaziyse efendimiz Medine'de hazırladığı ordu ile 8 sene evvel çıkarıldığı Mekke'ye fatih bir kumandan olarak girerken de o kadar mütevaz. Mekke'ye girerken efendimiz bindiği hayvanın yelesine değiyor başı. Düşünün iki büklüm. deveye biniyor efendimiz Mekke'ye bir Fatih, bir Fatih kumandan olarak giriyor. Ve Mekke'ye girerken Efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem'in başı bindiği hayvanın yelesine değiyor. Onu mahviyette gün geçtikçe daha çok derinleşen bir mahviyetin içerisinde görüyoruz. Susamıştır efendimiz bir bardak su ister. Zemzem kuyusunun etrafında herkesin içtiği bardaklar var. Herkesin ortak olarak kullandığı bardaklar var. Sahabe efendilerimizden bir tanesi kendi evine koşuyor. Hususi bir bardak getirsin efendimize diye. Efendimiz onu durduruyor. Herkesin içtiği bardaktan suyunu içiyor efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem. Evet. O hiçbir zaman insanlardan ayrılacak olmak istemiyor ve şöyle buyuruyor. Ben de insanlardan bir insanım. Herkesin içtiği kaptan içeyim. Ne güzel değil mi? Ben de insanlardan bir insanım. Herkesin içtiği kaptan içeyim. Zaten o hayatını hurma lifinden bir hazır üzerinde geçiriyor. Hurma lifinden bir hasır üzerinde hayatını geçiriyor. Ruhunun ufkuna, ukbaya hicret ettiğinde de efendimiz o hasırın üzerinde ruhunun ufkuna yürüyor. Sonra o hasırı kaldırıyorlar. Efendimiz o hasarın altına defnediyorlar. Ve bizler için cennetten daha mukaddes onun ravzası işte bu hasır mekan tuttuğu yerden ibaret. Onun hayatında hiç zigzak yok. Tebliğ yolu böyle olmalı. Bizim için de hayatımız hep sadelik içinde geçmeli. Hayatımız alayten, gösterişten, alkıştan, parmakla gösterilme arzusundan uzak. Sadelik içerisinde geçmeli. Sadelik içerisinde geçmeli. Evet. Evet. Eee, tabiilik esastır. Buradaki temel prensib tabii prensibimiz de, prensibimiz de bu. Hz. Ömer efendimizi düşünün. Hz. Ömer efendimiz ruh insanı. Ne yapıyor efend Hz. Ömer efendimiz düşünün o dönemde iki büyük imparatorluğu dize getirmiş ve Hz. Ömer efendimiz Kudüs'ün anahtarlarını almaya giderken nasıl gittiğini hatırlayın. Pantolonunu yamıyor Hz. Ömer özür diliyorum gömleğini yamıyor. Hz. Ömer bir binek almış e hazineden. Onu hizmetçisiyle beraber ortaklaşabiliyor. Birisi yediyor birisi sırtında. Sonra nöbetleşe değiştiriyorlar. Şimdi Hz. Ömer'e bakın. Allah'a kul olmayı en büyük bir iftihar vesilesi olarak görüyor. Bir insan nasıl fıtrileşir? Davranışları nasıl fıtrileşir? Bir insanın nasıl davranışlarını başkalarına göstermekten kurtulur, onlara beğendirmekten kurtulur. Davranışlarını eğer Allah'a gösteriyorsa, Allah'a kul olmayı en büyük iftihar vesilesi olarak görüyorsa başka şeylere iltifat etmemeye başlıyor. İnsan izzet ve tevazuyu o zaman kendinde cem etmiş oluyor. Bakın bir tarafta ne var? Vakar. Öteki tarafta tevazu, izzet ve tevazu kendini de cem etmiş oluyor hem izzeti hem de tevazuyu. Ne önemli değil mi? Yani hem mütevazı ama hem de çok izzetli. Hiç dinini ezdirmiyor. Hiç hakikati ezdirmiyor. Hiç yürüdüğü yolu ezdirmiyor. Hiç milletini ezdirmiyor. Zaten o fakirane ve sade bir hayat tarzını seçiyor. Hazreti Ömer hayatını da hep aynı çizgide yaşıyor. Ömür