YouTube to Text Converter

Transcript of EMİNE EROĞLU İLE KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİ: İRŞAD VE MÜRŞİD 2

Video Transcript:

İnşallah. Tamam. Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü ala seyyidina ve senedina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmîn. Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullah. Elf alfi salatin vef alfi selamin aleyke ya habiballah. Değerli dostlarım, hepinizi yeni bir dersten, yeni bir okumadan, Kalbin Zümrütte Tepeleri okumasından selamlıyorum. Hatta sizi yeni bir mevsimden selamlıyorum. E derse başlamadan, eee, hatırlatmak ihtiyacı hissettim, arzusu duydum. Biz, eee, dört mevsim, dört kitap olmak üzere Risale-i Nur külliyatını beraberce bitirmeye çalışıyoruz. Dört kitabı bitirdik. Şimdi de Mesnevi-i Nuriye okuması yapacağız inşallahu Teala kış aylarında. En son şuaları okumuştuk. Şualar biraz kalın. Bitiremeyenler bize yetişmiş olur. Biz Mesnevi Nuriye okuması yaparken aynı zamanda her ayda bir pırlanta kitabı okumaya çalışıyoruz. Bitirmeye çalışıyoruz. Ona ilişkin bir sıramız da var. Şimdi namaz kitabını okuyacağız. bize eee iştirak ederseniz memnun oluruz. Özel bir şey yapmanız gerekmiyor. Bir beyanda, bir ilanda bulunmanız gerekmiyor. Sadece kış mevsimi içerisinde Mesnevi Nuriye'yi ve Aralık ayı içerisinde de namaz kitabını bitirmeniz gerekiyor. Bitirenlere de haseten dua ediyorum değerli dostlarım. Şimdi hazirunu da gaybunu da muhabbetle selamlayalım ve bugünkü dersimiz olan irşat ve mürşide geçelim. Irşat ve mürşidin bir bölümünü geçen dersimizde, geçen kalbin zümrüt tepeleri dersimizde yapmıştık. Malumunuz biz her ay bir kalbin zümrüt tepeleri ders yapmaya çalışıyoruz ve bunu da Çağlayan izleyinde yapıyoruz. İrşat ve mürşit makalesini ikiye bölerek yayınladı. eee Çağlayan dergisi. Biz de öyle yaptık. Birinci bölümünü geçen ay mütalaa ettik. İkinci bölümünü de bu ay mütalaa edeceğiz inşallahu teala. İrşat ve mürşit makalesinin bizim için çok önemli, çok ayrıcalıklı bir yönü var. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri emri bil maruf nehyen el münker farzı kifaye farzı aynı haline gelmiştir. Üstelik de muza farz olmuştur deyince irşat sorumluluğu hepimizin sorumluluğu haline geliyor. Dolayısıyla bu makaleyi okurken asliyet planında mürşid-i kamilleri zırliyet planında da kendi sorumluluğumuzu nazarı itibar alarak okuyoruz. Bizim irşat ekseni diye çok önemli bir el kitabımız var. Ve o el kitabında, o irşat ekseninde anlatılan meselelerin aslında asırlar boyunca tasavvufun özü, ruhu olan irşadın ve tasavvufun yol göstericileri, o yolun, o seyrü süluk yol göstericileri, rehberleri, pişuvaları, piştarları, rehumaları olan insan-ı kamillerin, mürşid-i kamillerin eee ne ifade ettiğini bu makale bize anlatıyor ve aslında Bizim ifa etmeye çalıştığımız mananın Hz. Adem'den bu yana peygamberler silsilesiyle Efendimiz Sallallahu Teala Aleyhi ve Sellem'den sonra da velayet silsilesiyle akıp gelen bir ırmağın bizim üzerimize akan manası olduğunu görüyoruz. Bu makalenin içerisinde bunu göreceğiz. Kendi sorumluluğumuzu da görüyoruz. Bu makalenin içerisinde bizim çok kullandığımız kavramlar malumunuz asliyet planı, zülliyet planı. Asliyet planında mesela insan-ı kamil efendimiz sallallahu teâ aleyhi ve sellem'dir. Ama ziliyet planında müminler, müslimler derecelerine göre insanı kamil olma gayreti içerisinde olan o noktada bir yolculuk yapmaya çalışan insanlar olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla asliyet planında mürşid-i kamil efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem ve derecesine göre insan-ı kamiller asırlara ışık tutan mücedditler, müçtehitler efendim muhaddisler, müfessirler onlar kendi ısırlarının insanı kamilleri, kendi yollarının, yürüdükleri yolların insanı kamilleri ve insanları da ellerinden tutup o insan-ı kamil ufkuna taşımak mükellef olanlar, vazifeli olanlar. Ama bir de meselenin bize bakan yönü var. Zikrettiğim gibi bizim yaşadığımız asırda emri bil maruf nehyanen münker farz aynı olduğu için İslam boyunduruğu yerde olduğu için biz de hoca efendinin o irşat ekseni bağlamında kendi adımıza, kendi sorumluluğumuzu, irşat sorumluluğumuzu ifa etmeye çalışıyoruz. Aynı zamanda da bir mürşid-i kamilin eteğine tutunmuşuz. üstat diyoruz, hoca, hoca efendi diyoruz. Hatta üstadımız diyoruz, hocamız diyoruz ve onlara bende olmaya çalışıyoruz. Öyle olunca hani bu makale hem mürşid-i kamiller nedir? Kimlerin eteğinden tutulur? Kimle kimlere bende olunur? Kime üstadım denilir? Kime hoca efendim denilir? Bunu eee bir karakteristik hususiyetleriyle özet olarak okumuş olacağız. İkincisi de zikrettiğim gibi kendi sorumluluğumuzu bu bağlamda değerlendirmiş olacağız. Yani nerede durmamız gerektiğini görmüş olacağız. Hoca efendi şöyle başlıyor. Şimdi biz ikinci makaleyi okuyacağız ama birinci makalede irşat nedir? Mürşit nedir? Genel manasıyla bunları hoca efendi bize ifade etmişti. Şöyle demiştik hatırlayacaksınız aslında. İrşat yol göstermek demek ama bu yol hakka çıkan yol. Dolayısıyla gönülleri Allah'la buluşturmanın adına biz irşat diyoruz. Bunun için değişik vesileler var, sözler var, yazılar var. Efendim, eee, farklı sizin yaptığınız gibi birtım işte organizasyonlar yaparak, eee, diyelim ki vesileleri, vasıtaları kullanarak insanları e doğru yolu gösterme, gönülleri hakla buluşturma ve bunu yaparken de