YouTube to Text Converter

Transcript of EMİNE EROĞLU İLE MESNEVÎ-İ NURİYE OKUMALARI - 225: MUCİZELERİ SIRADANLAŞTIRMAK

Video Transcript:

Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü ala seyyidina ve senedina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmain. Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullah. Elf alfi salatin vef alfi selamin aleyke ya habiballah. Değerli dostlarım hepinizi muhabbetle selamlıyorum. Hazirunu muhabbetle selamlıyorum. Gip onu da hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Bereketli bir ders olsun diye ümit ediyorum. Yeni bir Mesnevi-i Nuriye okumaları dersinde beraberiz. Bugün alışkanlıklarımızın perdesi başlığı altında bir ders yapacağız ve ülfet ve ünsiyetin aslında hayretimizi, hayranlığımızı ne kadar çok perdelediğini konuşacağız. Üstadımızın en çok ele aldığı meselelerden bir tanesi bu. Üstat gözümüzü hakka hakikate açmak istiyor. Bir makam olarak, en yüksek makam olarak varlık karşısında hayret ve hayranlık, esma-ı ilahiye karşısında hayret ve hayranlık, hayret secdeleriyle Rabbimize yönelmemizi istiyor üstadımız. Ama ülfet ve ünsiyet buna perde oluyor. Üstat da ülfet ve ünsiyeti aradan çıkarabilmek için, o hayret ve hayranlığa yol bulabilmek için ne yapmamız gerektiğine dair bize dersler veriyor. Zaman zaman bu bahsin içerisine yeniden ve yeniden dönüyor. Aslında bütün bir Risale-i Nur'a baktığınız zaman hoca efendi darmadağın ediyor diyor Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurlarla ülfeti ve ünsiyeti yani alışkanlıklarımızın körlüğünü sıradanlık sıradan olarak görmenin körlüğünü darmadağın ediyor Bediüzzaman Hazretleri ve gözümüzü hakikate açıyor. Şimdi biz bugün itibariyla iki ilem okuyacağız ve ikisi de buna dair. Yani ülfet ve ünsiyete dair. Çok özür dileyerek ben şarjımı takıyorum hemen tekrar özür dileyerek. Şöyle diyor üstadımız. Şöyle diyor. Diyor ki ilam eyyuhal aziz. Ne diyoruz biz de bu hitap karşısında? Efendim üstadım diyoruz. Kalbimizin kulağını üstadımıza veriyoruz. Üstadımız bize şöyle sesleniyor. İnsanları fikren dalalete atan sebeplerden birisi ülfet-i ilim telaki etmeleridir. Diyor. Şimdi bakın, eee, bizi insanı fikren delalete atan sebeplerden bir tanesi. Şimdi demek ki delaletin çeşitleri var. Dalalet, eee, sırat-ı müstakimden sapmanın karşılığı. Dalaletin çeşitleri var ve onlardan bir tanesi de fikri dalalet. Yani fikirlerimizin istikametten sapması, fikirlerimizin sırat-ı müstakimden uzaklaşması. Buna fikri dalalet diyoruz. İşte insanı böyle bir fikri dalalete atan bir sebep söylüyor üstat. Ülfeti ilim telaki etmek diyor. Ülfeti ilim telaki etmek. Çok önemli bir sebep bu. Ve şöyle devam ediyor. Yani meluhları yani ülfet ettiğimiz yani alışkanlık kazandığımız şeyleri kendilerince malum bilirler. Şimdi bakın eee bir şeye böyle alışkanlık kazanmışsak düşünün çocukluğumuzdan itibaren bir atmosferin içerisinde bir aile atmosferinin içerisinde bir ortamda neşet ediyoruz ve birtım alışkanlıklar kazanıyoruz. Diyelim ki yemek yiyoruz, havayı teneffüs ediyoruz. Şimdi bunlar bizim hep ülfet ettiğimiz şeyler ya. İnsan en çok ülfet ettiği şeye karşı körleşiyor biliyorsunuz. Ve bir süre sonra biz bunları görmemeye başlıyoruz. Konuşuyoruz mesela havayı soluyoruz. Ne kadar olağanüstü şeyler bunlar değil mi? Görüyoruz, işitiyoruz. Birbirimizle iletişim kurabiliyoruz kelimeler vasıtasıyla. Kalbimiz var ve hissediyoruz, üzülüyoruz, kederleniyoruz. Şimdi bütün bir süre sonra insan bunları görmemeye başlıyor. Alışkanlık oluyor onun için. Ve işte o ülfet ettiği şeyleri, fikri dalaletin sebebi bu. O alışkanlık kazandığı şeyleri hep malum kategorisinde yani bilgisi kategorisinde ele alıyor. Malum kategorisinde yani sanki ona ilişkin bir ilmi varmış gibi davranmaya başlıyor. Onu ben biliyorum. Hep öyle bir tavır vardır ya bu imani hakikatlerde, Risale-i Nurlarda, Hoca efendinin pırlantılarında da ortaya çıkan bir şeydir. Mesela bir çocuk, bir genç eee hele neşet ettiği iklim, hizmet atmosferi ise diyelim ki Risale-i Nurların okunduğu bir yerdeyse hep şöyle bakar. Ben onu biliyorum diye bakar. Pırlantıları bir kere okuduysa, "A ben onları okudum" diye bakar. onu malum kategorisinde ele alır. Varlık karşısındaki duruşumuz da böyle. Onu malum kategorisinde ele alıyor. Niye? Çünkü onunla ülfet ediyor. Çünkü onunla ünsiyet ediyor. Çünkü ona bir alışkanlık kazanıyor. Düşünün bir evde yaşıyorsunuz. Rafınızda Risale-i Nurlar var. İnsanlar etrafınızda Risale-i Nurlar okuyor. Böyle olunca o hemen sizin için malum kategorisine gidiyor. Ama benim benim bildiğim bir şey oluyor. Ve ona karşı heyecan duymaz, hasret duymaz, iştiyak duymaz hale geliyor insan. Hatta ülfet dolayısıyla adiyata teemmül edip ehemmiyet vermezler. Şimdi ne yapmazlar? Ülfet ettikleri için adiyat üzerinde adiyat dediğimiz şey ne? Cenabı Hakk'ın bize mesela sürekli nefes alıyoruz ya bu bizim için bir adiyat değil mi? Sürekli nefes alıyoruz. Adiyat dediğimiz şey sıradanlaşan bizim için sıradanlaşan şeylere adiyat diyoruz. Şimdi sürekli nefes alıyoruz ya bizim için adiyat oluyor. Sürekli yemek yiyoruz ya adiyat oluyor. Sürekli konuşuyoruz ya adiyat oluyor. Şimdi onlar ne yapmazlar? Ülfet dolayısıyla adiyat üzerinde teemmül etmezler. Adidiyatın o sıradan kendileri için sıradanlaşan şeylerin teemmül önüyle arkasıyla sebep sonuç ilişkileri içerisinde düşünmek demek. Yani derinlikli olarak düşünmek. Ne yapmaz? Mesela yemek yer. Yemek yerken mesela yutkunursunuz. O yutkunmanın o ağza bir lokma aldığınızda enzimlerin salgılanışı, mideye sinyal gönderişi, midenin hazırlanışı, onun o sindirim sistemi içerisinde geçirdiği evreler, bunların hiçbiri hakkında düşünme ihtiyacı hissetmez. Niye? Çünkü yemek yemek onun için adiyat olmuştur. ehemmiyet vermez, teemmül etmez onun üzerinde. Şimdi bunlarda teemmül etmesi gereken yani sebep sonuç ilişkileri içerisinde düşünmesi gerekenler sadece meselenin uzmanları değil ki. Hepimiz, hepimiz nasıl görüyoruz, nasıl işitiyoruz, nasıl yemek yiyoruz, nasıl sindiriyoruz, nasıl nefes alıyoruz, kan dolaşımı nasıl cereyan ediyor, hücrenin yapısında neler var? Şimdi bunlar aslında hepimizi ilgilendiren şeyler ama biz şöyle bakıyoruz meseleye. Bunlar sanki ehli ihtisası ilgilendiren şeyler. Bize bakan veçesiyle de sıradanlaşmış şeyler. Üzerinde düşünmeye ihtiyaç hissetmediğimiz şeyler. Yani birisi bize sorsa insan vücudunun içerisinde dalak nerededir? Hani gösterebilir miyiz acaba? Göstereb gösteremez miyiz onu? İşte beynin içerisinde, beynin içerisinde hafıza merkezi işte nerededir dese birisi mesela bize. E bilmiyorum hani bunun üzerinde ne kadar düşünmüşüzdür. işte görme sistemi nasıl çalışır dese birisi bize. Bunlar aslında çok basit sorular olması gereken sorular ama eee sanki böyle ehli ihtisasını bilip de bizim bilmeye ihtiyaç hissetmediğimiz, alışkanlık kazandığımız için bizim için adiyat kategorisine, sıradanlık kategorisine inmiş olan şeyler ehemmiyet vermezler ve üzerinde temmül etmezler diyor Bediüzzaman Hazretleri. Halbuki halbuki ülfetlerinden dolayı malum zannettikleri o adi şeyler birer harika birer mucize-i kudrettir. Ne güzel değil mi? Biz onları adiyat zannediyoruz. Adiyat bakın sıradanlık ya. Adi kelimesi Türkçeye nasıl girmiş farkındasınız değil mi? Düşük olarak girmiş. Adi değersiz düşük. Oysa adi sıradan manasına gelen bir kelime. İşte sıradanlaştırdığımız için aynı zamanda değersizleştiriyoruz da ve malum zannediyoruz. Yani biliyoruz nefes almayı biliyoruz. Risale-i Nurları biliyoruz. Pırlantıları biliyoruz. Bir sohbet halkası var biliyoruz. Kainat kitabı var. İşte yağmur yağıyor biliyoruz. Güneş doğuyor. Niye? Sıradan her gün doğuyor. Biliyoruz nazarıyla bakıyoruz. Oysa üstadımız diyor ki, "Siz sıradanlaştırdığınız için size adi görünen, sıradan görünen, size değersiz görünen o şeylerin hepsi birer harika ve hepsi birer kudret mucizesi. Öyle oldukları halde ülfet saikasıyla onları teemmüle dikkate almıyorlar" diyor üstat. Ne yazık değil mi? ayeti kerime var biliyorsunuz Yusuf Yusuf suresinde Allah diyor ki onlar Allah'ın ayetlerinin yanından geçer başlarınız çevirmeden geçer giderler diyor Cenabı Hak öyle oluyor yani. Bakma ihtiyacı bile hissetmiyorsunuz. Dışarıya çıkıyorsunuz başınızı gökyüzüne kaldırmıyorsunuz. Üzerinize yağmur damlaları iniyor onların üzerinde düşünmüyorsunuz. Düşünmüyorsunuz derken sizi tenzih ederim. Düşünülmüyor. Düşünmüyoruz. Ve ne oluyor? İşte o sıradanlık işte yürüyoruz da yer çekimi üzerinden ne kadar düşünüyoruz? Yerin üzerinde yürüyüp gitmenin nasıl bir mucize olduğunu ne kadar düşünebiliyoruz? Bunun hakkında ne kadar teemmül ediyoruz? Biz bunları hep adiyat kategorisinde