boyu zahidane yaşıyor ve ruh dünyasındaki izzet ve hamiyeti temennasız bir tavır olarak dışa aksettiriyor. Devlet reisleriyle de görüşürken aynı, halktan herhangi biriyle görüşürken de aynı. Dolayısıyla her zamanki hal üz üzerine hareket etmiş oluyor. Fıtri tabii hareket etmiş oluyor. Kendini başkalarına beğendirme lüzumu hissetmiyor. Çünkü kendini rabbine beğendirme gayreti içerisinde ve o gayeye mahtuf gayretlerini sunilik olarak ortaya koymuyor. Asla böyle bir sunilikle kendini ifade etmenin samimiyetsizlik olacağına ve karşı tarafa karşı tarafta tereddüt hasıl edeceğine inanın siz. Bu açıdan Emirül Müminin böyleydi. Meseleyi kendi açımızdan değerlendirecek olursak diyor hoca efendi normal hayatımızda kendimize çeki düzen vermeye çalışıyoruz. Yememize, içmemize dikkat etmeye, kığımıza, kıyafetimize dikkat etmeye çalışıyoruz. Şimdi biz, o Hz. Ömer'in fıtriliği. Şimdi biz diyelim ki kendi yaşadığımız asının çocuğuyuz ve hani normal hayatımız böyle. Normal hayatımız böyleyken böyle hani Haz. Ömer'in tavırlarına bürünmeye çalışsak yine sunileşmiş oluyoruz. Normal hayatımızda diyelim biz frenk tarzı telebbüsüne alışmışız diyor hoca efendi. Frenk tarzı telebüne alışmışız. Yani frenkler gibi giyiyoruz. Alışmışız ona. Ne olmuş işte işte pantolon, ceket, kravat. Alışılmış bir şey bu. Alışılmış. Normal hayatımızın normu haline gelmiş. Dolayısıyla bizim başkaları karşısına çıkarken hani böyle değilmiş gibi çıkmamız. Bu bu da bir riyaya sebebiyet veriyor. Günümüzün normal kabul edilen ve bizim tabii görüp sahiplendiğimiz uygulaması neyse o bizim fıtratımız oluyor. Görünme duygusuyla bunu değiştirmemek lazım. Görünme kastıyla bir kalıba girmemek lazım diyor hoca efendi. Görünme kastıyla. Ama bunu yaparken bir hassasiyet noktamız da var. Hz. Ömer radıyallahu anh halifeliğinde bu anlayışı sürdürüyor. Bütün halifeliği boyunca sürdürüyor. Hiçbir zaman bir tahtı olmuyor. Mescitte oturuyor ve işlerini oradan yürütüyor. Bir sarıyı olmuyor, bir makamı olmuyor. Mescitte oturuyor, işlerini oradan yürütüyor. Bir tahtı bile olmuyor. Müekebbire karşı tekebbür, gururlu ve kibirli kişiye karşı da mağrurane hareket etmek esastır anlayışını lüks şatafat ve debdebe içinde yaşamak için bir bahane de yapmıyor. Şimdi işin bir tarafında da bu var. Bu bile suistimal ediliyor biliyor musunuz? Hani mütekebbire karşı tekebbür, tekebbürü izale eder prensibiyle başkalarının sarayı var. Bizim daha büyük sarayımız olsun. Başkalarının tahtı var. Bizim daha büyük tahtımız olsun. Başkalarının efendim filoları var, konvoyları var, koruma orduları var. Bizim daha büyük koruma ordularımız, daha büyük saraylarımız, daha büyük makamlarımız, mansıplarımız olsun. Şimdi bu ne olur? Ne olur bu? Bu meselenin suistimali olur. Mütekebire karşı tekebbür, gururlu ve kibirli kişiye karşı da mağrurane hareket etmek esastır anlayışını kendi lüksüne, şatafatına, debdebesine bahane yapmışsa insan aksine mütevazı haliyle o günün dünya devletlerini dize getiren Hz. Ömer'in tavrından uzaklaşmış oluyor. Şimdi tamam biz kendi fıtriliğimiz içerisinde hareket edelim. Asrımızın fıtriliği içerisinde hareket edelim. Ama ne olmasın? Yine sadeliğimiz