Allah'la kul arasındaki Allah'la kalpler arasındaki engelleri ortadan kaldırmaya biz irşat demiştik. ve hakla tanışıklığa vesile olmak irşat aslında. Ve hep şöyle diyoruz ya, e, hakiki insan olmak, işte potansiyel insanı olmaktan hakiki insan olmaya yolculuk etmek. Hatta tekamül diyoruz, terakki diyoruz, tasaffi diyoruz. Yani saflaşmak, olgunlaşmak, insanı kamil olma yolculuğunda seyri sülük yapmak diyoruz. İşte bütün bunların hepsi irşat. Çünkü sadece gönülleri Allah'la buluşturmak değil mesele. Aynı zamanda gönülleri Allah'la buluşmuş olan insanların bir insan olma terbiyesinden geçirilerek bilkuve istidatlarını yani kuvve potansiyel haldeki istidatlarını fiile geçirmeye de biz irşat demiştik ve bunu demeye de devam ediyoruz. Aslında bizim yaptığımız sohbeti cananlar da bu manada bir sohbet halkasının içerisinde bu eee manadan yudumlar alabilmek ya da kana içmek suretinde cereyan ediyor. Bunun için sohbetlerimiz var. Bunun için e hizmet faaliyetlerimiz var. İrşat dolayısıyla da eee özet olarak gönüllerin hakla buluşturulması demek. Bir de bir mürşit var. Mürşit de bunun öznesi, bunun sorumlusu. Eee, değerli dostlar, mürşidi bugün tanımlamaya ve bu tanımı derinleştirmeye devam edeceğiz. Ama umumi manada mürşit nedir diye sorduğumuzda irşatla alakalı bütün esasları ruhunda toplamış hakikatalı. Buna mürşit diyoruz. irşatla alakalı bütün hususları ki o hususları mürşit bağlamında bugün böyle hizmet prensipleri şeklinde de düşünebilirsiniz. Beraberce mütalaa edeceğiz ama bütün o manaları kendi ruhunda toplamış. Kimdir mürşit? Hakikat tellalı. Irşat gönüllerin hakla buluşturulması. Mürşit de hakikatalı. Dolayısıyla o bir peygamber varisi. Mürşitler, peygamber varisleri ve biz o mürşidi bugün nasıl bir keyfiyete haiz olduğunu beraberce mütalaa edeceğiz. Şöyle diyor, eee, Mürşit 2 makalesine başlıyoruz. Mürşit dava ve düşüncesine herhangi bir beklentiye girmeden tam bir adanmışlık ruh haleti ve ölesiye bir gayretle hemen her zeminde mırıldanıp duran ve ulaşanla ulaşılacak olan arasında bir köprü insandır. Şimdi o hakikat erinin vasıflarını göreceğiz. Şimdi bunları bu vasıfları mürşidin vasıfları olarak da listeleyebiliriz. Eee, şöyle de listeleyebiliriz. Hizmet prensipleri olarak da listeleyebiliriz. Çünkü neye e muhtaç? İnsanlık neye muhtaç? Hepimiz neye muhtac muhtacız? Diyelim ki ben benim yolum hakikatle buluştu. Ama bu konuda derinleşmeye ihtiyacım var. Bu konuda bir yolculuk yapmaya, potansiyelimi açığa çıkarmaya ve eee hakiki insan olmaya ihtiyacım var. Dolayısıyla bu ihtiyaç yani bir mürşit ihtiyacı hayatımın aslında en asli ihtiyacı, en önemli ihtiyacı diyebiliriz buna. Mürşid ihtiyacı ve bu sorumluluğu da başkalarına karşı da duyduğum sorumluluk bu. İnsanlığın perişaniyetine bakın. Emri bil maruf nehyen münker. Neden farz ayn haline gelmiş? Çünkü İslam boyunduruğu yere konulmuş. Neden farz ayn haline gelmiş? E çünkü eee Efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem'in getirdiği o dupduru vahiy le ruhların buluşamaması zamanı içerisindeyiz. Ne diyorduk? asır diyor Bediüzzaman Hazretleri dinin ruhu ölmüş, kalbi ölmüş, cesedi yaşıyor. Dolayısıyla dinin ruhunun yeniden diriltilmesi bir irşat faaliyeti. Dinin kalbi hayatının yeniden diriltilmesi irşat faaliyeti. Böyle olunca mürşit bizim hayatımızın, mürşid-i kamil bizim hayatımızın merkezine yerleşiyor. Geçmiş asırlarda da bu böyleydi. Ama bizim adımıza bu daha da önem kazandı ve bizim sorumluluğumuz da bu meyanda daha ziyade arttı. Mürşit dava düşüncesini herhangi bir beklentiye girmeden tam bir adanmışlık ruh haletiyle yapan özne. Şimdi burada okuyacağımız şeyler size çok tanıdık gelecek. Çok tanıdık gelecek. Çünkü Hoca Efendi sohbetlerinde bize hep bunu anlatıyor. İrşat ekseninin temel meselesi bu. Ama o asırlar boyunca süzüp gelen manaların özü de bu. Asırlar boyunca insanlık böyle bir yolculukla hakikate ulaşmış. Çünkü ne olacak o zaman? Kim mürşit? Kim mürşit sorusunun bugün bu böyle hani adeta maddeler halinde, adeta özler halinde çıkarılıp önümüze konulmasının bir anlamı daha var. Şimdi yaşadığımız asır İslam'ın ruh hayatının e öldüğü ve bunun yeniden dirilti, diriliş asrı olmasından yola çıkarsak eee çok sahte mürşitler de var. Çok sahte mürşitler de var. Mürşidim diye ortaya çıkıp da insanların yollarını sarpa sardıranlar da var. Öyleyse hakiki mürşit nediri isim vermeden, özne vermeden vasıflarıyla tanımak bizim için esas olan. Kimmiş o? Bakın dava düşüncesini beklentiye girmeden, herhangi bir beklentiye girmeden tam bir adanmışlık ruh haleti içerisinde yapan ve ölesiye bir gayretle yapan, dava düşüncesiyle yaşayan yani. Ve bakın birinci prensip olarak ne çıktı ortaya? Mürşidin vasfı olarak ne çıktı? Beklentisizlik, adanmışlık. Bunlar zikrettiğim gibi sizin hep tanıdığınız kavramlar. Hizmet prensipleri bir mürşidin vasıfları olarak karşınıza çıkacak bu makalede. Mürşit dava düşüncesini, dava insanı davam diyor ya Bediüzzaman Hazretleri o uçuruma doğru düşerken davam dava düşüncesini beklentiye girmeden tam bir adanmışlık aleti ruhiyesiyle ve ölesiye bir gayretle hemen her zeminde mırıldanıp duran bakın kaç tane hizmet prensibi çıktı. dava insanı beklentisiz, adanmış ve şevki-i mutlak diyor ya üstadımız öylesiye bir gayretle her zeminde mırıldanıp duran ve bunun için bunun için yeryüzüne yayılan bunun için hicret eden her zeminde belirli bir yerde tıkanıp kalmayan