değerlendiriyoruz. Ama üstat diyor ki bakın cümle çok önemli. ülfetlerinden dolayı malum zannettikleri o adi şeyler birer harika, birer kudret mucizesi oldukları halde onlar ülfet saykasıyla onları teammüle dikkate almıyorlar diyor Bediüzzaman Hazretleri. Ne büyük bir hastalık değil mi? Ne büyük bir hastalık. Ne Allah belası bir hastalık. Ülfet hastalığı. ta onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyaleye iman-ı nazar edebilsinler. Eğer azıcık dikkat etsek, azıcık teemmül etsek ne yapacağız? Ülfet saikasıyla teemmüle yanaşmıyoruz ama yanaşsak yani teemmül etsek sebep sonuç ilişkileri içerisinde düşünsek derinlemesine baksak dikkate alsak onların perde arkasında akıp giden tecellileri tecelliyat-ı seyyale diyor bunazaman hazretleri. Seyyal akışkan manasında akıp giden o tecllileri görecekler. onlara iman-ı nazar edecekler. Yani onlara odaklanacak, onları görebilir hale gelecekler. Azıcık dikkatle baksalar ne tecelliler var onların arkasında ne tecelliler var. O bizim adi zannettiğimiz ama her biri bir kudret mucizesi olan, her biri her biri bir mucize olan o hadiseler karşısında, o harkuladelikler karşısında öyle zannediyorum ki hepimiz hayret ve hayranlık secdeleri yapma ihtiyacı hissedeceğiz. Üstat ne diyor? Onlardaki akıp giden tecallileri görecekler. Tecelli artı seyyale diyor Bediüzzaman Hazretleri. Çünkü bir tane tecelli yok. O suyun üzerinde parlayıp sönen yaka biliyorsunuz değil mi? Tecaliler de öyle bizde görünüyor kayboluyor. Görünüyor ve kayboluyor tecaliler. Dolayısıyla o tecliyat-ı seyyaleyi görecekler. Onlara iman-ı nazar etmek, onlara odaklanmak, dikkatle bakmak demek. Ve bunu yapabilseler keşke. Bunların meseli yani bunu böyle adiyata dönüştürenlerin, hayretten kopanların, hayranlıktan kopanların, alışkanlıklarının kurbanı olanların sıradan mucizeleri mahkum edenlerin misalini veriyor Bediüzzaman Hazretleri. O misal şu: Bir denizin kenarında duruyorsunuz. Denizin içerisinde binlerce çeşit hayvan cinsi var. bitki cinsi var ama siz hiçbirine bakmıyorsunuz. Yalnız rüzgarla husule gelen dalgalara bakıyorsunuz. Şimdi bu zahirperestliği anlatıyor. Bakın üstat denizin içinde denizin içinde binlerce çeşit tür var. Öyle değil mi? Balıklar var, bitkiler var. Denizin içerisinde yaşam formları var. Onların hiçbirine bakmıyorsunuz. Rüzgarla husule gelen dalgalara bakıyorsunuz. Sadece denize bakarken ne çok anlatıyor değil mi üstadın örneği halimizi? Zahir perestlik. Görünene takılıyoruz. Arkasına inmiyoruz içine dalmıyoruz. İşte e o dalgalara bakıyor. Bir de şems'in şuatından peydana peyd peyda olan parıltısına dikkat ediyor. Yani denizin üzerindeki güneşin parıltılarını, dalgaları görüyor ama içine hiç bakmıyor. Malikül bihar olan, Allah'ın azametine delil getiren adamın misali gibidir. Şimdi bakıyor denizin içine hiç bakmıyor. Sadece denizin yüzeyine bakıyor. Ama Allah'ın malikül bihar yani denizlerin maliki oluşuna delil getirmeye çalışıyor. getirdiği delille dalgalar, getirdiği delille denizin üzerindeki parıltılar, güneşin parıltıları ama denizin içindeki deliller, denizin batınındaki deliller, denizin derinliklerindeki esmalar, denizin derinliklerindeki o tecelliyat-ı seyyale, onlar ne olacak? Onun gibi diyor Bediüzzaman Hazretleri. Ne yazık değil mi? Ülfetin kurbanı olmak ne yazık. Ülfetin perdesine takılmak. Her şeyi sıradanlaştırmak, görmez hale gelmek. Bu sıradanlaştırmanın yaşadığımız dönemde en büyük delillerinden bir tanesi de insanların ekran mahkumiyeti. Oradan başını kaldırmıyor ki insanlar gökyüzüne baksın, manzaraya baksın. Durağan geliyor insanlara manzaralar. Oradan seyretmek istiyor. Ekrandan görmek istiyor. Bir perde. O da bir perde. Bakın ekranda bir ülfet perdesi. Öyle ağır bir ülfet perdesi ki o kadar katı, o kadar koyu bir ülfet perdesi ki ondan başını kaldırıp da insanlar ne gökyüzüne, ne yıldızlara, ne aya efendim ne bahara, ne yaza mevsimler gelip geçiyor. Ay bir sürü şekil değiştiriyor. Sorsam kaç kişi kaç kişi ayın şu an hangi halde olduğunu? Eksilen mi yoksa artan bir hilal mi? Ayın kaçındayız? Ay şu an hangi durumda? Rebuli evvel ayına ne kadar mesafe kaldı? Rebuli evvel ayı efendimizin viladetinin ayı. Kutlu doğum ayı. Kaç gün kaldı? Merak içerisinde, hayranlık içerisinde ay ne zaman efendimizin doğuşunu haber verecek? Bunun hayreti ve hayranlığı içerisinde ayın hangi halde olduğunu kaç kişi bilebilir bilemiyorum. Öyle bir ünsiye ülfet perdesi, öyle bir kalınlaşmış ülfet perdesi nazarlarımızı hayretten ve hayranlıktan alıkoyuyor. Şimdi ikinci ilem bu bahsin devamı yine ülfeti işleyecek burada Bediüzzaman Hazretleri. Burada iki kelime kullanıyoruz farkındaysanız. Alışkanlık ve sıradanlaştırma anlamında. Biri ülfet biri de ünsiyet. Bunlar hep beraber de kullanılır. Hoca efendinin de en çok işlediği konulardan bir tanesidir ülfet ve ünsiyet. Çünkü hizmette de ülfet ve ünsiyet oluyor. Biliyorsunuz hizmet eden insanlar ilk günkü heyecanlarını koruyamıyorlar. Onlar için de hizmet sıradanlaşmaya başlıyor. Sohbet cananlar sıradanlaşıyor. İstişareler sıradanlaşıyor. Yapılan işler sıradanlaşıyor. Orada da ne var? Yine ülfet ve ünsiyet var. Dolayısıyla hoca efendinin de en çok işlediği konulardan bir tanesi. Üstadımız daha çok varlık karşısındaki ülfet ve ünsiyetimizi, hoca efendi de daha çok hizmet karşısındaki ülfet ve ünsiyetimizi konu ediyor, mevzu edip gündeme getiriyor. Bir tane daha ülfet ve ünsiyet bahsimiz var. O da şöyle. Üstadımız yine sesleniyor. İlham eyyuhal aziz. Biz efendim üstadım deyip kalbimizin kulağını bir kere daha üstadımıza veriyoruz. şöyle diyor: "Aralarında münasebet, muamele hatta mükeme bulunan iki şeyin birbirine müteşabih." Eee, çok özür diliyorum değerli dostlarım. Bir tane ilam atladım. Tek, tekrar özür diliyorum. Bugün bol özür dileme günüm. Hakkınızı helal edin. İl meyyuhel aziz. Düzeltiyorum. İnsanların arza ait malumat ve müselamat-ı bedihiyatları ülfete mebnidir. Şimdi yine ülfet bakın burada da konu insanların arıza yani yeryüzüne, dünyaya ait. Burası bizim evimiz ya. Dünya bizim evimiz. Dolayısıyla hemen ülfet oluyor. İşte ağaçlar ülfet. Gökyüzü, gökyüzü bizim için bir çatı ülfet. Çimenler yeryüzü sarayımızın halıları. Ülfet. Hepsi ülfete kurban ediyor. Arza ait insanların malumat ve müsellemat-ı bedihiyeleri. Yani apaçık oldukları için üzerine üzerinde düşünme ihtiyacı hissetmedikleri şeyler. Apaçık yani düşünün gökyüzüne bakıyorsunuz, toprağa bakıyorsunuz işte toprağın üstünde yürüyorsunuz. Çimenler büyüyor, çiçekler açıyor. Ne oluyor? Bütün bunlar aslında müsellemat-ı bedihiya. Yani apaçık olduğu için üzerinde düşünme ihtiyacı hissetmiyorsunuz. İnsanların diyor üstat işte böyle arza ilişkin, dünyaya ilişkin malum hatları hep ülfete mebnidir. Ülfete bina edilmiştir. Hatta biliyorsunuz bu sebep sonuç ilişkileri içerisinde insanların şu şundandır deyip onu da ülfete mahkum ediyorlar. Yani sebep sonuç ilişkileri içerisinde düşünürken de işte ne oldu? Hidrojenle oksijen birleşti, su oldu. Bu hayrete mani mi? Söyler misiniz? Hayrete mani mi? Tam tersine bu insanda hayret ve hayranlık duygusu uyandırmalı. Değil mi? Bakın üstat ne diyor. Onların diyor malumatları da e ülfete mebni. Bir şeyin böyle sebebini bulduk mu tamam onu hemen ülfetle perdeliyoruz. Tamam. Yani oksijen hidrojen birleşti su oldu. Ya bu ne büyük bir mucize. Ne büyük bir mucize. Bir şeyin sebebini bilmek. Evet. Dünyanın üzerinde yürüyebiliyoruz. Çünkü yer çekimi kuralı var. Dünya güneşin etrafında dönüyor. Çünkü kuvve-i cazibe var. Bir de kuvve-i dafia var. Tamam da yani bunların her biri ayrı ayrı mucize. Bunları böyle bu bunu bildik. Tamam paketledik koyduk. Ülfetin dolabına paketledik koyduk. Ülfet buzdolabına. Niye? Sebebini bildik diye. Şimdi bu bu da ülfete mebni diyor üstadımız. Ülfet ise cehli mürekkep üstüne serilmiş bir perdedir. İfadenin güzelliğine bakın. Ülfet ceh-li mürekkep üzerine serilmiş bir perdedir. Cehli mürekkep neydi? Hatırlayın. Kendini biliyor zanneden cahil. Cahil bilmiyor. Bilmiyor değil mi? bilmiyor ama bilmediğini biliyor cahil. Bilmediğini bilmeyenler var. Bu katmerli ama burada bir de mürekkep diyor. Yani çok katmanlı, çok boğutlu. Nedir o? Kendini biliyorum zanneden cahil. Bilmediğini bilmeyen cahil. biliyorum zannediyor. Çünkü bir sebebe bağlıyor ya onu. Şununla şu birleşirse, şuyla şu terkip yaparsa, işte o gazlar şöyle olursa, toprakta böyle olursa şöyle bir mayalanma olursa, şöyle bir terkib olursa. Şimdi böyle bunları bilmek demek eğer bizi ülfete ittiriyorsa o nedir aslında? Cehli mürekkeptir. Yani ben dedim ya hani gözün yapısı hakkında düşünmüyoruz. Gözün yapısı hakkında düşündüm. Nasıl göreceğime ilişkin bir sistematiği