esası olsun da gösteriş, alayış, debdebe olmasın hayatımızda. Ne yöneticilerin hayatında ne de bizim hayatımızda. Nitekim Mescid-i Aksa'nın anahtarlarını teslim almaya girerken nasıl karşılıyorlar Hz. Ömer'i o nasıl gidiyor? Biz bunu kendimiz için bir ölçü olarak görmek zorundayız. Hz. Ömer'in radıyallahu anh ömür boyu anlayışı bu idi. Hiçbir zaman çocuklarıma, torunlarıma miras bırakayım düşüncesi içerisinde olmadı. çocuklarını sahabe-i kiram'ın vefalı anlayışlarına emanet etti ve ruhunun ufkuna öylece yürüdü. Hz. Osman'a bakın. Ne kadar çok zengindi, değil mi Hazreti Osman? Ama dünyayı üstadımızın ifadesiyle kespen değil kalben terk etmişti. Kalben terk etmişti. Hz. Osman da mescitte ot yerde yatıyordu. Kuru ekmek yiyordu. O kadar zengin olmasına rağmen biz evet yine kendi asrımızın normları içerisinde masada mı oturacağız? Ne yiyeceğiz? İşte çorba pilav mı yiyeceğiz? Efendim şunu mu giyeceğiz? Neye alıştıysak fıtri olarak kendi aslınd nurmu neyse o. Ama yine sade. Yine sade, yine sadelik. Gösterişten, alayişten, debdebeden uzaklaşma. Mütekebbire karşı tekebbür, tekebbürü izale eder diye bunu bahane edip de bunu nefsimize dayanak edip de gösterişi alay yine girmeyeceğiz. Yine kendimiz olacağız. Yani yine kendimiz olacağız. Yine vakar. Bakın Hazreti Ömer ne yapıyor? izzetle tevazuyu bir araya getirmeyi başarıyor. Biz de izzet ve tevazuyu bir araya getireceğiz inşallahu Teala. Yolculuğumuz böyle bir yolculuk olsun inşallahu teala değerli dostlarım. Yolculuğumuz böyle bir yolculuk olsun diyorum. Dersi de hitame erdiriyorum. Burada üstat hoca efendi özellikle bu kavram üzerine yani cümlemiz neydi? Tevazuya niyet tevazuyu ifsat eder. Fesada uğratır. Tekebbüre niyet de tekebbürü izale eder. Bakın hoca efendi bize ne kadar çok açtı değil mi üstadım bu cümlesini? Ne kadar çok derinleştirdi. Ne kadar çok açtı. Tehlikelerine ne kadar çok değindi. Üstat mücmel bıraktı. Hoca efendi bize tafsil etti meseleyi. Evet. eee amellerin niyetinin, amellerin hayatının, amellerin ruhunun niyet ile olduğunu, niyetin iki yüzünün olduğunu, ameli yüzüyle ancak niyetin sahihliğinin ortaya çıktığını öğrenmiş olduk. Niyetlerimiz ne kadar sahih, ne kadar halis neyle ortaya çıkıyor? amelle ortaya çıkıyor. Dolayısıyla üstadımızın bu yaklaşımı bizim için çok hayati, çok önem arz ediyor. Üstat bir cümle daha söylemişti. Hatırlayın. Ferahaniyet onu uçurur. Gam ve kider niyet de onu tahfif eder demişti. feraha niyet yani sevince, rahata, huzura niyet onu uçurur. Yani bir insan işte aman mutlu olayım, aman mutlu olayım, aman mutlu olayım. Hoca şeyin üstadın bir örneği vardı. Bir insan böyle aman uyumam lazım, uyumam lazım, uyumam lazım deyince uykusu kaçıyor bir insanın. Bir insan aman mutlu olayım, aman mutlu olayım, aman mutlu olayım dediğinde mutlu olmuyor. Aman huzurlu olayım, aman huzurlu olayım diyerek huzurlu olmuyor bir insan. Aynı şekilde ne oluyor? O aman huzurlu olayım gayreti insanın huzurunu kaçırıyor. Aman mutlu olmalıyım, mutlu olmalıyım derdi insanı mutsuz ediyor. Onu uçurur diyor üstadımız. Gam ve kedere niyet de onu tahvif eder. Yani bir insan gamlı değil, kederli değil ama gamlı olmaya, kederli