ve ulaşılacak ulaşan ulaşılanla ulaşılacak arasında köprü olan İnsan burada mürşidin çok önemli bir vasfı ortaya çıkıyor. Kimdir mürşit diye sorulduğunda köprü insan o. Ulaşanla ulaşılan arasında köprü insan. Ne olacak? Birilerini alacaksınız. Ellerinden tutacaksınız. Onları hakikate götüreceksiniz. Siz köprü olacaksınız o insanlara. O engelleri ortadan kaldırma noktasında Allah'la kul arasındaki engelleri ortadan kaldırabilmek, gönülleri hakikatle, hakla buluşturabilmek noktasında kim kimmiş mürşit? Köprü insan. Ulaşanla ulaşılacak olan köprü insan. O ücretlere, bedellere, mükafatlara, ödüllere karşı her zaman kapalı kalmanın yanında talepsiz gelen maddi manevi bir kısım insanları da çevresindeki halis kimselerin gayretlerine bağlayarak hep onları nazara verir. Şimdi ne kadar çok böyle diyorum ya aslında hep sizi anlatan, sizin yolculuğunuzu anlatan cümleler bunlar. Şimdi bir beklentisiz olmak dedik ya adanmış olmak. E beklentisiz olunca ücretler, mükafatlar, ödüller, bedeller, bütün bunlara kapalı kalmak, beklentisiz olmak böyle bir şey değil mi? Hatta parmakla gösterilmeyi bile beklememek, alkışlanmayı beklememek, takdir edilmeyi beklememek, sırtımızın sıvazlanmasını beklememek. Bütün bunlar hepsi bu bağlamda bütün bunlara karşı kapalı kalmak. Şimdi bir yönü bu kapalı kalmak. Ama bir de ne var? Biz beklemeden gelenler var. Biz istemeden gelenler var. Talepsiz gelenler var. Maddi ve manevi ihsanlar var. Geliyor değil mi? Yağıyor. Hatta maddi manevi ihsanlar üzerimize yağıyor. Mükafatlar, ödüller, efendim alkışlar. Belki sırtınızın sıvazlanması bunları yaşayabiliyorsunuz. O zaman da ne olacak? Siz beklentisiz olacaksınız. Kapalı kalacaksınız ama beklenmeden geldiğinde o zaman da çevrenizdeki halis kimselerin gayretlerine bağlayacaksınız onları. Vazifeniz irşat ya. E vazife irşatı olunca çevrenizde hep insanlar olacak. Mesela eee gençler öyle zannediyorum ki aranızda hizmet vazifesi olmayan yoktur. Mentör oluyor gençler. Düşünün. Hatta lise son sınıfta bile mentörlüğü başlatan beldeler var. Üniversiteye gidiyor gençler ve mentör oluyor. Dolayısıyla çevrelerinde hemen birileri oluyor. Bir sohbet ablası olduğunuzda çevrenizde birileri oluyor. Bir vazife aldığınızda o vazifenin sorumlusu siz olduğunuz için çevrenizde birileri oluyor. İşte Allah'ın beklentisiz olarak gönderdiği o ihsanları, o lütufları da o çevrenizdeki insanların eee halis çevrenizdeki insanların hulusu, halis olan o insanların gayretlerine bağlayacaksınız. Şimdi bu da prensip farkındasınız. Hem hizmet prensibi hem de mürşidin vasfı. Ödüllere, mükafatlara, beklentilere, ücretlere kapalı yaşayacak. Ama beklentisiz olarak gelenleri de çevresindeki insanların hulusuna, çevresinde halis olan kimselerin gayretlerine bağlayacak. Diyecek ki işte bu kadar halis kardeşlerim var etrafımda. Onların hulusuna, onların ihlasına binaen Allah lütfediyor, yaldırıyor diyecek. Böyle bakacak. Şimdi böyle yaptı ve onları ne yaptı? nazara verdi. Kendi üstünden dikkati çevirdi. Onları nazara verdi. Bu nazara vermek fiili beni çok etkiler. Üstadın icat ettiği fiildir. Nazara vermek, başkalarını dikkate sunmak, onu göstermek, onlara işaret etmek. Kardeşlerimin gayretleri demek, onların halis gayretleri diyebilmek. onları nazara verdi. Bütün mevhibeleri gönlünde onlarla paylaşır ve mensubu konumunda bulunanları hak teveccühlerin birer vesilesi sayar. Şimdi ne oldu? Gönlünde Allah'tan gelen bütün mevhibeleri, bütün hediyeleri onlarla paylaşıyor gönlünde. Lütufsa onların üzerinden geldiğini düşünüyor. Buna inanıyor. Siz inanıyorsunuz buna. Öyle zannediyorum. Başka türlüsü mümkün değil. Sağıma bakıyorum o kadar güzel insanlar. Soluma bakıyorum o kadar güzel insanlar. Üstat diyor ya sen kendini o recü facir bil diye. Ben eee o kardeşlerimin arasında bulunuyor olmayı bir vesile-i Necat olarak görüyorum. Dolayısıyla ne oluyor? E gelen mevhibeler onların ihlasına, onların gayretlerine geliyorsa gelen her şeyi onlarla paylaşabilmek ve gönlünde onlarla paylaşabilmek. Cenabı Hak'tan gelen mevhibeleri ve mensubu konumunda bulunanları da hak teveccühünün birer vesilesi saymak ve beraberce hizmet ettiğimiz kardeşleri Cenabı Hakk'ın bize teveccühünün bir vesilesi olarak görmek ve kalbimize gelen mevhibeleri de kardeşlerimizle paylaşabilmek. Bu seviyedeki bir fedakarlık her zaman tebcil edilecek bir fedakarlıktır. Ama hakiki mürşit bu ölçüdeki gayretlerini dahi katiyen şayanı takdir görmez, takdir beklemez. Hele asla hiçbir hareket ve faaliyetin Allah rızasının dışında dünyevi uhrevi hiçbir neticeye bağlamaz. Şimdi bu böyle davranıyor ya. Şimdi o böyle davranıyor olmayı da bir alkış vesilesi görmemek, böyle davranmamak. E geleni başkalarına vermek ama geleni başkalarına vermek de bir fazilet ya. O geleni başkalarına verme faziletini bile üstüne almamak. Görüyor musunuz? Yani unutmak, unutmayı da unutmak. Ne olaca? Ne olacak o zaman? Bu seviyede bir fedakarlık yapacak. Yani gayret edecek, didinecek, ölesiye bir gayretin içerisinde olacak. Ama Cenabı Hak bir muvaffakiyet yarattığında onu üstüne almayacak. Bu üstüne almayışı da tebcil edilecek, işte takdir edilecek bir fedakarlık olarak görmeyecek. Hakiki bir mürçit katiyen şayanı takdir olarak görmeyecek. Takdir beklemeyecek. asla hiçbir hareket ve faaliyetini Allah rızasının dışında dünyevi uhrevi herhangi bir neticeye bağlamayacak. Farkındaysanız bunlar