öğrendim. İşte böyle düşünüyoruz, böyle görüyoruz dedim ve onu rafa kaldırdıysam buna ne diyoruz biz? Cehli mürekkep. Biliyoruz zannediyoruz. Gerçek bilginin bizi ulaştırması gereken netice ne? Marifet. Gerçek bilgi bizi marifete ve muhabbete ulaştırmıyorsa o zaman o bilgi bizde cehil olarak kalıyor. Üstelik de mürekkep cehil olarak kalıyor. Bildiğimizi zannediyoruz ama aslında bilmiyoruz. Bilgenin ölçüsü ne? O marifete dönüşecek. O muhabbete dönüşecek. O hayrete dönüşecek. O hayranlığa dönüşecek. Ve biz o elde ettiğimiz o bilgiyle hayret secdelerine koşacağız. hayranlık secdelerine koşacağız. O zaman bildiğimiz tezahür edecek. Bilginin bir tezahürü olması lazım, değil mi? Bilginin amele dönüşmesi lazım. Bilginin hayrete, hayranlığa dönüşmesi lazım. Dolayısıyla ülfet nedir aslında? Celli mürekkep üzerine serilmiş bir perdedir. Ülfete mebni sıradanlaştırıyoruz. Neyle sıradanlaştırıyoruz? Bilgiyle bile sıradanlaştırıyoruz. Onu nasıl olduğunu biliyor olmakla sıradanlaştırıyoruz. Bir doktor arkadaş anlattı. İnsanlar diyor ilk Risale-i Nur derslerine katıldığında şöyle bir duygu yaşamış. İnsanlar eee risale okurken böyle hayret ve hayranlık duyduklarında o da onlara hayret ediyormuş. Yani nasıl yani böyle işte o aa işte gökyüzü şöyle, yeryüzü böyle işte insanın mahiyeti böyle mesela insanın büyüme katsayıları formüle edilebilmiş biliyor musunuz? Yani insan bedeni hangi formülle büyüyor? İnsan bedeni eee bir çocuğun yetişkin olasıya kadar kaç kat olarak büyüyor ve hangi formülle büyüyor? Ama aynı formülle mesela burnumuzun büyüme katsayısı, kaşlarımızın katsayısı, saçlarımızın, bedenimizin, parmaklarımızın hepsi birbirinden farklı farklı. Formülleri de birbirinden farklı farklı. O eee tıp okuyan arkadaş şöyle anlattı. Doktor arkadaş dedi ki, "İlk Risale-i Nur derslerine katıldım. Bunları örnek veriyorlar ve hayretler içerisinde kalıyorlar. Ben de şöyle düşündüm içerisinden ya bunlar ne kadar şanslı. bilim yapmadıkları için hayretlerini koruyabiliyorlar diye düşündüm." dedi. Bilim yapmadıkları için hayretlerini koruyabiliyorlar. Bilim kendime dedi dönüp baktım bilim yapıyorum diye öğrendiğim şey ne? İşte şu şunun için bu bunun için insan bedenine ait sırları düşünün. Tamam ama onun onun için olması onun bir mucize olmadığına işaret değil. Tam tersine. Tam tersine. Onun öyle olması da mucize. Onun öyle olması da mucize. Dolayısıyla eğer bir insan bilgisini, bilgisini ünsiyete dönüştürmüşse, ülfete dönüştürmüşse onun bilgisi ne oluyor? cehli mürekkep oluyor, perde oluyor. Onun için hakikate bakılırsa, hakikate bakılırsa zannettikleri ilim cehildir." diyor Bediüzzaman Hazretleri. Onlar onu ilim zannediyorlar ama o ilim onları marifete götürmediği için cehalet olarak kalıyor. Bu sırra binaendir ki Kur'an ayetleriyle insanların nazarını hep melufatları olan şeylere çeviriyor. Yani onların ülfet ettiği şeylere çeviriyor Kur'an. Ne güzel değil mi? Yani Kur'an bizim bakışımızı düşünün sivri sinekten örnek veriyor Cenabı Hak. Ne kadar ülfet ettiğimiz bir şey değil mi? Renklerimizden, ses tonlarımızdan, efendim parmak izlerimizden örnekler veriyor Kur'an-ı Kerim. Kainatın arzın yaratılışından, deveden örnek veriyor Cenabı Hak. Niye? Çünkü onlardaki ülfet perdesini kırmak istiyor Rabbimiz. Ayetler. Ayetlere Necm de denilir. Necm yıldız manasına geliyor. Necmin bir manası ayet, bir manası da yıldızdır. Üstat diyor ki ayetler necimler gibi ülfet perdelerini deler atar. İşte ayetler. Bunu da sormak lazım. Hoca efendi diyor ki yani Kur'an-ı Kerim bizden çok hak talep edecek. Çünkü onu da ülfetin perdesine sakladık. Sardık, sakladık." diyor hoca efendi. Örttük üzerine. Normalde Kur'an-ı Kerim'in ayetleri eğer onların üzerinde teemmül etsek ülfetin, ölçsiyetin perdesini delecek ve geçecekler. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir diyor Bediüzzaman Hazretleri ki kulağından biliyorsunuz böyle yaramazlık yapanların kulağından tutulur ya. İşte bizim de kulağımızdan tutup başımız eğdirilir. Ülfetin perdesi yırtılır, atılır. O ülfetin ardından ne gösterilir bize? Havarikul adet mucizeler. O adetlerin har kulade birer mucize olduğu gösterilir. Bizim adiyat zannettiğimiz şeylerin o adiyatın içerisinde gösterir Cenabı Hak bize. O bizim sıradan gördüğümüz şeyler birden gözümüze canlanır, renklenir. Birer mucize olarak görünmeye başlar. Böyle görüneceği zamana kadar da yani bu kainata baktığımızda böyle Kur'an ayetlerini okurken böyle Risalei Nur okurken böyle pırlantı okurken böyle hizmette koşuştururken böyle hep o turfan da lezzetini duyabiliyorsak bizim için yırtılmış perdeler onlar. Ama bir süre sonra o adiyata adiyata mahkum ediyorsak ülfet perdesi arkasında bizim için saklanıyorlarsa bu neye işaret ediyor? Hepimizde yenilenme ihtiyacına, tazelenme ihtiyacına işaret ediyor. Hoca efendi onun formüllerini de veriyor. Tazelenmenin, yenilenmenin, canlanmanın. Canlanmanın Evet. üstadımız bize bugün çok önemli bir ders verdi farkındasınız. Hoca Efendi bu meseleyi çok işliyor dedik. Oradan başlayalım. Bir de Hoca Efendi'ye yolumuzu her zaman olduğu gibi çıkaralım ve hocamıza soralım. Ülfet ve ünsiyet konusunda bize neler söylemek ister hocamız diye. Onun dizinin dibine oturalım ve onun da bize ilam Eyyühal Aziz seslenişini vicdanımızın vicdanımızın kulağıyla duyup efendim hocam diyelim ona da. O da bize şuradan başlasın. Hep hoca efendi tanımlamaları sever biliyorsunuz. Ülfet nedirden başlasan hoca efendi bize. Şimdi ülfet ve ünsiyet kavramları aslında değerli dostlar olumlu olarak da kullanılıyor. Olumsuz olarak da kullanılıyor. Olumlu kullanıldığında aslında olumlu manasıyla kullanıldığında dost olma, muhabbetle dolma manasına geliyor. Yani insanın insan kelimesini türediği düşünülen kelimelerden bir tanesi ünsiyettir. Birisi nisyan, insan kelimesi. Nisyan unutmak demek. İnsan da unutan ama aynı zamanda ünsiyetten türemiştir de deniliyor. Bu bu hoca efendi bunun üzerinde duruyor. Uzun uzun duruyor. Ünsiyet yani insan dost olmak için, muhabbet dolmak için, paylaşmak için yaratılmış. Ya işte bu manaları da ihtiva ediyor ünsiyet kelimesi. Üns enis de aynı kökten geliyor farkındaysanız. dostluk etmek, muhabbetle dolmak, paylaşmak aslında ülfetin, ünsiyetin benzer manaları var. Alışkanlıklarımız. Ne güzel değil mi? Yani alışmak yani bulunduğumuz yere bir sokaktan geçerken bir hangi ağacın altından geçeceğimizin alışkanlığı. Şimdi bu aslında tatlı bir duygu. Eşya ve hadiselerle münasebetimizi ortaya koyan bir kavram. O münasebetten de bir sürü manalar hasıl oluyor. Yani bir ağaçla dost olabiliyorsunuz. Bir sürekli bir sokaktan geçerken sonbaharda yapraklarının döküldüğüne şahit ettiğiniz, baharda çiçeklendiğine, yazın elbiseler giydiğine, meyveler verdiğine şahitlik ettiğiniz bir ağaç. onunla dostluk kurabildiğiniz, ona muhabbetle bağlanabildiğiniz bir ağaç oluyor. Eşya ve hadiselerle ünsiyet, ülfet sayesinde münasebete geçebiliyorsunuz. Dolayısıyla vicdanınızda onlar tesir bırakıyorlar ve neticede insan davranışlarını da etkiliyor bu ünsiyet, ülfet meselesi. Fakat bugün ele aldığımız bağlam daha çok olumsuz kelime bağlamı. Bu bağlam yani bu dostluk, bu alışkanlık bir süre sonra bizde körlüğe sebebiyet veriyor. Mesela sabah makamını çok seviyorsunuz diyelim. Nihavent makamını çok seviyorsunuz ama sürekli nihaet makamı dinleyip de değiştirmediğinizde, yenilenmediğinizde yani kulağınıza biraz da böyle hicaz, biraz kürdül hicazkar, biraz nihavent, biraz sabah bunları bunların arasında bir tazelenme yapmadığınızda sürekli diyelim ki aynı makamı dinliyorsunuz. E bir süre sonra onu duymuyorsunuz. Duymamaya başlıyorsunuz. Olumlu manasının yanı sıra ülfet ve ünsiyet kelimesi olumsuz manasıyla alışkanlıkların bir süre sonra görmemeye, körlüğe sebebiyet vermesi üzerinden okunuyor. Yani bir süre sonra dostluk kurduğunuz o ağacı da görmeden altından geçmeye başlıyorsunuz. O yapraklarını döküyor görmüyorsunuz. Çiçekleniyor görmüyorsunuz. O meyve veriyor görmüyorsunuz. Bilip duyduktan sonra, görüp tanıdıktan sonra, düşünüp anladıktan sonra, öyle olduğunu zannettikten sonra sıradan görmeye başlıyorsunuz. Hizmet de öyle oluyor ya. İlk günkü heyecanlar, coşkular, taptaze duygular. E bir süre sonra hissizliğe terk ediyor. Yerini işte ülfet kelimesinin ve ünsiyet kelimesinin olumsuz olarak kullanıldığı mana bu. Hoca Efendi şöyle tanımlıyor. Diyor ki, "Ülfet insanın belli şeylere karşı alışkanlık kazanması suretiyle etrafında görüp durduğu olağanüstü varlık ve hadiselere karşı lakait kalması, alakasız kalması demektir. İnsan yaratılışı itibariyla ülfete açık bir varlıktır. Zira o bir mesele karşısında ilk başlarda heyecan duysa