olmaya niyet ediyor. Bu aslında çok da gamlı, çok da kederli olmamış oluyor. Ve hakeza sen kıyas et diyor Bediüzzaman Hazretleri. Temel prensip ne? Amellerin hayatı niyetledir. Eee, niyet, amellerin hayatı niyetledir. Bir insan amellerin hayatının niyetle oluşunun o vicdani niyetini duyamamış da suni niyetlerin içerisine girmişse gerçek niyeti öldürmüş oluyor. Yani vicdani duyuşların önüne geçmiş oluyor. İki tane niyet oluyor. Vicdanın tavrı, bir de onun suni tavrı. Dolayısıyla ikcikli bir tavrın içerisine girmiş oluyor insan diyorum. Makaleleri kapatıyorum. Değerli dostlar, bugünkü dersimiz böyleydi. Dersimizin başlığı da böyleydi. Biraz mütevazı görüneyim. Durun ben biraz mütevazı görüneyim. Allah bizi böyle görünmelerden muhafaza buyursun. Evet, ders makaleleri kapattım. eee fedakarlar ekibine canı gönülden bir kere daha teşekkür ediyorum. Allah onlardan razı olsun. Varlıkları sebebi rahmet, vesileyi bereket. Anahtar kavramları okuyoruz beraberce. Şöyle demişiz. Anahtar kavramlar. En anahtar kavramımız bugün tevazu ve niyet kavramlarıydı. Sonra ona bağlı olarak uçbriya, gösteriş, kalbi öldüren manevi hastalık, vicdan, şuur, sunilik, fıtrilik, sadelik. Sunilik, fıtrilik, sadelik. Buna karşı da gösteriş, alayış, mübalaa diyebiliriz. İnsanlardan bir insan olmak, farklılık mülahazasına girmemek, varlığın bir parçası olmak. Niyetin nazari ve ameli yönü. Biz sizinle zaman zaman niyeti ihtiva eden dersler yapıyoruz. Çok önemli olduğu için bu bahis de ayrıca çok önemli. Yani niyetin bir ameli bir de nazari yüzünün olması meselesi. Kararlılık, izzet ve zillet, içselleştirme, fıtrata mal etme, fıtratının bir derinliği haline getirme. İhsan yolculuğu, Allah karşısında konumunu belirleme, varlık karşısında konumunu belirleme, kendi egosunu yemek, izzet ve tevazuyu cem etmek, zahidane yaşamak, tevazuya, tevazu ve niyet. Evet, anahtar cümlelerimizde şöyle değerli dostlarım. Hayret ve hasenatın hayatı niyeti nedir? Bu üstadımızın cümlesi hayret, hayrat yani hayırlı amellerimiz ve hassenatın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucbriya ve gösteriş iledir. Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi niyet bir cihette fıtri ahvalin ölümüdür. Niyet bir cihette fıtri ahvalin ölümüdür. Nasıl bir niyet fıtri ahvalin ölümü oluyor? Bunu anlamış olduk davranışlarımız itibariyla. Tevazuya nimet, tevazuya niyet onu ifsat eder. Tekebbüre niyet onu izale eder. Ferahın niyeti onu uçurur. Gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Niyet kalbin kastıdır. Niyet din içinde mütalaa edilirken onun ameli yönü de diyanet içerisinde mütalaa edilir. Niyet pratikle amelle değer kazanır. Tevazu bir haldir. Kibir de bir huydur. Samimi bir müminin en çarpıcı vasfı tevazudur. Tabilik esastır. Kalbimizin üzerine yazalım. Tabilik esastır. Kendin olma esastır. Evet. Bugün dualarımızı sevgili Aleyna başlatmış. Evvel olmuş sevgili Aleyna. Ona selam ediyorum. Sevgili Aleyna'ya şöyle demiş. aleyna. Benim güzeller güzeli Allah'ım tevazu kanatlarımızı yerlere kadar indirebilmeyi bizlere nasip eyle ve sadelik ve tevazu kahramanları eyle bizi. Aşkının denizinde boğulmak istiyoruz. İstirak