hizmet prensipleri ama aynı zamanda ihlas prensipleri hiçbir faaliyetini, hiçbir hareketini Allah'ın rızası dışında uhrevi de dikkat edin bir neticeye bağlamayacak. Hani beklentisiz olmayı, alkış beklememek, efendim övülmeyi beklememek, takdir beklememek. Tamam. Ama bunlar dünyevi beklentiler. Hakiki bir mürşit uhrevi bir beklenti içerisinde de olmayacak. Yani ben hizmet ediyorum. Cenneti Cenabı Hak bana versin. Cennette köşküm olsun, sarayım olsun, efendim altından ırmaklar aksın, huriler olsun, gılmanlar olsun. Bunu da beklemeyecek. Öyle olunca şunu sorabilirsiniz. Emin abla Allah'tan cennet istemeyecek miyiz? Elbette isteyeceğiz ama amelimizin karşılığı, hizmetimizin karşılığı, irşadımızın karşılığı olarak istemeyeceğiz. Onu Allah'ın fazlından isteyeceğiz. Sabah akşam dualarımızda Allah diyoruz ya işte demeye devam edeceğiz. Cennetini, cemalini isteyeceğiz Allah'tan. Ama amelimize karşılık olarak değil. Bu ayrımı çok iyi yapabilmek lazım. Amelimize karşılık olarak değil. Amelimize karşılık olarak istediğimiz bir tek şey olacak. O da Allah'ın rızası. Dolayısıyla Allah'ın rızası dışında dünyevi, uhrevi hiçbir neticeye amellerimizi bağlamayacağız. Ne hareketlerimizi ne de faaliyetlerimizi. Efendim şöyle yorulduk, şöyle gayret ettik, şöyle uğraştık, şöyle bir projeye katıldık, şöyle bir organizasyon yaptık. şöyle bir faaliyetin içerisinde olduk. Bütün bunlar sadece ve sadece Allah rızasını hedefleyecek. Başka hiçbir sadece dünyevi değil bakın uhrevi bir neticeye de bağlanmayacak. İşte mürşidin vasıfları bunlar. O hak karşısında her zaman düz durur. Zira bilir peygamberlerin yanında yürüdüğünü, peygamberlerin yolunda yürüdüğünü. Bu hak karşısında düz durmak meselesi değerli dostlar, düz insan olmak. Düz insan olmak. Öyle diyor ya hoca efendi. Düz. Düz insan ne demek? İnsanlardan bir insan olmak. Hazreti Ali'nin sözü sürekli hatırladığımız o söz var ya kün inden nas ferden minennas. İnsanlardan bir insan olmak. İşte hak karşısında o kendine bir makam, kendine bir efendim paye vermiyor. Düz bir insan olarak duruyor hakkın karşısında. Hoca efendinin kendine kıtmir dediğini hatırlatmak isterim size. Üstadımıza bakın. Üstadımıza bakın. Kendini hiçbir paye vermiyor. Bediüzzaman Hazretleri, "Ben de Risale-i Nur'un talebesiyim." diyor. Dolayısıyla hak karşısında her zaman düz durur. Zira bilir. Neyi? bilir. Yürüdüğü yol peygamber yolu bunu bilir. Efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem miraca davet edilirken bakın abduhu diye abdu olarak davet ediliyor. Kelime-i şehadetin içerisinde Resulullah'la beraber abdiyeti de geçiyor efendimizin. Abdü ve resuluhu. En yüksek paye kulluk payesi. İşte Allah karşısında düz durmak demek bir kul olarak durmak demek. Kulluğumuzun bilincinde olarak durmak demek. Hazreti Mevlana gibi kul oldum, kul oldum, kul oldum diye bilmek demek ve bundan daha yüksek bir paye bilmemek. O Allah'ın karşısında hep böyle durur ve biri bilir. Neyi bilir? Yürüdüğü yol yol peygamber yoludur. Ve bu yolun adap ve erkanı var. Hoca efendi bir makalesinde diyor ki, "Hem bu yolda yürüdüğünü söyleyeceksin hem de yolun adabına, erkanına riayet etmeyeceksin. Bu çelişki olur." Şimdi yürüdüğümüz yol peygamber yoluysa o yolun bir adabı var, bir erkanı var. Dolayısıyla biz de o adaba göre yürürüz. Ve o adabın, yürüdüğümüz yolun en önemli esası hakkın karşısında insanlardan bir insan olarak kul olarak durabilmek. Makam, mansıp. Üstat bakın ne diyor. Biz ehli tarik olmadığımız için diyor bizim aramızda böyle şeyhlik efendim şeyh karşısındaki müritlik yok diyor Bediüzzaman Hazretleri. Kardeşlik var. Kardeşlik var. Bana işte Emine abla diyorsunuz. Emine abla olmak bir pay değil. Bir hatırlatma. Sizden bana doğru gelen bir hatırlatma. Hepimiz aynı halkanın içerisinde kardeşleriz. Çünkü yolumuz kardeşlik yolu. Birbirimizi irşat etme sorumluluğu hepimizin birbirimize karşı sorumluluğu. Benim size karşı sorumluluğum değil. Sizin de bana karşı sorumluluğunuz. Hatta hoca efendi diyor ki bir evin fertleri, aile fertleri hepsinin diyor birinci vazifesi birbirlerine karşı babanın çocuğa, çocuğun babaya, anneye. Birinci vazifesi diyor hoca efendi. Ellerinden birbirlerinin tutsunlar da birbirlerini insanı kamil olmaya taşısınlar. En birinci vazife bu. Bakın görüyorsunuz değil mi? Kur'an-ı Kerim'de Lokman suresinde Hz. Lokman oğluna nasihat ediyor. E Meryem suresinde Hz. İbrahim Aleyhisselam babasına nasihat ediyor. Öyle olunca bakın ne var? Hepimiz kardeşiz ama birbirimize karşı irşat sorumluluğumuz var. Sadece benim size karşı değil, sizin de bana karşı irşat sorumluluğunuz var. Öyle olunca ne oluyor? Bakın Allah'ın karşısındaki duruşumuz hepimizin kuluşu düz bir duruş oluyor. Ferden minennas duruşu oluyor. Biliyoruz yolumuz peygamber yolu. Ne diyordu hocamız? Bu yolda yürüdüğüne pişman olmak demek peygamber yolunda yürüdüğüne pişman olmak demektir diyordu. Yolumuz peygamber yolu ve bu yolda yürümenin bir adabı var, bir erkanı var. Ve bunların başında da irşadın hak hoşnutluğuna bağlanması var. Yani ben insanları irşat edeyim de bununla ilgili bir makamım olsun. İrşat edeyim de alkışlanayım. İrşat edeyim de bunu makamlara, mansıplara bağlayayım. Hayır, bu adaba aykırı. Peygamber yolu beklentisizlik yolu. Peygamber yolu adanmışlık yolu. Evet. Eee, şöyle devam ediyor hocamız. Mürşit muhataplarını bütün hususiyetleriyle bilen ve onları her zaman