da gerekli bakış derinliğini yakalayamazsa zamanla bu heyecanlarını kaybeder. Bakın ne lazımmış. Bakış derinliği. Bunu yakalayamazsa heyecanlarını kaybeder ve artık en ciddi meseleler bile onun nazarında canlılığını yitirir ve ilgisini çekmez hale gelir. İslamiyetle ilgili can alıcı bir mevzu mesela düşünün. ilk duyduğunuzda kalbinizdeki bütün fakülteleri tetikler. Rabbinizle münasebetinizi takviye eder. Çok canlı bir hitabi olarak karşınıza çıkar. Hatta ürperirseniz bir sohbet dinlersiniz, bir sohbet dinlersiniz. Takkenizi fırlatmak istersiniz. Kalkıp sayfaları öpmek istersiniz. Kucaklamak istersiniz birbirinizi. Ama bir süre sonra ne olur? Heyecanlarınızı yitirirseniz o ürperişler gider. O heyecanlar gider. Ülfetle birlikte mesele donuk hatlarıyla hikaye olarak akıllarınızda kalmaya başlar. donuk cansız ruhumuzda meydana getirmesini beklediğimiz heyecan artık meydana gelmez hale gelir. İşte bu durum ülfet ve ünsiyet durağanlığıdır. Şimdi o zaman bir kavramımız var. Ülfet ve ünsiyet durağanlığı, ülfet ve ünsiyet körlüğü, ülfet ve ünsiyet perdesi, ülfet ve ünsiyet durağanlığı. Hepimiz için çok büyük tehlikeler bunlar. Şimdi değerli dostlar hocamızın ülfetten kurtulma yolları diye bir makalesi var. Ben özellikle bu makale üzerinde durmak istiyorum. Çünkü ülfetten kurtulmak bizim için asl olan şey. Yani hepimiz farkındayız durumumuzun. Hepimiz aslında ne kadar çok perdeli olduğumuzun, ne kadar çok ülfet ve ünsiyete kurban olduğumuzun, onların nasıl Allah'ın belası, hastalıklar olduğu ve üzerimize nasıl bulaştığı, nasıl haşetimizi, hayranlığımızı, hayretimizi öldürdüğü, bütün bunlara ilişkin kendi muhasebemizi yapabiliyoruz. Hoca Efendi burada da yine meseleleri tanımlıyor ve diyor ki ülfetti insanın belli şeylere karşı alışkanlık kazanması suretiyle etrafında dönüp durduğu olağanüstü varlık ve hadiselere karşı lakayt alakasız kalması demektir. İnsan yaratılışı itibariyle ülfete açık bir varlıktır. Zira o bir mesele karşısında ilk başlarda heyecan duysa da gerekli bakış derinliğini yakalayamazsa zamanla heyecanlarını kaybeder. Artık en ciddi meseleler bile onun nazarında canlılığını yitirir ve ilgi çekmez olur. Hoca efendinin en son kitabının adı derin Müslümanlık. Ya bunu hep hatırlatma ihtiyacı hissediyorum. Hoca efendinin derin ve canlı Müslümanlık diye bir sohbeti var. Bamteli sohbeti var hoca efendi. Orada diyor ki hoca efendi bizim yürüdüğümüz yani üstadın açtığı yol arz fark şefkat tefekkür yolu ya diyor ki hoca efendi bizim yürüdüğümüz yolda yürümek için sığ Müslümanlık yetmez. Sığ Müslümanlıkla bu yolda yürünmez. Derin ve canlı Müslümanlığa ihtiyaç var diyor Hoca Efendi ve önümüze de derin ve canlı Müslümanlık için bir kitap koyuyor. O yüzden çok önemli bir metin Hoca Efendi'nin yayınlanan, yeni yayınlanan derin Müslümanlık kitabı. Heyecanlarımızı kaybetmemek, ciddi meseleler karşısında canlılığımızı yitirmemek. İslamiyetle ilgili can alıcı bir mevzu mevzuyu biz ilk duyduğumuzda kalbimizdeki bütün fakülteleri o tetikliyor. Rabbimizle münasebetimizi takviye ediyor. Ama sonrasının nasıl geleceği konusu bizim için hep muamma oluyor. Öyle olunca bizim meseleyi daha derince ele almamız lazım ki hoca efendi de bu makalede işte bunu yapıyor. Şöyle diyor hocamız. İnsanın eşya ve hadiselerle münasebeti, böyle bir münasebetten hasıl olan manalar, bu manaların vicdanda, vicdanın derununda bırakacağı akisler, esintiler, daha sonra insanın davranışlarında beliren farklılıklar. Ne oluyor? Bir düzüne bunlar vakıa. Birbirini netice veriyor bütün bunlar. Yani biz hani hayret ve hayranlık diyoruz ya. O hayrat ve hayranlık aslında bir semere. O hayret ve hayranlık eşyayla olan yani varlıkla olan münasebetimizden hasıl oluyor. Bu münasebeten manalar çıkarıyoruz. Bakmasını bir öğretiyor bize Bediüzzaman Hazretleri. Varlığın derununa yani denizin içine baktığımız gibi sebeplerin de perde arkasına bakıyoruz. Ve daha sonra bu bizim vicdanımızda, davranışlarımızda akisler oluşturuyor. Bunlar bir düzüne vaka diyor hoca efendi. Ve ne oluyor? Bu vakalar, bu oluşumlar, bu sindirme süreçleri ruhumuzda canlılık ve dinamizm oluşturuyor. Bizi duyarlı hale getiriyor. Varlığın güzellik ve cazibesine karşı insanın duyacağı hayranlık keza bir saat gibi işleyen şu kainattaki umumi nizama karşı onun içerisinde yani insanın içerisinde uyanan merak, merak duygusu, tecessüs, keşfettiği her yeni şeyle vasıl olduğu irfan ve daha derinlere inme arzusu nihayet bu bilgi parçacıklarını bir araya getirerek değerli toplu düşünmeye ulaşması. Bu derli toplu düşünmeye ulaşması insanın bilgi parçacıklarını bir araya getirip doğru düşünmeye ulaşması işte bizim için bir teemmül. Tefekkür de biliyorsunuz o bilgi parçacıklarından yeni terkipler ortaya çıkarabilmek demek. Ve onu her hadise karşısında duyarlılığa, zihni bir cevvaliyete, zihinsel olarak akışkan, üretken bir zihne, ruhi bir faaliyete ve daima uyanık olmaya sevk eder. Şimdi tefekkür görüyor musunuz? Bizim yolumuzda ne kadar önemli. Tefekkür olmadan ne oluyor? metafizik gerilim olmuyor. Tefekkür olmadan. Tefekkür olmadan insanın düşünce dünyası kuruyor. Düşünce dünyası kuruduğu için kalpte ve ruhta bir cevhaliyet yani bir akışkanlık, bir canlılık kalmıyor. Dolayısıyla ne olacak? Siz teemmül edeceksiniz eşya ve hadiseler karşısında derinli inme arzusu. Merak. Ne kadar önemli bir duygu değil mi? Merak. Merak duygusu. Kainata karşı merak. eşyaya ve hadiselere karşı merak, kendi bedenimizdeki işleyişe karşı merak. O merak duygusuyla derinleşme arzusu. Sonra o o derinleşme arzusuyla beraber bilgi parçacıkları, o bilgi parçacıklarını bir araya getirip de der değerli toplu bir düşünceye ulaşabilme, o derli toplu düşünceyle yeni terkipler yapabilme ve bütün bunlarla beraber ne geliyor bize? Bir canlılık, bir zihinsel akışkanlık, ruhi bir faaliyet ve daima bir uyanık olma hali. Bunun aksi ne olur? Etraftaki bin bir güzellik cümbüşünü duyup görememe olur. Yani ülfet ve ünsiyet olur. Birbiriyle uyum içerisinde olan kombinezyonlar karşısında hissiz kalma, alakasız kalma olur. Bir bahçeyi seyredersiniz rengarenk. rengarenk o çiçeklerle hatta bir çiçekle diken arasındaki uyumu görürsünüz. Bir manzarayla o manzaranın içerisine yerleştirilmiş kocaman taş parçasının, kaya parçasının uyumunu seyredersiniz. Ama eğer onlar karşısında alakasızsanız, gördüğü şeylerin sebep ve hikmetlerine inemiyorsa insan, görüyor musunuz? Çağlayan dergisi ne kadar önemli bir derg. Çağlayan dergisi işte bunun için çıkıyor. Bizi tefekkür vadilerinde gezdirmek için. Gördüğünüz şeylerin sebep ve hikmetlerine inememek. İnememek. Gördüğü şeyleri görüp geçmek. Ruhunda bir türlü irfana erememek. Onun ne olarak ne veriyor biliyor musunuz? Bu tefekkürsüzlük duygusuzluğu da beraberinde getiriyor. Durağanlık demek duyguların da durağanlığı demek. duygusuzluk, hissizlik, ruhi ölgünlük, kalbin paslanması, heyecanlarını yitirmesi, insanın gözü kapalı olarak yaşamasının ifadesi. Böylelerine ne kainatın esrarlı kitabı ne de her gün gözlerinin önünde enfüsün yaprak yaprak açılması hiçbir şey anlatmayacaktır." diyor Cfat. Hep deyip duruyoruz ya. "Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar." Bir kitabullahı azamdır. Seraser kainat. Kainat meşeri diyoruz. Kainat kitabı diyoruz. Ama hoca efendi diyor ki böylelerine kainatın esrarlı kitabı aslında hiçbir şey anlatmıyor. Okumuyor çünkü okumak istemiyor. Kainatın esrarlı kitabı bir şey anlatmadığı gibi şu insan mahiyetinin fihristesi de onlara bir şey anlatmıyor. Oysa insan enfüs her gün bizim önümüzde yaprak yaprak açılıyor. Her gün neler yaşıyoruz? Kendimize dair neler öğreniyoruz? Bir böbreğimiz sancımışsa eğer böbreğe ilişkin ne ilimler tahsil ediyoruz? Azıcık işte görme bozukluğumuz varsa öğreniyoruz. miop nedir, hipermetrop nedir, astigmat nedir diye. Ne ilimler tahsil ediyoruz kendimize dair? Yaprak yaprak açılıyor enfüs önümüzde. Üzerine uğrayıp geçtikleri nice mucize ve harikalar vardır ki yüz çevirip dururlar diyor Yusuf suresinde Rabbimiz. Ayet bu. üzerinden üzerine uğrayıp geçtikleri nice mucize harikalar vardır ki yüz çevirip durmuşlardır. Yararlanamamışlardır olup bitenlerden. İbret alamamışlardır doğanlardan, batanlardan. Etrafında olup bitenleri sezen varlığa karşı duyduğu hayranlık, tecessüs, merak onun için önü sonu olmayan namütenahi denizlere açılma gibidir. Öyle değil mi? Merak duygusu ve hayranlık duygusu. Bakın burada iki tane temel duygu var. Merak ve hayranlık. Merak, hayranlık. Bu iki duygu bizim önümüze açılan sonsuz bir deniz gibi. Bu seyahatin her merhaesinde kendisine esrarlı sarayların altın anahtarları verilir." diyor hoca efendi. Şimdi biz seyahate