halinde. İstirak halinde seni anarken unutmak istiyoruz kendimizi. Ne olur bize bu hali nasip eyle. sonsuz huzurunda kaybolmayı, mütelaşi olmayı, erimeyi ya Rabbi senin cemalinin nurları karşısında bize lütfeyle. Derya sensin. Derya sensin ya Rabbi. Senin kudretin, senin ilmin, senin rahmetinin deryası içerisinde bulunmak istiyoruz. İstirak halinde. Ne olur bizi bu nurunla sarıp sarmala. Karanlıklarımızı senin nurunla aydınlat. Kalbimizin en derinliklerini senin aşkınla aydınlat. Doldur ya Rabbi doldur. Marifet kaselerimizi, muhabbet denizlerimizi doldur ya Rabbi. Doldur. O taslar, o kovalar taşsın. Gösteriş, uc, riya, kibir gibi sevmediğin tüm helak edici virüslerin iğne ucu kadar bile mahiyetimizde yeri kalmasın. teveccüh ve alkıştan, alkıştan, parmakla gösterilmekten, teveccüh görmekten kaçan mütevazı insanlar olabilmeyi, iltifat beklentilerinden, övgü beklentilerinden arınabilmeyi, her türlü gizli riyadan, gizli şirkten uzak durabilmeyi, varlıktan bir parça, insanlardan da bir insan olabilme düşüncesiyle yaşayabilmek bize nasip eyle. Üstadımızın da dediği gibi hiç der kiçim fakat onun mevcudatını umumen isterim noktasına gelebilmeyi, bu ufka erişebilmeyi bize nasip eyle. Amin. Benim güzel çocuğum, sevgili Aleyna, sevgili Handan'ın eee duasını okuyacağız. Sevgili Handancığıma selam ediyorum güzel çocuğuma. Kıymetli Emine ablacığım, sizi tanıma şerefine annem vesilesiyle erişmiştim. Allah o annelerden razı olsun. O mübarek o güzel annelerden, evlatlarına, evlatlarına hüsnü misal olan, yol gösteren, evlatları için hayır hah olan, hayırlı dualar eden bütün annelerden Allah ebeden razı olsun. Benim için çok çabalardı. videolarınızı açar. Beni de yanına oturtmak için gayret ederdi. Ne güzel bir anne o anne. Allah ondan ebeden razı olsun. Ben ise o vakitler gafletin verdiği bir hal ile biraz sıkıntıyla karşılık biraz sıkıntıyla karşılık verirdim. Rabbim anneme ecrini kat ihsan eylesin. Ben de hakkını helal etmesini niyaz ederim. Epey yoruyordum onu o zamanlar. Sonra Cenabı Hak beni bambaşka menzillere sevk etti. Annemden uzak düştüm. Bugün o hasretle kavuşmayı bekler oldum. Burada nice kıymetli insanlarla tanışıp şu an sizin bu latif sohbet-i cananınıza koşa koşa gelebilme ufkuna eriştim. Her birinin yeri kalbimde apayrı olmakla beraber bana bu tohumu atan güzel annemin doğum günü olması vesilesiyle bunları yazıyorum. Sevgili Handan, adını da Handan olarak vermişler. Sen sadece tebessüm eden, gülen değil güldürensin de. Kalpleri güldürensin de güzel çocuğum. Anneciğinin en güzel doğum günü hediyesi sensin. Senin varlığın. Annem yalnızca beni büyüten değil, imanı, metaneti ve sabrıyla beni yoğuran bir kadındır. Çetin fırtınalar karşısında sarsılmadığı gibi beni de kanatları altına alarak hakiki bir hakikati hiç çarpıtmadan büyüttü. Sizinle tanışmama da annem vesile olduğu için eğer ricamı kabul buyurursanız bugün ona vereceğim en güzel doğum günü hediyesi sizin hayır duanız olsun." demiş Handan. Çok etkiledi beni sevgili Handan mektubun. O anne ne güzel bir anne ki senin gibi bir evlat yetiştirmiş sevgili Han. O anne ne güzel bir anne. Onun en büyük hediyesi sensin. Ona vereceğin