şefkatle kucaklayan, sevinçlerine, kederlerine iştirak eden, başarılarını alkışlayıp olumsuz yanlarını da görmezden gelen bir sevgi ve müsamaha kahramanıdır. Ne güzel bir cümle, değil mi? Kimmiş mürşit? Bir sevgi ve müsamaha kahramanı. sizi yargılayan, sizi yargılayan, size efendim kendinizi eee değersiz hissettiren, günahkar hissettiren, o yolları aşamayacağınızı düşündüren değil. Mürşit sizi hususiyetlerinizle bilen, kendi çağını çok iyi bilen, kendi çağının insanını çok iyi tanıyan, çok iyi tanıyan. Üstadın tespitlerine bakın. Mesela asrı ve enaniyet asrı olarak tanımlıyor Bediüzzaman Hazretleri. Şimdi asır enaniyet asrı isa üstat ihlas risalesinde ne diyor? Nasihat ederken bile damara dokundurmadan diyor Bediüzzaman Hazretleri. Niye? E enaniyet asrı isa insanların enaniyet damarına dokunuyor. Dolayısıyla kendi asrınızı çok iyi bilmek, o asrın insanının özelliklerini bilmek genel manasıyla bir de muhatap olduğunuz insanları iyi bilmek. tanımak ve onları şefkatle kucaklamak. Yaralı insanlar yaralı. Üstadımız yine kendi asranın eee insanlarını çok iyi tanıyor olmanın cümlesini kuruyor. Ya içimiz dışımıza çevrilse bize Hazreti Eyüp'ten daha yaralıyız diye. İnsanlar yaralı. Yaralı olan insanların en fazla neye ihtiyacı olur? Şefkati. Ve hepimiz yaralıyız. İnsanları şefkatle kucaklamak. Elimizde nur var, topuz yok diyor Bediüzzaman Hazretleri. Onların sevinçlerine, kederlerine ortak olmak, başarılarını alkışlamak. Meşhur bir söz var ya eee atasözü marifet iltifat eee marifet iltifata tabidir değil mi? Cümle böyleydi. Marifet iltifata tabidir diye bir atasözümüz var. Hoca efendi diyor ki aslında bu doğru değildir. Doğru olan iltifat marifete tabidir. Yani önce marifet olacak siz de onu ona iltifat edeceksiniz. Yoksa iltifat edelim de ortaya marifet çıksın cümlesi aslında doğru bir cümle değil diyor hoca efendi. Ama ortada marifet varsa biz insanların marifetlerine karşı ne yapacağız? Onları alkışlayacağız. O marifetleri alkışlayacağız. Onların başarılarını alkışlayacağız. Diyelim ki efendim namaza başladı. Diyelim ki bir sure ezberledi. Diyelim ki efendim e düzenli olarak sohbeti cananlara geliyor. Dersi çok güzel dinliyor, katkı sunuyor. Bunların hepsi alkışlanması gereken şeyler. Öyle değil mi? Ne olacak? Onların kederlerine ortak olacağız. Sevinçlerine ortak olacağız. Başarılarını alkışlayacağız. Onları şefkatle bağrımıza batacağız. Ama eğer olumsuz yanları varsa onları da görmezlikten geleceğiz. Bu çok önemli. Bakın şöyle zannediliyor. İşte bir mürşit eee muhatabının olumsuz yanlarını eee söyleyendir zannediliyor. Oysa mürşit muhatabının olumsuz yanlarını diyor hoca efendi görmezden gelen kimmiş mürşit? Sevgi ve müsamaha kahraman. O bir kahraman. Ama kahramanı, sevgi kahramanı başka türlü olsa nasıl olurdu biliyor musunuz? Biz diyelim ki bir mürşidin eteğine tutunduk. İşte bir ablamız var, bir abimiz var, bir sohbetimiz var. Ne olurdu biliyor musunuz? Eğer kusurlarımız görmezden gelinmeseydi kaçar giderdik. Öyle diyor ya Allah efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem'e, "Sen kaba ve katı yürekli olsaydın onlar etrafından dağılır giderlerdi di" diyor aye-ti kerimede efendimize. O Uhud sonrasında, Uhud sonrasında mahcup olurduk. Mesela pek çok insan şöyle düşünüyor. Diyelim ki hoca efendinin huzuruna girecek arkadaşlar hep işte hoca efendi benim kalbimi görür. ne kadar kirli, ne kadar günahkar bir insan olduğumu görür. Ben hoca efendinin huzuruna nasıl gireceğim diye düşünür. Ama o huzura girdiğinde nasıl şefkatle kuşatıldığını hisseder. Girenler bunu tecrübe etmişlerdir. Ben çok fazla tecrübe eden arkadaş onların cümlelerini biliyorum. Mürşid-i kamil kimdir? Mürşit kimdir? bir sevgi ve müsamaha insanıdır. Sevgi ve müsamaha kahramanıdır. Hatta o yüzden de etrafındaki insanların, ilgilendiği insanların, sorumlu olduğu insanların başarılarını alkışlar. Onları kucaklar, şefkatli kucaklar. Sevinçlerine, kederlerine ortak olur. Olumsuz yanlarını isa görmezlikten gelir ve müsamma karşılar. O çevresindeki aç gönülleri tam tatmin etmek için, karanlık ruhları aydınlatmak için her zaman bir buhurdan gibi tüter durur. Mum gibi içten içe cız ederek hep kendine rağmen yaşar. Oturur kalkar. Yaşatma zevki ile soluklanır ve mefkuresini ifade adına hiçbir fedakarlıktan geri kalmaz. Şimdi adanmış efendim diğerk efendim beklentisiz ama ne var? Hizmet insanı ya da hizmet insanı ya da mürşit. Mürşid-i kamil ne özelliği var? Fedakarlık. Fedakarlık. O ne yapıyor? Bakın kendine rağmen yaşıyor. Buna da yaşatma ideali diyoruz. yaşatma idealiyle yaşama sevdasından vazgeçmek diyoruz. Şimdi o ne yaptı? Çevresindeki aç gönülleri tatmin etmek istiyor. Çevresindeki aç gönülleri nasıl tatmin edecek? O gönülleri hakikatle buluşturacak. Hakikate uyaracak. Öyle olunca onun vazifesi karanlık ruhları aydınlatmak. Aç gönülleri neyle tatmin edecek? Marifet-i ilahiye ile tatmin edecek. Rabbini duyuracak. Rabbini bildirecek. Efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem'i sevdirecek. Karanlık ruhları aydınlatacak. Bunun için buhurdan gibi tütecek. İçten içe yani ne olacak? Dertli olacak. Onun için dertlenecek. Buhurdan gibi tütecek ve bir mum gibi içten içe yanıp cığ cız edecek. Kendine rağmen yaşayacak. oturacak, kalkacak, yaşatma zevkiyle soluklanacak. Onun bir zevki varsa o da yaşatma zevki olacak. Yaşama zevki değil. Bunu siz çok iyi tadığınız, çok