bir denize açılıyoruz. Bir marifet denizine açılıyoruz ve her durakta bize bize esrarlı sarayların altın anahtarları veriliyor. Derinleştikçe derinleşme ihtiyacı hissediyoruz. Öyle diyordu değil mi hoca efendi bize? Bakın hep aynı daire etrafında hoca efendi bizi döndürüyor bu derslerle. Hoca efendi bize diyordu ki yüzme öğrenir gibi derine dalmayı öğrenin. Yüzme öğrenir gibi derinliklere açılın. Derin Müslümanlık. Tefekkürünüz derin olsun. İbadet hayatınız derin olsun. Bakışınız derin olsun. Eşya ve hadiseleri derinlemesine süzün. Duporu gönlüyle kanatlanan duygularıyla, tahkipçi zihniyle, ilham esintilerine hazır ruhuyla teveccüh edip yürüdükçe, emip hazmettiği şeyleri vicdanında duydukça her taraf bağı irem diyecek. Onun için her taraf bağı irem olacak. İrem bağları. Bakın ne güzel vasıflar bunlar değil mi? Allah bizi böyle bunlarla serfiraz kılsın. Dupu gönlü kanatlanan duyguları terkipçi zihni ilham esintilerine hazır gönlü ilham esintilerine hazır ruhu şimdi bütün bunlarla teveccüh edip durdukça insan ne olacak emip hazmettiği şeyler onun vicdanında marifete dönüşecek ve o da şöyle diyecek her taraf iren bağı hep bal toplayacak, marifet bağı toplayacak ve dünya onun için cennet bağı haline gelecek. Cenneti bu bu yeryüzünde hissedecek, numunelerini görecek, gölgelerini görecek ki asıllarını, membalarını o tarafta görebilsin. Bu ruh ve bu anlayışa eremeyenler etraflarını çepe çevre saran alışkanlıklar çeperinden bir türlü dışarıya çıkamazlar. Alışkanlıklar çeperi eşya ve hadiselerin monotonluğundan şikayet eder dururlar. Bunların nazarında her şey kaos, her şey karanlık, her şey manasızdır. Hadiseler de diyor bakın hoca efendi. He bir şey yaşıyorsunuz. Hoca efendi diyor ki, "Bir insanın en büyük kaybı aslında ne yaşarsa yaşasın yaşadığı şey de bir veçi rahmet göremeyişidir diyor hoca efendi. Bela, musibet, veçhi rahmet yani bir rahmet yüzü. E bu da yine teemmülle oluyor. Bu da hayret ve hayranlık bakışıyla oluyor. Bu da derinlikle oluyor. Yaşadığı şeyde neyi görecek? Bir veçi rahmet, rahmet veçesi, rahmet yüzü görecek. Bu çok büyük bir kayıp diyor hoca efendi. Hepimiz için göremeyişidir diyor hoca efendi. Her mucizeyi de her mucizeyi de görseler yine ona inanmazlar. Dimağlarında zincir, ruhlarında bukağı, kalplerine mühür vurulmuştur anlamazlar. Bunlar ayetlerden iktibas. Değerli dostlar, her mucizeyi de görseler yine ona inanmazlar. Bakın mucize görüyor ama gördüğü mucizeyi sıradan mahkum ediyor. Dimağlarında zincir, ruhlarında bukağı. Yine ayet iktibası kalplerine mühür vurulmuştur. Anlamazlar. Böylelerinden hiçbir hayır ve semere beklenemez. Bunlardan bir şeyler ümit etmek beyhudedir. Bakın hep hoca efendi bir olumlu, bir olumsuz. Bir kainata hayret ve hayranlıkla bakmak, bir ülfet ve ünsiyetin zebu olarak bakmak. Bir de bilip duyduktan, görüp anladıktan veya öyle olduğunu zannettikten sonra alışkanlığa kurban etmek meseleleri var. Bir de bu var. Yani hani dedim ya oil hizmetin ilk önce heyecanlarını duyup ondan sonra o heyecanı kaybetmek. Risale-i Nurların heyecanını duyup sonra kaybetmek. Plantaların sohbetlerin heyecanını duymak kaybetmek. Herhalde diyor hoca efendi. Bu üzerinde durulması gereken meselelerden bir tanesi de bu. Yani bir parça gördükten sonra, bir parça bildikten sonra, az buçuk irfana erdikten sonra o güzellikleri taddıktan sonra, azıcık böyle damağımızda hissettikten sonra o duyarlılıklarımızı yitirmek. Mazallah. Bu hal insan için bir sukut. duyguların aslında pörsümesi, bir manada da ölümü manasına geliyor. Böyle bir duruma duçar olan eğer tez elden gözünün çapaklarını silip de eşyadaki hikmet inceliklerini anlamaya koşmaz ve koşturulmazsa kulağını açıp mele-i aladan gelen ilahi mesajları dinleyip anlamaya koyulmazsa içten içe yanıp karbonlaşması, devrilip gitmesi mukadderir. Ne yapacak o zaman? Ne yapacağız o zaman? Tez elden gözümüzün çapaklarını sileceğiz. Eşyayı ve hadiseleri hayret duygusuyla, tecessüsle, merakla seyredeceğiz. Eşyadaki hikmet inceliklerini anlamaya koşacağız. Bunun için okumalar yapacağız. Bunun için araştırmalar yapacağız. Bunun için bilgi parçacıklarını toparlayıp da sistemli düşünce, tefekkürü nasıl olarak tanımlıyordu hoca efendi? neydi tefekkür? Sistemli düşünce. Kulağını kulağımızı açıp mele-i aladan gelen ilahi mesajları dinlemeye çalışacağız. Bunun için çaba sarf edeceğiz. Eğer bunları yapmazsak karbonlaşacağız. Eğer bunları yapmazsak ruhen öleceğiz. Sadece tefekkür, sadece tefekkür bizim düşünce hayatımızı değil, kalp hayatımızı da canlı tutuyor. Bunun içindir ki kainatın nazımı, Rabbimiz, yüce yaratıcı daima değişik seslerle, değişik soluklarla ders ve ikazlarda bulunuyor bize. Bize şimdi kainata bakın. Hep bahar mevsimi yok. Hep yaz mevsimi yok. Mevsimler sürekli değişiyor. Varlık değişiyor. Tazeliyor. Tecdit. Her şey yenilensin de biz mi yenilenmeyelim? O yüce yaratıcı değişik ses ve soluklarla bize ders veriyor. Yeni yeni, açık dilli, açık mucizeli, safi mürşitler gönderiyor bize. Rabbimiz efendimizi düşünün. Sallallahu teala aleyhi ve selleme. Efendimizden sonra gelen mücedditleri, müçtehitleri düşünün. Yazılmış öyle güzel eserleri düşün. Ezeli nutku Kur'an-ı Kerim'i düşünün. Tekrar ettiriyor Cenabı Hak bize. O ezeli nutku sürekli olarak bakışlarımızı ülfete, ünsiyete kurban etmeyelim de gözümüzün çapağını o ezeli nutukla Kur'an-ı Kerim'le silelim istiyor Rabbimiz. Ve yine onun içindir ki insanların alışkanlık peyda ettikleri şeylere karşı vicdanlarını uyarıyor Cenabı Hak. Alışkanlık peyda ettiğimiz şeylere karşı. Ne diyor Rabbimiz bize? Allah bir sinekten örnek vermekten hiç cenap etmez diyor Rabbimiz. Bir sinekten örnek veriyor. Arıdan örnek veriyor Rabbimiz. Karıncadan örnek veriyor. Çünkü biz onlara ülfet peyda etmişiz. vicdanlarımızı uyarıyor ve aklın eline verdiği tabloların tekrar tekrar gözden geçirilmesini istiyor Rabbimiz. O tablonun y bir karınca tablosunun tekrar tekrar arı tablosunun tekrar tekrar yemek yeme tablosunun nefes alma tablosunun tekrar tekrar gözden geçirilmesini istiyor Rabbimiz. Evet. O kitabın da insanoğlunun yaratılıp yeryüzüne yayılması, bir hayat arkadaşıyla huzur ve itminana kavuşması, göklerin, yerin yaratılması, azameti, ihtişamı, dillerin, lehçelerin birbirinden farklı oluşu gibi bizim düşünmemizi gerektiren hususları, gece ve gündüzün deveranını, şimşeği, yağmuru, onlarla beraber gelen rahmeti, yeryüzünün nasıl yeşillendiğini, bunları zikre ediyor değil mi Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de ve şöyle diyor: "Düşünen, bilen, duyan, aklını kullananlar için bunlarda ibretler vardır." diyor Cenabı Hakbir alışkanlık ve ülfete mahal bırakmıyor Rabbimiz. Mesela bakın, "Onun ayetlerinden, kudret mucizelerinden biri de sizi topraktan yaratmasıdır." diyor. Sonra siz yeryüzüne yayılan insanlar oluverirsiniz. Yine onun ayetlerinden birisi de kendileriyle kaynaşıp itminana ermeniz için size kendi nefislerinizden eşler yaratmasıdır. Aranıza sevgi koyması, merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır diyor Rabbimiz. Yine başka bir ayette onun ayetlerinden birisi de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır diyor. Bakın hep düşünenler için, bilenler için, akledenler için diyor Rabbimiz. Onun ayetlerinden biri de geceleyin uyumanız ve gündüzleri onun lütfundan rızık ve nasibinizi aramanızdır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır. Onun ayetlerinden biri de size korku ve ümit dolu şimşeği göndermesidir. Gökten su indirmesi, öldükten sonra onunla yeri, yeryüzünü diriltmesidir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için ibretler vardır diyor. Yani Rabbimiz semavi beyanında daha yüzlerce ikazda bulunuyor. Bizi irşat ediyor. Yanından geçip yüzünü görmediğimiz binlerce harika ve mucizeye dikkatimizi çekiyor. Aslında ne yapıyor biliyor musunuz? Rabbimiz güzellerin yüzündeki peçeleri kaldırıyor. Bütün bir varlık, bütün bir mevcudat. Sebepler sadece birer peçe. O peçeleri kaldırıyor Rabbimiz ayet-i kerimelerle. Binlerce harikaya dikkatimize çekiyor. Ülfeti dağıtıyor. Ne demişti Bediüzzaman Hazretleri? Ülfeti deler geçer, yırtar atar demişti Kur'an ayetleri. Her biri mücum ama yine de her biri bülbül gibi şakıyan hadiseleri insanlar görüp hissetmiyorlar. O mahiler ki derya içir, deryayı bilmezler. Allah bizi böyle olmaktan muhafaza buyursun. Bundan başka bir de düşünce ve tasavvurdaki ülfetin insan davranışlarına, ibadetlerini aksetmesi tehlikesi var. Bir de bu var. Yani hani ne demişti üstat? Düşüncedeki fikri dalalet demişti değil mi? Fikri dalalet. Şimdi düşüncedeki, fikrimizdeki bu perdelenme ibadetimize de aksediyor. Netice itibariyla düşünce