en büyük hediye senin istikametin. Güzel çocuğum benim. Senin selametin, senin hizmetin. Ona verebileceğin en güzel bir hediye. Sen gülen değil güldürensin de. Hoca efendinin soyadı gülendi ya. Sevgili Hendem, o kalpleri güldürendi. Kalpleri güldürendi. Sen de öyle oldu inşallah benim güzel çocuğum. Sevgili Eda Kara Yiğit'in duasını okuyacağız şimdi. Earımızdan bir Eda. Varlığımın özündeki en iyi senin varlığına bir ayine eylere ya Rab. Ya Rab ya Rab beni bana bırakma. Nefsime bir anda dahi emanet etme. Ne çokmuş tehlikeleri nefsin. Ne büyükmüş oyunları. Beni benlikten, enaniyetimin girdabından kurtar ya Rab. Haddini bilmeyen bir ben olmaktan, hududunu bilen bir abd olmaya yükselt beni. Enemi sana secde ettir ki benliğim faneliğe erişsin. Senin marifetinle dirilsin. Enem bana senin rahmetini gösteren bir pencere olsun. Kapalı bir put olmasın. Ben dedikçe seni unutmaktan sana sığınırım. Sen dedikçe kendimi putlaştırmaktan beni muhafaza eyle. Enem terbiye edilsin ki aczime, fakrıma, kusuruma, naksıma ayna olsun. Bu ayna senin kudretini, kemalini, cemalini seyrettirsin. Sadece bana değil, benim ayinemde insanlığa da seyrettirsin. Beni temsil keyfiyetine büründürsün. Rızana muhtacım ya Rabbi. Rızana muhtaç olarak yaşamak istiyorum. Amin. Elfi alfi amin. Elfi alfi amin. Sevgili Goncagül Yunus Emre'nin mısralarını hatırlatmış. Bir avuç toprak biraz da suyum ben. Neyimle övüneyim işte buyum ben. Allah'ım bizleri senin yolunda dolu başaklar gibi eyle. Dolu başaklar ağırlıklarıyla başlarını öne doğru eğerler. Biz de dolu başaklar gibi olalım da tevazu ve mağfiyetle, tevazu ve mağfiyetle senin karşında, senin kudretin, senin rahmetin karşısında iki büklüm olarak yaşayalım ya Rabbi. Elfi elfi amin. Elfi elfi amin. Evet, sevgili Nun kardeşimizin duası, sevgili Nahit kardeşimizin şöyle demiş. Allah'ım niyetlerimizi pratiğe dökme noktasında ayaklarımıza senin muradında sabiti kadem eyle demiş. Niyetlerimizi pratiğe dökme noktasında Allah'ım niyetlerimizin hulusunu ancak pratikle görebiliyoruz. Niyetlerimizde ne kadar sahih, ne kadar sağlam, ne kadar muhkem durduğumuzu ancak amellerimizle ortaya koyabiliyoruz. Getlerimize hulus ver. Amellerimize azmü cezmü kast ver, istikamet ver. Ya Rabbi bizi marifette derinleştir. Duptur eyle bizi. Helmin mezit yolcuları eyle. Doyma bilmeyen marifet kahramanları eyle bizi Rabbimiz. Amin. Elfi elfi amin. Elfi elfi amin. Evet. E değerli dostlarım sevgili Zeynep Nevracamın şiirini bekliyorum. Sevgili Mustafa Hamza'nın duası geldi. Şöyle demiş: "Ey dost, ben de sevgili Mustafa Hamza'ya öyle seslenmek istiyorum. Ey dost Mustafa Hamza! Rabbim bizleri niyetleri mevzunda muhlislerden eylesin. Eylesin ki Masivanın gönlümüzde en ufak bir mekanı bile kalmasın. Olamaz. Amin. Amin. Sevgili Mustafa Hamza. Amin. Elfa elfe. Amin. Elfa elfe. Amin. Sevgili Zeynep Nevracamın şiirini okuyacağız şimdi. Sevgili Betül Muhlciğimin şiirini bekliyorum. O da geldi. Çok şükür. Sevgili şair Senacığımın şiirini de bekliyorum. O henüz gelmedi. Evet. Ne güzel aramızda şairlerin oluşu. Hamdü sanalar olsun. Sevgili Zeynep Nevracığım şöyle demiş. Görsem seni göremedikçe neye yarar? Varayım