iyi biliyorsunuz zannediyorum. Üstadımız Risale-i Nur'da ne diyor? Anne olduğunda bir tavuk örneğini veriyor Bediüzzaman Hazretleri. Normalde tavuklar bir darı bulduklarında onu yemek için birbirleriyle kavga ediyorlar. Ama anne olduğunda bir tavuk onu kendisi yemiyor. Civcivlerine yediriyor. Bakın hayvan, hayvan aleminde bile yedirmenin lezzeti o hayvanı alıyor. Bir üst mertebeye taşıyor. Şimdi hayvanlar dünyasında bu bile bu böyleyse şefkatle insanları kuşatmak. Şefkatle insanları kuşatmak. Yaşama sevdasına tutulmak. yaşatmayı yaşamanın önüne geçirmek. Şimdi bu zevk, bu kalbin zevki bu, ruhun zevki bu, duyguların zevki bu ve o bu zevkle yaşayacak. Yani şöyle düşünebilirsiniz. O zevk duymayacak mı hayattan? Zevk almayacak mı? Hayır. Zevklerin en büyüğünü o duyacak. Zevklerin en büyüğünü o yaşayacak. yaşatmanın zevkini. O eee o tavuk civcivlerine yedirmese o darıyı kendisi yese yaşatmanın zevkini yaşamaya feda etmiş olur. Oysa bakın biz o bunu seyrediyoruz. Hayvanat aleminde seyrediyoruz. Bunu hayvanat aleminde seyrettiğimiz gibi nerede de seyrediyoruz? Hizmet kardeşliği üzerinden de seyrediyoruz. Bakıyoruz yaşatma idealiyle yaşayan güzellerden güzel kardeşlerimize ve onların duydukları zevki de hissediyoruz. Ruhani zevkleri, kalbi zevkleri. E biz de tadıyoruz bunu yaşatma idealiyle yaşayabildiğimiz sürece. Fedakarlık bu demek bizim için. Fedakarlık demek yaşatmayı yaşamının önüne geçirebilmek demek ve mefkuresi adına insanın hiçbir fedakarlıktan kaçınmaması demek. maddi ve manevi diriltmek için ölür, güldürmek için ağlar, dinlendirmek için hamarat gibi çalışır ve çevresindekileri ebediyete uyarma yolunda durmak bilmeden, duraksama bilmeden hep koşar, koşar ve yaldızlı takdirlere, insafsız tenkitlere önem vermez. Kesine de önem vermez. Ne yıldız yaldızlı takdirler, alkışlar ne de insafsız tenkitler ikisi de geliyor değil mi? Şimdi bir hizmet insanını düşünün. Bir mürşidi düşünün. Yaşatmak için ölür. Güldürmek için ağlar. Ne güzel ifadeler bunlar, değil mi? Yaşatma zevki bunu gerektiriyor. Çünkü diriltmek için ölür, güldürmek için ağlar, dinlendirmek için çalışır. Hamarat gibi çalışır. Hamarat gibi dinlendirmek için çalışır. Öyle oluyor. kültür merkezinde eee ablalar ki abla bunlar daha şeyler gelmeden işte sohbet kardeşleri gelmeden sohbet başlamadan o kültür merkezinde öyle bir didiniyorlar ki öyle bir ikramlar hazırlıyorlar her şey yerli yerinde mi diye bakıyorlar mikrofon çalışıyor mu efendim salon ısınmış mı havalanmış mı temiz mi hep onlarla dertleniyorlar niye o gelenler işten çıkıp gelip gelecekler. İşten çıkıp gelecekler. Yorgun gelecekler, aç gelecekler. Onlara iltifat edebilelim diye dinlendirmek için hamarat gibi çalışmak ve çevresindekileri ebediyete uyarma yolunda durmak bilmeden koşar. Niye bu kadar zahmet? Niye bu kadar zahmet? İnsanları ebediyete uyarmak. Bunun için durmak bilmeden koşar. koşar ve dikkat edin burası çok önemli. Yaldızlı takdirler bir tarafta da insafsız tenkitler. İkisi de geliyor değil mi? Çok yaldızlı takdirler geliyor ama çok insafsız tenkitler de geliyor. Ama o ne yapmaz? O mürşit ikisine de aldırmaz. İkisine de aldırmaz ve o yoluna devam eder. Önem vermez o tenkitlere ya da yaldızlı takdirlere. iltifat gördüğünde aman estağfirullah der. Öyle mukabele eder. Tepki ve tenkitler karşısında da eyvallah der. Yoluna devam eder. Tenkit gördü diye vazgeçmez yürümekten. Tenkit gördü diye vazifeyi terk etmez. Kuvve-i maneviyesi kırılmaz. Eyvallah der, yoluna devam eder. Estağfirullah der yoluna devam eder. Mesele bu. İkisini de üzerine almaz. Mürşit derecesine göre maddi manevi dünyevi uhrevi değişik bilgilerle mücehhez farklı konularda muhataplarıyla müzakere edebilecek kadar da yetenekli ve onların problemlerine alternatifler alternatif çözümler geliştirecek seviyede de bilgedir. Şimdi bakın hep ayrı ayrı paragraflarda hoca efendi mürşidin vasıflarını saymaya devam ediyor. E biz şunu görüyoruz. Mürşidin vasıfları hizmet insanının vasıfları olması gereken vasıflar ve yeni bir bağlam kuruyor hoca efendi burada. O bağlam da mürşidin donanımı. Yeni bir bağlam. Mürşidin donanımı. Mürşit donanımlı olmak zorunda. İlimle, marifetle donanımlı olmak zorunda. Hem maddi manevi dünyevi uhrevi değişik bilgilerle mücehhez olmalı. Bakın sadece uhrevi değil sadece dini bilgiler değil. Biz buna hep çift kanatlı olmak diyoruz ya. Çift kanatlı olmak. Ne diyordu hoca efendi mesela burada? Respek diye bir üniversitemiz var biliyorsunuz. Eee, lisans sonrası master doktora eğitimi vermek için açıldı. ilahiyat eğitimi vermek için Hoca efendi şunu arzu ediyordu. Fenni ilimler okuyan arkadaşlarımız, matematik, fizik, kimya okuyan arkadaşlarımız e bir de eee master doktora yapsınlar dini ilimlerde. Bunu istiyordu hoca efendi. Bunun için respektin misyonlarından bir tanesi de budur. Bunun için master doktora programları ihdas edilmeye çalışılıyor. Ne olmuş? İşte matematik eğitimi almış, fizik eğitimi almış, efendim doktor olmuş. Ama bir de ilahiyat masterı olsun, bir de ilahiyat doktorası olsun ya da o ilahiyatçı ama bir de fizik bilsin, matematik bilsin. Temel meselelerini, temel felsefelerini kavrayabilecek kadar bilsin. Matematiği, fiziği, kimyayı, astronomiyi ve bunlarla mücehhez olsun. Hoca efendi bir sohbetinde buna kainat kitabı hafızlığı diyor. Çok etkiledi bu beni. Hoca efendinin Darwin konferanslarına bakın. o