ve tasavvurdaki ülfet davranışlarımızı aksediyor. Heyecansızlıklarımıza, hissizliklerimize, ibadetlerimizi aksediyor. Fert aşkını kaybediyor, şevkini kaybediyor, vecdini kaybediyor, heyecanını kaybediyor. Hepsi ölüyor. Bu duruma düşen fertte ibadet aşkı, mesuliyet duygusu almıyor. Masiyetten nefret de kalmıyor. Günahtan, gafil olmaktan, Allah'ın sevmediği şeylere karşı bir nefret, bir tepki kalmıyor. Ve günahına da ağlamıyor mesela böyle birisi. Bütün bütün zail oluyor günahına ağlama duygusu. Şimdi bunu böyle bir gönlü e diriltmek kolay olmasa gerek. Ne lazım? Formülünü de veriyor hoca efendi. Tertemiz soluklar lazım. Dup durduru hatırlatmalar yeniden kendini bulsun. Yeniden sohbeti cananlar lazım. Tertemiz soluklar, dupduru hatırlatmalar. etrafını tekrar görebilmesi için, gönlüne inip çıkana insanın nigehban olması için şu kalbe ne iniyor? Midemize ne girdiğini kontrol etmeye çalışıyoruz. Ya şu kalbe neğiniyor? Oradan ne çıkıyor? Buna insanın nigahban olabilmesi için, buna uyanabilmesi, bunun farkındalığını kazanabilmesi için yeniden ne lazım? Dupduru soluklar lazım. İnsanoğlunda yepyeni bir ruh mayalamak için gelen her yeni nefes onu bu mana, ona bu manayı fısıldamıştır. Şimdi bakın, üstat Risale-i Nurları yazıyor. Niye üstat Risale-i Nurları yazıyor? Neden yeni bir yol açıyor Bediüzzaman Hazretleri? E çünkü ülfet olmuş, ünsiyet olmuş. Tekkelerde ülfetin zebu olmuş. Medreselerde ülfetin zebu olmuş. Klasik metinler ülfete kurban hale gelmiş. ibadet ülfetin zebunu olmuş. Üstat ne yapıyor? Yepyeni bir ruh mayalamak istiyor. Yeni bir nefes istiyor üstat. Yeni bir soluk. Risale-i Nur'un manası odur bizim hayatımızda. Taze tap taze bunu bile ülfete kurban edebiliyoruz. İnsanlık için eskime ve kadavralaşma evet mukadder ama kendini yenilemek de imkansız değil. El verir ki katılaşmasına karşı ruhuna neşer çalan ele saygılı olsun. Bakın çok önemli bir düstur bu. Yine insan yenilenebilir. Eskime ve kadavralaşma bizim için mukadder ama kendimizi yenilemek mümkün. İmkansız değil. El verir ki ruhumuza birileri neşer çalıyorsa o ele karşı biz saygılı olalım. Hoca efendi o minberden yükselen ses diyoruz ya. Bu sesi herkes duymalı diye. Bu sese herkes duymalı diyoruz. İşte o ses aslında ruhumuza neşler çalan bir ses. Risale-i Nurlar ruhumuza neşler çalıyor. Pırlantılar ruhumuza neşler çalıyor. El verir ki biz o neşleri tutan ele karşı saygılı olalım. Hala insanlar için vakit gelmedi mi diye soruyor ya Rabbimiz. Kalpleri Allah'ın zikrine ve inen hakikatlere saygılı olup da bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra da üzerlerinden uzun zaman geçmesiyle kalpleri katılaşmış ve çoğu yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar." diyor Cenabı Hak. Hala kalplerin dirilme vakti gelmedi mi? Kalplerin haşiyetle dirilme, hayranlıkla dirilme vakti gelmedi mi? Yoksa ne olacak? Yoksa bizden önce bize kitap verilenler gibi biz de ülfetin ve ünsiyetin perdeleri altında kalıp hayret ve hayranlığımızı yitireceğiz. Tulasa olarak diyebiliriz ki ülfet insanoğluna musallat olan büyük bir musibettir. Evet anahtar cümle işte size. Ülfet insanoğluna musallat olan büyük bir virüs, büyük bir musibettir ve çokları da bu musibete giriftar olmaktadır. Bu duruma düşen kimse etrafında olup biten şeylere karşı gafil, kainat kitabındaki güzelliklere karşı kör ve hadiselerin hak söyleyen dillerine karşı da salırdır. Bu itibarla da inancında sığ ve yetersizdir. İbadetlerinde aşksız ve veçsizdir. Beşeri muamelelerinde de muhasebesiz ve haksızdır. Onun bu durumundan kurtarılması kuvvetli bir inayet elinin uzanmasına, kulağını işitir, gözünü de görür kılmasına vabestedir. Ne oluyor? İnsan ülfete, ünsiyete kurban olunca inancı sıh oluyor, yetersiz oluyor. İbadetleri aşksız ve vecsiz, beşeri ilişkileri muhasebesiz, üzerinden atlanıp geçilen ilişkiler, üzerinde düşünülmeyen ilişkiler, haksızca ilişkiler. Ne oluyor böyle bir insanın kurtarılması da? Ancak inayet elinin uzanmasıyla mümkün oluyor. Bunun için de ülfete düşenlere afaki ve enfüsi sağlam bir tefekkür imkanı sağlanması lazım diyor hoca efendi. İşte sohbeti cananlar bunun için çok önemli. Hepimiz için olmazsa olmaz. Olmazsa olmaz. Okumak olmazsa olmaz evradu ezkar olmazsa olmaz. Ülfete düşenlere afaki, enfüsi sağlam bir tefekkür imkanı sağlanması lazım. Bu sağlam tefekkür imkanı yanında ülfete düşenler için ölüm ve ahirete ait levhaların düşünülmesi. Rabıta-i mevti yani. Sonra çeşit çeşit müesseselerin gezdirilmesi diyor hoca efendim. Dini ve içtimai bir kısım faaliyetlerde bulunmanın teşvik edilmesi. Bunlar bakın hep hizmetin prensipleri aslında. Öyle değil mi? Ne olacak? Müesseseleri gezeceksiniz. Ruhunuza bir heyecan hasıl olması için bir kısım faaliyetler yapacaksınız. O faaliyetlerin içerisinde bulunacaksınız. Rabıta-i mevt yapacaksınız. Rabıta-i mevti de hayali bir surette değil. üstadın açtığı yolda hakiki madem ki her nefis ölümü tadıp durmaktadır. Hiç hayale lüzum yok. Afaki ve enfusi tefekkür imkanları, dini ve içtimai bir kısım faaliyetler. Ayrıca ayrıca mazin altın sayfaları sık sık mütalaa edilmeli. O sahabi tabloları, geçmişin parlak tabloları onlar nazara verilmeli. Düşünce ufku aydın. Ve heyecan insanlarıyla karşılaşmaları lazım. Ne diyor hoca efendi? nefsi-i emmaresini nakout etmiş hakleriyle post nişan olun diyor. Post nişan olmak aynı posta oturmak demek. Nefs-i emmaresini nakout etmiş kalp ve ruh insanlarıyla postnişin olun diyor hoca efendi. Düşünce ufku aydın ve heyecan insanlarıyla karşılaşın. Bunlar sadece vesileler ve kendilerimizi, kendimizi yenileme vesileleri. Zemin hazırlama vesileleri. Burada ben New Jersey'de yaşıyorum değerli dostlarım. kampa, hoca efendinin kampına 1 bu5 saat, 1 saat 20 dakikada gidilebiliyor. Eee, çok fazla misafir geliyor kampa. E, bu aralar çok faal kampdusanalar olsun. Çok faaliyetler, toplantılar oluyor ama misafir de dünyanın her tarafından misafirler geliyorlar. Şeyi fark ediyorum. Bir böyle gelen misafirleri kampa gitmeden önce gördüğüm oluyor grupları. Bir de oradan dönerken gördüğüm oluyor. O kadar fark ediyor ki. O kadar fark ediyor ki oradan dönerken kendileri yani bana söylemeseler gidiyor muyuz geliyor muyuz diye. Ben bunlar gidenlerdir ya da gelenlerdir diyebilirim. O kadar canlanıyor, o kadar böyle gözlerine fer geliyor. Konuşmalarına dinamizm geliyor, derinlik geliyor. Sanki sihirli bir el onlara dokunmuş gibi. Hem mekanın manasına bürünüyorlar hem de orada yani o iklim içerisinde gördükleri güzellerden güzel, güzellerden güzel insanların onların üzerinde bir diriltici etkisi oluyor. Heyecan insanlarıyla karşılaşıyorlar. ufku aydın ve insanlarıyla bir araya geliyorlar. Kendileri de öyleler de dünyanın öteki ucundan gelmiş. Dünyanın her tarafından gelmiş. Orada buluşmuş. Adeta yıldızların buluşması gibi birbirlerinden o kadar feyiz alıyorlar, o kadar vecd alıyorlar ki birbirlerinden. Çok etkileniyorum o hallerinden. Gençler için de bu böyle. Yetişkinler için de bu böyle bir yenilenme atmosferi gibi. Geliyorlar şarj olup gidiyorlar. geliyorlar. Tazelenip gidiyorlar. Ameliyat-ı cerrahiyelerden geçip gidiyorlar. Kısaca arz edilen bu hususlar diyor hoca efendi. Yapılacak ve söyleyecek başka hususlar da olabilir. Ben 6 tane söyledim diyor hoca efendi. Bakın bir hoca efendi maddeler halinde söylüyor bunları. Ne olacak? Afaki ve enfusi sağlam bir tefekkür imkanı sağlanacak. Rabıtta mevt yapılacak. Yani ölüm ve ahiret levhaları üzerinde düşünülecek. müesseseler, çeşit çeşit müesseseler gezdirilecek, gördürülecek. Bu şu an itibariyla imkanlar bunun için ne kadar elverişli olur bilmiyorum ama benim bulunduğum atmosfer itibariyle mümkün. Buraya geldiklerinde arkadaşlara müesseseler gezdirebiliyoruz. dini ve içtimai bir kısım faaliyetlerin yapılması, buna teşvik edilmesi. Sonra mazinin altın sayfalarında dolaşmak 5 oldu. Altıncısı da işte düşünce ufku, vecd ufku, heyecan ufku, diri olan insanlarla postnişin olmak meselesi. 