çölleri sığdırdığın gözlerimi perdelere sarayım. Görülsem senden olmadıkça neye yarar varayım o çölde bir kum tanesi olayım. Çok güzel değil mi? Baştan alıyorum. Görsem seni göremedikçe neye yarar? Varayım çölleri sığdırdığın gözlerimi perdelere sarayım. Görülsem senden olmadıkça neye yarar? Varayım o çölde bir kum tanesi olayım. Ey aşk senden değil hiçbir güzellik var. Git yoluna. Eller hala yahşi, sen hala yaman. Suret mi ararsın yoksa hakikat midir dileğin? Benlik dağına aşmadan bulunmaz cemal. El aman. El aman. El aman. Çok güzel olmuş benim güzel çocuğum. Benlik dağını aşmadan bulunmaz Cemal. Benlik dağını aşmadan bulunmaz Cemal. Şimdi pek sevgili güzel çocuğum Betül Muhlisen'in şiirini okuyacağız. Şöyle demiş. Sonra ey salik kendine suni miyim fıtri miyim diye mütevazı görüneyim deme. Farklılık mülahazasına dai girme. Kibirle değil tevazuyla koç koş. Ucb ile riyadan sığın tevazuyla koş. Birbirine değil rabbine görünmek. Birilerine değil rabbine görünmek için koş. Azmü cezmü kast ile koş. Son nefesine kadar rıza-ı ilahiye koş. Evet. Çok çok güzel. Son nefisimize kadar Allah bizi rıza-ı ilahiye koştursun. Kibirle değil tevazuyla koş. Uç ve riyadan sığın tevazuyla koş. Birilerine değil rabbine görünmek için koş. Azmu, cezmü kast ile koş. Son nefesine kadar rıza-ı ilahiye koş. Evet. Pek sevgili Fatma Nur'umuzun duası gelmiş. Pek sevgili Fatma Nur'umuz değerli dostlarım bizim ders saatimizde laboratuvarda oluyor. Doktora yapıyor sevgili Fatma Nurumuz. Moleküller üzerine çalışıyor. Allah ona kolaylıklar versin. Allah ona perdeler aralasın. Hakikatin perdelerini. Ona ve bilimle uğraşan bütün kardeşlerimize hakikatin perdelerini kaldırsın. Cenabı Hak sırlara açsın onları. Sevgili Fatma Nurumuz laboratuvardan gönderiyor o yüzden dualarını şöyle demiş. Ya Rabbi ne olur bizleri ucp girdabından, kibir fırtınalarından muhafaza buyur. Tevazuyu fıtratımızın bir derinliği haline getir. Yani ki varlığı kendinde var sandığın her şeyi ancak senin senin seninle kaim bir seninle seninle kaim bir memlük olduğunu şuuruyla yaşat. Bu da bizim en büyük iftiharımız olsun. Cümleyi düzelterek tekrar okuyorum. Yani ki varlığı ve kendinde var sandığı her şeyi ancak seninle kain bir memlük olduğunun şuuruyla yaşat. Amin. Elf alfu amin. Evet. Eee, "Gur fırtınaları, ucp girdapları diyor hoca efendi. Gurur fırtınaları, ucp girdapları. Uç girdapları kibir fırtınalarından Cenabı Hak bizi muhafaza buyursun. Uç girdap bakın içe doğru. Ama gurur, kibir onlar fırtına estiriyor dışa doğru. İşte Cenabı Hak bizi onlardan muhafaza buyursun. tevazuyu fıtratımızın bir derinliği haline getirebilmeyi hepimize nasip eylesin. Görünme duygusuyla yaşatmasın Cenabı Hak bizi. Eğer görünme duygumuz varsa ki olsun ama Rabbimize görünme duygumuz olsun. Her an onu görüyormuş gibi yaşama duygusu. İhsan biliyorsunuz o bizi görüyor olarak yaşama duygusu. Dolayısıyla aslında çok önemli bir duygu görünme duygusu. Ama o bizi görüyor olsun. Başkalarına kendimizi beğendirme çabamız olmasın. Sevgili pek sevgili Alper hanımcığım hepinize yetecek güller göndermiş. Ona selam ediyoruz. Sevgili, sevgili Feyzacamın feyizli şiiri gelmiş. Şimdi