konferanslara hazırlanmak için ne kadar çok kitap okuduğunu anlatıyor hoca efendi. Darwin konferanslarını geçenlerde eee doktor arkadaşlar zikrettiler. Hoca efendi doktorlarla buluşacakmış. Onların böyle çok zor defalarca böyle eskittikleri tıp okurken eskittikleri eee bir kitap temel bir tıp kitabını hoca efendi onlarla görüşmeden önce okumuş. okuduktan sonra onlarla buluşmuş ve onlarla o konularda müzakere etmiş. Hatırlayacaksınız Hoca Efendi'nin böyle eee bilimle ilgili meselelerde mesela bakıyorsunuz güneş sistemini anlatıyor hoca efendi. İşte kainat kitabı hafızlığı diyor ya bunu hoca efendi. Rakamlar veriyor. Rakamlar veriyor. Bir yere bakarak vermiyor. Onları öğreniyor. Nasıl Kur'an ayetlerini ezberliyoruz? Kainat kitabı ayetlerini de ezberleriz diyor Hoca Efendi. Hatta konferanstan sonra hoca efendinin yanına geliyorlar. Hoca efendi birtım rakamlar veriyor ya. Diyor ki hoca efendi gidip bakıyorlardı diyor. Verilen rakamlar doğru mu? Sonra gelip hoca efendiye evet siz hani bunlardan bahsettiniz bunlar doğruymuş gibi hoca efendiyi tasdik eden cümleler kuruyorlarmış. Şimdi bu bizim için de geçerli olmalı. Ne olmalı? maddi manevi dünyevi uhrevi değişik bilgilerle mücehhez ve farklı konuları muhataplarıyla müzakere edebilecek kadar yetenekli aynı zamanda yani hem donanımlı hem bilgisi var ama aynı zamanda o bilgisini ifadeye dökebilecek kadar da yetenekli kendisini ifade edebilmeyi başarabilen. Şimdi ne olacak? Hem ilim, üstadımız öyle diyor ya, ahir zamanda her şey ilim ve beyana dökülecek diye. Ona bağlanacak diye. Ne var onda? Bir mürşitte ne özellikleri olmalı? Bir maddi manevi dünyevi uhrevi değişik bilgilerle mücehhez. Kendini dinlettirebilen mesela konuştuğunda insanların onu dikkate alabildiği, boş konuşmayan, konuştuğunda hakikatle konuşabilen, verili konuşan, destekli konuşan, tefekkür cümleleri kurabilen, önüyle, arkasıyla, sağıyla soluyla derinlemesine meseleleri ele alabilen onlara öyle diyoruz ya hani eee akıl düğüm atmak, önünü arkasını beraberce mütala edebilmek. Ne diyoruz? Kur'an-ı Kerim'in ifadeleri bunlar. Onlar akletmezler mi diyordu Rabbimiz bize? Onlar tedebbür etmezler mi diyordu. Tedeb değil mi? Önüyle arkasıyla meseleleri sebep sonuç ilişkileri içerisinde düşünebilmek, derinlemesini ele alabilmek, tevakkuf edebilmek. Aynen böyle de farklı konularla aynı zamanda muhataplarıyla müzakere etmeyi de tabii müzakereyi de kavli leyinle edebilmeyi yumuşak bir üslupla, saygın bir üslupla, ikna edici bir üslupla yapabilmek ve muhataplarının da problemlerine alternatif çözümler getirebilmek. Ne güzel değil mi? Yani istişare insanı aynı zamanda bir mürşit. Ona bir problem getirildiğinde alternatif çözümler üretebilmek. Bu çok önemli bir şey. Yani insanlara bakmadıkları yerden baktırabilmek. Ben öyle hiç düşünmemiştim diyebilmek. Dedirtebilmek. Ben oradan bakmamıştım dedirtebilmek. Alternatif çözüm yolları üretebilmek. Bakın neymiş mürşit? Hem donanımlı olacak hem kendi donanımını üstelik bu donanım tek yönlü bir donanım olmayacak. Maddi manevi dünyevi uhrevi bir donanım olacak. Bir, ikincisi bu donanımı müzakereye açabilecek kadar müzakere yeteneği olacak. Üçüncüsü de aynı zamanda insanların getirdikleri problemleri, kendileriyle istişare edilen meseleleri de alternatif çözümler üretebilecek kadar çözüm insanı olmak, problem çözücü olmak. Hoca efendi diyor ki kendileri problem olanlar problem çözemezler diyor. Hoca efendi kendisi problem olan bir insan olmayacak. O problem çözücü insan olacak. Ve bu sayede böyle böylece ne oluyor? Bakın bir kimlik farkında mısınız? Bir prototip ortaya çıkıyor. Hizmet insanı prototipi mürşit prototipi olarak ortaya çıkıyor. Ve bu sayede o ne yapacak? Muhataplarını itminana erdirecek. Öyle bir bilge yani bir mürşit aynı zamanda bir bilgi. O seviyede bir bilgi. Hoca efendi örnek veriyor. Haceegen ekolünden örnek veriyor. Hayceegan ekolü Nakşi ekolü. Ve bu ekolün çok önemli bir özelliği var. Hacakan ekolünün büyükleri o günün mektepleri diyebileceğimiz medreselerde okutulan bütün ilimlerden icazetli müstaitleri irşatla vazifelendiriyorlardı. Şimdi kim irşat, kim mürşit olacak? Şimdi her seyri süluk yapan irşat edemez. O dönem özellikle emri bil maruf neki münker farz-ı kifaye. Farz-ı kifaye olduğu için irşat sorumluluğu kime verilecek diye sorulduğunda hace ekolüne baktığımızda şunu görüyoruz. O dönemin medreselerinde bakın tekke bu kendisi tek ama kendi döneminin medreselerinde okutulan bütün ilimlerden icazet almışlara veriyorlar irşat sorumluluğunu, irşat vazifesini. Yani hem medrese ilimleri hem de medresenin ilmini tekkenin de kalbini ikisini bir araya getirmiş olanları irşatla vazifelendiriyorlar. Haceegen ekolünde o günün mektepleri diyebileceğimiz medreselerinde okutulan bütün ilimlerden icazet almasını istiyorlar o müstaitlerin, istidatlı olanların ve onları irşatla vazifelendiriyorlar. Tekke ve zaviyelerini kalp ve kafa izdivacına muvaffak olmuş, fiziki alem kadar metafizik dünyalara da açık bulunan bu gönül insanlarıyla birer Hızır çeşmesi haline getiriyorlardı. Zaviye biliyorsunuz küçük tekkelere deniliyor. Tekkeler o kadar çok ki mahalle aralarında bile tekkeler var. Çünkü insanın, toplumun kalp hayatını zenginleştirmek üzerine kuruluyor tekkeler. Onları alsınlar, hakla buluştursunlar diye. Mahalle aralarında bile zaviye dediğimiz küçük tekkeler var. Onlar için, o tekkeler için