6 tane madde saydı hoca efendi bize. Dedi ki bunlara yenileri de eklenebilir. Ancak biz bir fikir verebildiğimiz kanaatiyle bu kadarına kafi görüyoruz." diyor hoca efendi. Buna siz 7. madde, 8. madde ne olur? Onları da ekleyebilirsiniz. Mesela bir genç için e diyelim ki ışık evlerde kalmak. Kendi evini bırakıp da ışık evlerde kalmayı tercih etmek. Bu da bir yenilenme olabilir. En büyük tazelenme vesilelerinden bir tanesi kampları yazabilirsiniz. Çok buna da şahidim ben. Yani bir kampa bir çocuğu koyuyorsunuz, alıyorsunuz ya dolum tesisi. Kamplar dolum tesisleri. Dolayısıyla böyle kampları ekleyebilirsiniz. Siz yeni maddeler sıralayabilirsiniz onlar için. Eee ama eee sonuç itibariyle yapılması gereken şey o ülfetlerin, ünsiyetlerin dağıtılması, ziru zevar edilmesi ve geri de canlı ruhlar, derin Müslümanlar, canlı Müslümanlar kalması meselesi. Evet. Saati de kontrol ediyorum. Çok fazla metnimiz var. Eee, hoca efendinin bu bahsi işlediği. Bana da çok tatlı geliyor bu konular. Eee, hoca efendi Bediüzzaman Hazretleri diyor, "Risalelerde bu ülfet ve ünsiyete ilişkin bahisleri sık sık vurguluyor. Bazen" diyor hoca efendi pirenin göz bebeğiyle güneş benzetmesini yapıyor. Bazen zeri ile gergedan arasında münasebetler kuruyor. Allah'ın sani, halik, müsavir isimlerinin tecellilerine dikkat çekiyor. Ve yaptığı şey şu aslında üstadımızın. Hoca efendi diyor ki bu yollarla ülfet ve ünsiyet perdelerini paramparça ederek bizleri perdesiz, hailsiz hakikatlerle yüz yüze getirmek istiyor. Yüz yüze, perdesiz, gölgesiz, hakikatle yüz yüze hale getirmek istiyor. Bediüzzaman Hazretleri bize. Ne istiyor üstadımız? Ülfet ve ünsiyet perdelerini paramparça ediyor Risale-i Nurlar. Eğer biz onların hakkını verebilsek. Eğer biz onların hakkını verebilsek. Bu da beni çok üzüyor, çok fazla düşündürüyor. Hoca efendi diyor ki, "Son 4 asırdan beri Kur'an-ı Kerim ülfet ve ünsiyetten dolayı bizim elimizde bir gurbet yaşıyor. Şikayet etmeye kalkarsa yandık Allah şikayet ettirmesin. Bana bakmadılar, beni görmediler, anlama cehdü gayreti göstermediler diye şikayet ederse ne berzahta, ne mahşerde, ne mizanda kendimizi kurtaramayız." istiyor. Hoca efendi Kur'an bir gurbet yaşıyor. Biz bir ülfet ve ünsiyet gurbeti yaşıyor bizim elimizde. İman ve iman esaslarına karşı da bir ülfet yaşıyoruz. Şayet bir insan iman hakikatlerini zikrederken mesela ahiret likaullah gibi bir mevzudan bahsederken kalbi ve ruhi hayatında bir tesir meydana gelmiyorsa, vicdanında bir hareketlenme hasıl olmuyorsa ülfet hastalığına tutulmuş demektir. Ülfet hastalığına tutulmuş demektir. Bir de bunun amele akseden, namaza akseden, namazdaki ölgünlüğe akseden mahiyetini düşünün. İşte müminlerin içine düştükleri ülfet doğrudan doğruya bir kalp kayması sayılmayabilir. Fakat insan duygu, düşünce ve amelde ne kadar donuklaşırsa bir kısım fırtınalar karşısında da devrilip kalabilir. Hoca efendi bunu ülfet ve ünsiyet bahislerinde sık sık hatırlatıyor. Şimdi insan donuklaştığında düşünce itibariyla ne oluyor? Fırtına estiğinde devrilen bir ağaca dönüşüyor. Ne diyordu bir hak dostu? Eğer Cenabı Hakk'ın kahrından korkuyorsan dinde sabiti kadem ol. Çünkü ağaçlar şiddetli rüzgarlara karşı ancak kökleriyle muhkem kalabilirler. Kök salabilmişlerse muhkem kalabilirler. Farkındasınız şimdi içtimai hayatın içerisine üflenen bir sürü fitne, bir sürü fesat var. Bütün bunların karşısında insanın sağlam kalabilmesi, bu fırtınalar karşısında devrilmemesi için sabiti kadem olması, içtimai hadiseler karşısında imanda derinleşmesi, amelde derinleşmesi onun için adeta kaçınılmaz. Bu durağanlık bazen ülfetten, ünsiyetten oluyor diyor hoca efendi. İşte Hazreti Pir ülfet ve ünsiyet insanı köreltir diyor. Hoca efendi bunu naklediyor. Alışkan alışkanlıklarımız bu böyle oluyor bize dedirtir. Üstadın dediği gibi bazen ilim bile biliyor olmak bile körlüğün bir buğdu, daha derin bir buğdu olur. Bu böyledir der bir kenara koyar. Bu böyle de oluyor dedirtir. Oysa ki insan sürekli taşan bir bardak gibi Akif'in ifadesiyle sürekli lebriz içerisinde olmalı. Lebriz kelimesini hatırlayın değerli dostlar. Çanakkale şehitlerinde geçiyordu diye hatırlıyorum. Akif'in lebris leb dudak manasına geliyor. Dudağına kadar dolu manasında. Dop dolu yani ağzına kadar dolu, dudağına kadar dolu. Dolayısıyla insan sürekli lebriz içerisinde olmalı. Sürekli bir şeyle dolmalı. Sürekli taşmalı hatta. Ve o taşanlardan da başkaları istifade etmeli. Sürekli taşıp duran bir insan olmalı. His ve heyecanı herkese yetecek kadar taşıp durmalı sürekli. Yani birbirimize, birbirimize karşı da sorumluyuz ya. Birbirimize bizden özgünlük akmamalı. Birbirimize özgünlüğümüzle, hissizliğimizle, durağanlığımızla kötü örnek olmamalıyız. Tam tersine lebriz etmeliyiz gönüllerimizi, tefekkür hayatlarımızı. Yetmez bizden bir şeyler taşmalı, his ve heyecan taşmalı. Ve hatta hoca efendi diyor ki bizden taşan his ve heyecan herkese yetmeli. Hizmeti imani ve Kur'aniye ancak böyle mümkün. Bu bu böyle olur diyor hoca efendi. Ülfetten ve ünsiyetten dolayı insan farkına varmadan durağanlığa girer. Ülfet ve ünsiyete yenik düşer. Kalp renk atar. letaif-i rabbaniye fonksiyonunu eda edemez hale gelir. Bakarsınız bunların gözyaşları da kurur. O konuda Allah'ım yaşarmayan gözden sana sığınırım buyurulmuş. Ürpermeyen kalpten sana sığınırım diye buyurmuş efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem. Bunlar bizim için çok önemli ve tekrar edilmesi gereken dualar. Ben bunu kendi adıma arkadaşlarımla hep paylaşmaya çalışıyorum. çok eee önemli. Eee Efendimiz Sallallahu Teala Aleyhi ve Sellem'in dualarının dualarının bize bakan çok uyarıcı mahiyetleri var. Dolayısıyla biz kendimize bakan veçesiyle sürekli bir tazelenme, sürekli bir yenilenme çabası içerisinde olmalıyız ki gözümüz de yaşarsın. Hayreti olmayan bir insanın gözü de yaşarmıyor. Oysa yaşarmayan gözden sana sığınırım denilmiyor mu? ürpermeyen kalpten sana sığınırım denilmiyor mu bize? Biz de eee ürpermeyen kalplerimiz olmasın. Kalplerimiz ürpersin. Gözümüz yaşla dolsun. Hayret ve hayranlıkla kainatı seyredelim diye dualarımızı bunların üzerine inşa edelim. Metinlerimizi kapatalım. Evet metinlerimizi kapatalım ve eee dua faslına geçelim. Chatimizi açalım. Fedakarlar ekibine yeni ve yeniden teşekkür edelim. Allah hepsinden razı olsun. Emeği geçen hepsinden razı olsun. Evet. Onların duaları fedakarlar ekibinin eee bugün burada yaptığımız dualar da benim için kendi adıma çok samimiyetle söyleyeyim. Ülfet ve ünsiyet perdesini yırtan bir eee dua. E bir eee vesile o dualar. Yaptığımız dualar. Benim kalbimde eee bir eee harekete, ruhumda bir cevelana sebebiyet veriyor o dualar. Allah hepinizden katkı sunan herkesten razı olsun. Evet değerli dostlarım anahtar kelimelerimize geçelim. Anahtar kelimelerimiz şöyle ülfetin perdesi. Ülfet ve ünsiyeti aradan çıkarmak. Ülfeti ilim telaki etmemek meuf malum. Melufu malum zannederler demişti üstat. Yani ürfet ettikleri şeyleri biliyoruz zannederler. İman-ı nazar odaklanarak bakmak demek bu. Teemmül etmek. Sebep sonuç ilişkileri içerisinde düşünmek. Kudret mucizesi, bakış derinliği, ülfet ve ünsiyet durağanlığı. Heyecanlarımızı kaybetmemek, canlılığımızı yitirmemek, merak ve tecessüs, daha derinlere inme arzusu, hadiseler karşısında duyarlılık, zihni cevvaliyet, daima uyanık olmak, dup durduru gönüller, kanatlanan duygular, takipçi zihinler, ilham esintilerine hazır ruhlar, tefekkür, sistem, sistemli düşünmek, afaki ve enfüsi tefekkür. Mele-i ala. Mele-i ala'nın sakinleri. Melekler, yüce topluluklar. Vecd coşku ilahi aşkın insan benliğini bütünüyle sarması ülfet hastalığı. Lebriz dop dolu. Anahtar cümlelerimizde şöyle. İnsanları fikran dalalete atan sebeplerden bir tanesi ülfetin ilim telakki edilmesidir. Ülfet cehli mürekkep üstüne serilmiş bir perdedir. Ne güzel cümleler değil mi? Kur'an ayetleriyle insanların nazarını melufları olan şeylere çeviriyor. Ülfet ettikleri şeyleri çeviriyor Kur'an-ı Kerim insanın nazarını ve o ülfet perdesini yırtmak suretiyle en onların adi gördükleri şeylerin ne kadar ali olduğunu onlara gösteriyor. Tefekkür olmadan metafizik gerilim olmaz. Bir parça görüp bildikten az buçuk inanıp irfanı erdikten sonra değişen dünyalar, yenileşen güzellikler, derinleşmeyi, bulaşmayı gerektirdiği halde alaka ve duyarlılığını yitirip hiçbir şeyden ders almayana ders almama vardır ki mazallah bu hal insan için bir sükut ve duyguların ölümü demektir. Bundan başka bir de düşünce ve tasavvurdaki ülfetin insanın davranışlarına, ibadetlerini aksetmesi vardır ki ferdin aşk, vecd ve heyecanının ölümü demektir. İnsanlık için eskime ve kadavralaşma mukadderdir. Ama kendini yenilemek de imkansız değildir. verir ki eee katılılaşmasına karşı ruhuna neşler çalan ele saygılı olunsun. Evet. E ülfet insanoğluna musallat büyük bir musibettir. Sevgili Ayperi hanımcığım başlatmış bugünkü duaları. Hem hepinize itecek kadar güller göndermiş hem de şöyle demiş. Allah razı olsun Emine hocam. Allah'ım bizleri eee sabiti-i kadem eylesin. Hizmetlerimizde aşk ile koşturulup nerede olduğumuzun şükrünü yaşatsın hepimize. Amin. Amin. Benim gördüğüm aşkını, şirkini hiç yitirmeyen insanlardan bir tanesidir. Ayperi hanımcığım her gelen hoca efendi diyormuş ya gittiğiniz her yere bir tas ümit götürün diye. Ayper hanımcığım da her gittiği yere bir tas coşku götüren, heyecan