onu okuyalım. Şimdi baksam kalbimin aynasını akseden hayali devler var mı? Kim reddedebilir? Kim var diyebilir? Bir baba, yiğit var mı? Ya hayyu kayyum. En dur amellerimde bile gölgelenmiş hislerin endişesiyle iki büklüm inleyen sadıkların arasına kat tüm kardeşlerimizi kendine aşık ettiğin hasların ikliminde büsbütün unuttur kendimizi. Ne kadar güzel olmuş. Kendini aşık ettiğin derken kendi rabbimize sesleniyor sevgili Feyzacığım. Rabbimizin kendine aşık ettiği hasların ikliminde büsbütün unuttur ya Rab kendimizi. O kadar önemli ki hoca efendi dedi ya bundan Allah'a sığınmak çok önemli. Marifet yolculuğu çok önemli. İşte o marifet yolculuğunda Allah'ın kendini aşık ettiği hasların arasında bulunmak bize de kendimizi unutma vesilesi oluyor. Baksam kalbimin aynasına aksaden hayali devler, hayali devler var mıdır? Kim reddedebilir? Kim var diyebilir. Bir baba yiğit var mı? Ya hayyu ya kayyum. En duru amellerimde bile gölgelenmiş hislerin endişesiyle iki büklüm inleyen sadıkların arasına kat tüm kardeşlerimizi. Amin. Amin. Amin ya Rabbi. Evet sevgili Nur Sena'ın Nur Senalarımız da çok hamdü senalar olsun. Alıcı Nur senamızın duası. Allah'ım bizleri hep tevazu kanatlarıyla dolaştır. Tevazu koylarında dolaştır. Ne olur niyetlerimizde devamlı kıl. Sabiti kadem eyle. Niyetlerimize hulus ver. Peygamber efendimize ümmet, üstadımıza şakir, hocamıza, şakirt, hocamıza talebe eyle. Bizleri onlara sevdirdiğin gibi onları da bizlere sevdir. Onları bize sevdirdiğin gibi bizleri de onlara sevdir. Onların dualarına denk insanlar, onların dualarına dek ihsanlar eyle bize. Bize bizim ellerimizi de onların ellerinin altına koyarak onların talep ettiği şeylerle bizi sarfi kıl. Bizi ümitlerini, umutlarını yaşarten salihlerden eyle. Ve ne olur ey Rabbi Rahimimiz senin rıza ufkuna tevazula ulaştır hepimizi. Bu aciz bendelerini. Evet. Şimdi pek sevgili pek sevgili Edacığımın duasını okuyacağız. Ey merhametliler, merhametlisi Rabbimiz bizleri marifette öyle bir derinleştir ki seni hakiki manada tanıyabilmelim ve tadınca da tanıyınca da tevazu da derinleşelim. Tıpkı sahabe efendilerimiz gibi. Ya Rabbi vesveselerle başa kalıp eee hafta boğulmaktan korkuyorum. Reca ufkunda, dengesizleşip hayal aleminde yaşamaktan da korkuyorum. Hadsiz, kendini beğenmiş, egoist insanlardan yazma bize. Ne olur ya Latif. Kelimelerim kifayetsiz. Konuşturan sensin, işlettiren sensin. Yaptıran da sen. Ne olur tut ellerimizden. Tut ki edemeyiz sensiz. Amin. Ya Rabbi bize hav rica dengesi nasip etsin Cenabı Hak aynı zamanda da tevazuyla izzeti cem edebilme makamına eriştirsin Rabbimiz hepimizi. Evet değerli dostlarım bugünkü dersimiz böyleydi. Eee, sevgili Sedacamın da gelmedi duası ama bugünkü dualarımız da böyleydi diyorum. Bugünkü şiirlerimiz de böyleydi. Bugünkü tazarrularımız, bugünkü niyazlarımız böyleydi. Hakkınızı helal edesiniz. Görüşmek ümidiyle hoşça kalın. Allah'a emanet olun.

EMİNE EROĞLU İLE MESNEVÎ-İ NURİYE OKUMALARI - 229: OLMAK YA DA GÖRÜNMEK

Channel: Emine Eroğlu

Convert Another Video

Share transcript:

Want to generate another YouTube transcript?

Enter a YouTube URL below to generate a new transcript.