götüren insanlardan, kardeşlerimizden bir tanesi. Ona selam olsun. Allah ondan razı olsun. Evet değerli dostlarım, eee, dualarınızı bekliyorum. Ülfet ve ünsiyetten kurtulma dualarını bekliyorum sizden. Eee, insan yaratılış itibariyle ülfete açık bir varlık. O yüzden çok önemli. Yani bunun kali duaları da çok önemli. Şöyle demiş pek sevgili çocuğum Zeynep Nevracığım şöyle demiş. Ey kalplerimizi evirip çeviren kerim rabbimiz. Alışkanlığın perdeleriyle körleşen gözlerimiz, gafletle uyuşan gönüllerimiz, hakikatleri göremez, mucizeleri duyamaz oldu. Biliyoruz ki gördüğümüz her şey senin kudretinin birer işareti, birer mucizesi. Fakat ülfet bize peyda oldu. Heyecanlarımızı örttü. Ne olur bizlere yeniden hayretin safiyetini tattır. Bir damlada rahmetini, bir yaprakta hikmetini, bir nefeste sonsuzluğunu duyur bizlere. Bize lütfettiğin hidayette tanışan kalplerimiz yolunu şaşırmasın. Sana döne döne, sana döne döne, sana yaklaşsın. Sensiz kalmasın, sensiz solmasın. Ey hay olan Rabbimiz, senin rahmetine sığınıyoruz. Bizim elimizden bir şey gelmez ama senin katından gelecek bir rahmetle yeniden dirilebilir kalplerimiz. Yeniden aşkla çarpar gönüllerimiz. Öyle olsun inşallahu teala benim güzel çocuğum. Yeniden aşkla çarpsın gönüllerimiz. Dirilsin kalplerimiz bir bahsu badal meft yaşatsın Rabbim hepimize. Evet. Eee, peki sevgili Fatih hocamızın duasını okuyacağız şimdi. Fatih hocamızın hikmetli duasını okuyacağız. şöyle demiş: "Ey bizi varlığa muhatap kılan Rabbimiz! Varlık ile karşılaşıyoruz ama fark etmeden geçip gidiyoruz. Varlığın da bizden ne çok alacağı var. Bu karşılaşmada, çok özür diliyorum. Bu karşılaşmada lakt kalmak değil, fark etmek, duymak, hissetmek istiyoruz. Bir kere gördüysek eğer ülfet ile körleşmekten sana sığınıyoruz. Karşılaştığımız her şeye hak ettiği ölçüde muhatap olmak istiyoruz. Hissiz ve kalpsiz olmaktan sana sığınıyoruz. Varlığa karşı derin bir alaka duymak istiyoruz. Derin bir tecessüs hissiyle yönelmek istiyoruz varlığa karşı. Ey bizleri çeşit çeşit donanım ile yaratan istidatlarımızı hep hep uykuda bıraktık. Gaflet ile örttük üstlerini. Bize sürekli taşan öyle bir vicdan hayatı nasip et ki bize ve etrafımıza hayat versin. Bize öyle gözyaşları ver ki vicdanımızın kuruluğundan eser kalmasın. Bize öyle bir muhafaza et ki vicdanımızı harekete geçirene kadar riya ile kaybedenlerden olmayalım. Ey merhameti sonsuz gaflet çığında uyanık olmak istiyoruz ya Rab diri olmak istiyoruz. Kalplerin kalplerin ölü olduğu bir asırda hem kalbimiz diri olsun hem de dirilik saçsın etrafa istiyoruz. istiyoruz ya Rabbim. Mecanen istiyoruz senden. Hayat ver gönüllerimize. İnsanlar uykudaysa biz uyanık olmak istiyoruz ya Rabbi. Hem uyandıran olmak istiyoruz. Ölüler dirilik veremez, hayat veremez. Biz hayat bulmak, hayat vermek istiyoruz. Rabbimiz, Rabbimiz. Evet. Evet. Değerli dostlar, sevgili Mustafa Hamza'nın duasını okuyacağız şimdi. Şöyle demiş: "O mahiler ki derya içir, deryayı bilmezler. Vay onların halini ki ülfete düşer, mevlayı bilmezler. Cehli mürekkebe düşenlere yazıklar olsun dost, o cahiller ki aşk der ama sevdayı bilmezler." Aynen öyle. O cahiller ki aşk der ama sevdayı bilmezler. Affeyle beni Rabbim. Deryadayım deryayı bilmezem. Vay halime ki ben hakkıyla mevlayı bilmezem. Gel beraber kalbimizi silkeleyelim de dost bu ülfetten azat olmazsam sevdayı bilmezem. Pek güzel olmuş sevgili Mustafa. Tebrik ederim sevgili Mustafa Hamza. Çok güzel olmuş. O mahiler ki derya içidir. Deryayı bilmezler. Vay onların haline ki ülfete düşer. Mevlayı bilmezler. Cehli mürekkebe düşenlere yazıklar olsun. O cahiller ki aşk der ama sevdayı bilmezler. Çok çok güzel olmuş. Allah razı olsun sevgili Mustafa. Evet. Bu kadar mı bugünkü dualarımız? Hah. Evet. Sevgili Feyzacığımın şiiri gelmeyecek mi diye soracaktım. Onunla final yapalım. Şöyle demiş sevgili Feyzacığımın Feyzli şiiri. Ey beni benden iyi bilen Alim Rabbim. Ey beni benden iyi bilen alim Rabbim. Bilemediğim ne varsa merakıma merdiven olsun. Hayranlık taşısın kalbimden. Uzvlarıma mehabet dolsun. Bir ses yeter. Aşk-ı muslat ile secdede demler coşsun. Hasret ile uzak düşmüş hüsran ehlinden eyleme bizi. Sanki her zerremden karipsin bana. Beni çıkarsam tenimden hani ne kalır bana? Görem uyuyabilir mi fecirde kızaran güneşi? Gören uyuyabilir mi fecirde kızaran güneşi? Görmeyen alabilir mi haremin davetini? Vecd ile dile gelmiş varlık bülbül gibi şakımakta. Tüllenen perdeler yalnız ariflere kalkmakta. Ah kalbim uyan sıyır gecenin nikabını yüzünden. Vakti gelmedi mi rikkatin gün eksilirken günün gün eksilirken gününden. Çok güzel olmuş sevgili Feyzacığım. Kalemine bereket. Çok feyizli bir şiir olmuş. Vec dile dile gelmiş varlık bülbül gibi şakımakta. Tüllenen perdeler yalnız ariflere kalkmakta. Ah kalbim uyan sıyır gecenin nikabını yüzünden. Vakti gelmedi mi rikkatin gün eksilirken pencerenden. Evet. Sanki her zerremden garipsin bana. Beni çıkarsam tenimden hani ne kalır bana? Gören uyuyabilir mi? Fecirde kızaran güneşi görmeyen alabilir mi hareminin davetini? Çok güzel olmuş. Çok. Şimdi pek sevgili çocuğum Aleyna'nın duasını okuyacağız. Ona da selam ediyorum. şöyle demiş. Güzel Allah'ım üstadımızın da dediği gibi, "Ey göz güzel bak, bakış derinliği lütfeyle bize. Okuduğumuz her satır, öğrendiğimiz her hakikat senin cemaline açılan bir pencere olsun. Kendi kemalat yolculuğumuzun menzilleri olsun. Marifet-i ilahiyenin altın anahtarları olsun. Bilge yol gösterici bir mum gibi karanlığımıza ışık saçsın. Muhabbet ve marifetullah'a dönüşsün. İsteriz göz bebeklerimizde daima nuru cemalin cilvelensin ve ona öyle bir hayranlıkla bakabilmeyi nasip et ki bize helmin mezit deyip daha fazla öğrenmek isteyelim. Heyecandan kalbimizin ritmi değişsin. Kalbimiz seninle yanıp tazelenmeye hiç usanmasın. Bize faydasız değil yararlı bilginin izinden yürümeyi ve bu bilgileri amele dönüştürebilmeyi nasip eyle. Kalp pusulamızdan ve bu bu bilgi israfından sana sığınırız. Hakiki kulluğun sırlarını aç kalbimize. Derinleştikçe derinleşmek isteyelim. İlham esintilerine hazır bir ruhumuz olsun. Her bir yaşantıda veçhi rahmeti görebilelim. Sana olan hayranlık ve heyecan kalbimizde tükenmeyen bir nehir gibi aksın. Sana olan hayranlık ve heyecan kalbimizde tükenmeyen bir nehir gibi aksın. Her gördüğümüzde yeniden doğsun. Her bildiğimizde yeniden artsın. Dolup tarsın. Amin. Elfü elfü amin. Benim güzel çocuğum. ve şair Senacığımın şair Senacığımın şiiriyle bitirelim. Şair Senacığıma da selam olsun. Güzel çocuğumun şöyle demiş. Sallanıp dursam sonsuz bir hayretin beşiğinde. Hayranlıktan dönse başım soluk alsam eşiğinde. Ülfet perdelerinden uzak varlığın derununa dalsam aşk ile dolup taşsam marifet ve tefekkür bileşiğinde. Çok güzel devamı da var. Ya hayyu ya Kayyum. Duası olsun derslerimiz hakiki dirilmenin. Kanatlarıyla nurlanıyor sema. Müjdelenen altın nesl. Ey karanlık asır halvethanelerde boğuluyor nihayet cehl rahman Rahim. Hevadan nem havadan nem kapan güzellerine kat bizi. Havadan nem kapan kapan güzellerine kat bizi. Evet. Ya hayyu kayyum duası olsun derslerimiz hakiki dirilmenin. Kanatlarıyla nurlanıyor sem müjdelenen altın neslin. Ey karanlık asır halvveelerde boğuluyor nihayet cehl rahman rahim havadan nem kapan güzellerine kat bizi. Amin. Elfi alfu amin. Sevgili Sudeciimin de duası gelmiş. Onu da okuyup öyle bitirelim. Ona da selam ediyorum. Ey her şeyi yaratan, sonsuz kudret sahibi yüce Rabbim, beni ülfet hastalığına yakalanmaktan muhafaza eyle. Sude böyle demiş. Ben de kendi adıma, "Ben ülfet hastalığına yakalandım. Allah'ım beni iyileştir demek istiyorum. Beni bu hastalıktan iyileştir. Kudret mucizelerini hayret ve hayranlık ile görebilmeyi nasip eyle. bilimde öğrendiklerini, bilimde öğretilenleri sebep sonuç ilişkileriyle basitleştirmek yerine senin esma-i ilahinle görebilmeyi, fark edebilmeyi nasip eyle. Üstat bir mektubunda o bilimle öğrendiğimiz şeyleri odunlara benzetiyor. Onları aşkın ateşiyle yakmak lazım diyor Bediüzzaman Hazretleri. O bilgi odunlarını ve Risale-i Nur'un da bunu yaptığının altını çiziyor. Esma-ı ilahi ile görebilmeyi, fark edebilmeyi nasip eyle. Her anlamda derinlik ile tefekkür edebilmeyi dup duru bir gönülle bize nasip eyle. Amin. Amin. Amin. Ya Resulallah. Bir adedi-i ilmik ve bir aded-i malumatik. Evet bugünkü dersimiz böyleydi değerli dostlarım. Hakkınızı helal edirsiniz. Görüşmek ümidiyle. Hoşça kalın.

EMİNE EROĞLU İLE MESNEVÎ-İ NURİYE OKUMALARI - 225: MUCİZELERİ SIRADANLAŞTIRMAK

Channel: Emine Eroğlu

Convert Another Video

Share transcript:

Want to generate another YouTube transcript?

Enter a YouTube URL below to generate a new transcript.