Hızır çeşmesi ifadesini kullanıyor hoca efendi. Hızır çeşmesi. Hızır çeşmesi ne demek? Haz Hızır'ın eee Hz. Musa ile buluştuğu nokta abı hayatın yani ölümsüzlük suyunun aktığı nokta. Bir kayanın dibi biliyorsunuz Kur'an-ı Kerim'de o kayanın dibinden akıyor o Hızır çeşmesi. Orayı bulduklarını neyle anlıyorlar? Cansız bir balık canlanıyor. O suda canlanıyor. Hatta müfessirler bize diyorlar ki bir kayanın dibinden akıyor ya Hızır çeşmesi, ölümsüzlük suyu, abı hayat. Kaya malumunuz maddenin en katı formudur. Kaya ve bir kayanın dibinden akıyor o abı hayat. Aynen öyle. Bakın maddeyle manayı, fizikle metafiziği, dünyayla ukbayı dengeleyebilmek. O o ab hayatın fışkırdığı yere ne deniliyordu? Maracel Bahreyn. Yani iki denizin birleştiği yer. İki denizin birleştiği yerden akıyor. Abı hayat iki deniz ne? Üstadımız Risale-i Nur'da söylüyor. İşte dünyayla ukba iki deniz. Madde ile mana, bedenle ruh iki deniz değil mi? Fizikle metafizik, mülkle melekut iki deniz. Ne? O iki denizin birleştiği yerden çıkıyor abayat. Böyle olunca bir mürşidin de iki denizin birleştiği yerden seslenmesi gerekiyor insanlığa. Bugün farkındasınız değil mi? Mürşit diye ortaya çıkıp da hiç fenni ilimlerden, hiç dünyadan haberi olmadan konuşan insanlar var. Hiç fen ilimlerden hiçbir behresi olmayan, dünyadan haberi yok deniliyor ya. dünyadan haberi olmadan konuşan insanlar var. İnsanları haktan uzaklaştırıyorlar. Dolayısıyla eskiden diyor hoca efendi işte o hacegen ekolündeki medrese ilimlerinden eee icazet almış ve irşatla öyle vazifelendirilmiş olan ona o özneler var ya o mürşitler kalp ve kafa izdivacına muvaffak oluyorlardı. Hedef bu. Kalp ve kafa izdivacı. İmtizaç diyor ya Bediüzzaman Hazretleri. İzdivaç evlilik. Üstat imtizaç diyor. Uyum. Hoca efendi ona izdivaç diyor. Evlilik kalp ve kafanın imtizacı izdivacı. İşte buna muvaffak olunca yani fizik alem kadar metafizik dünyaya da açıksa insan akıl kadar gönlüyle de var olmayı başarabiliyorsa ne oluyor o zaman? Tekkeler ya da zaviyeler Hızır çeşmesi haline geliyor. Tekkeler, zaviyeler Hızır çeşmesi haline geliyor. Bugünün tekkeleri, zaviyeleri hükmünde olan sizin ışık evleriniz de Hızır çeşmesi haline geliyor. Işık evler Hızır çeşmeleri haline geliyor. İşte eee maksat bu. Bulunduğumuz mekanları Hızır çeşmesi haline getirebilmek. Bize göre diyor hoca efendi bu ölçüdeki insanlarla gerçek derinliğine ulaşamamış irşat yuvaları birer harabedir. Bize göre böyledir. Yani bugün tekkelerde eee dünyadan haberi olmayan insanlar varsa, metafizik kadar fiziği de bilmeyen insanlar varsa ya da fizik alemi açılmış da metafiziği bilmeyen, dünyayı bilen ama ukba konusunda gabi insanlar varsa oralar birer harabedir. Ve bu yuvalarda irşat hikayeleri anlatanlar da birer aldanmışlardır." diyor hoca efendi. Maalesef bugünün mürşit diye ortaya çıkan öznelerinin pek çoğu da bu durumda birer aldanmış. Bu ölçüdeki derinliğe ulaşamamış yani Hızır çeşmesi haline gelememiş irşat yuvaları harabedir." diyor hoca efendi. Ve bu yuvalarda irşat hikayeleri anlatanlar da aldanmış birer nursuz. Onlar birer aldanmış ve nursuz mekanlara sürüklenen yığınlar da birer talihsiz. İşte nursuz mekanlara sürüklenen yığınlar talihsiz. Mürşit diye ortaya çıkanlar aldanmış ve o irşat yuvaları gibi görünen yerler de birer harabedir. Diyor hoca efendi. Bakın bunu parmakla herhangi bir yere işaret etmeden söylüyoruz. vasıflar üzerinden. Vasıflar üzerinden bir hak yeri bunu çok güzel ifadelendiriyor. Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır. Mürşid-i kamil olanın gayet yolu asan imiş. Bu Niyazi Mısri. Her mürşide el verme çünkü yolunu sarpa uğradın. Eğer mürşidin kamilse senin yolun çok kolay olur. Mürşidin kamilse mürşit şimdi eee mürşidin ne kadar donanımlı olması gerektiğini konuştuk. Şimdi devam ediyoruz. Mürşidin ne çok vasfı olması gerekiyormuş farkındasınız. Ve hizmet insanlarının vasıfların ne çok olması gerekiyormuş. Mürşit ilim ve marifet ufku itibariyla ne kadar da aşkın olsa telkin ve tebliğ tebliğ temsilinde muhataplarının idrak seviyesini görüp gözetecek kadar arşiyesini ferşiye ile iç içe yaşayan bir kamil ve nüzulünü oruca bağlamış bir vasıl ve tenezzülünde de etrafındakilerin sesi soluğu olmuş kusursuz bir nasihtir. Şimdi burada da yeni bir paragraf, yeni bir vasıf. Bu vasıf ne? Bir mürşit kendisi diyelim ki marifet ufku itibariyle çok aşkın, çok derin ama telkin ve tebliğ ve temsilin de muhataplarının idrak seviyelerini gözetmek zorunda. Ortaokula yapıyorsa rehberlik onun idrak seviyesini gözetmek zorunda. Liseye yapıyorsa, üniversiteye yapıyorsa onun idrak seviyesini gözetmek zorunda. Mürşidin çok önemli bir vasfı da bu. muhataplarının idrak, kendi idrak, kendi marifet ufku ne kadar derin olursa olsun muhataplığının idrak seviyelerini gözetmek ve arşiyesini farşiyeyle iç içe yaşamak. Yani arşiye bir insanın marifette derinleşmesi, yükselmesi. Haktan halktan hakka doğru yolculuk. Buna arşiye diyoruz. Kulluğumuz. Halktan hakka doğru yolculuğumuz. Ferşiye de duyduklarımızı duyurma. hissettiklerimizi hissettirme, anladıklarımızı anlatma çabası. O da haktan halka geri dönüş. Efendimizin miraçtan geri dönüşü gibi. Dolayısıyla biz arşiyelerimizle ferşiyelerimizi iç içe yaşamak zorundayız. Yani Allah'a teveccüh ettik. Marifetle derinleştik. Dolduk dolduk taştık. Ama unutmayın muhataplarımız arşiye neyi gerektiriyor? karşıyi yani muhataplarınızın seviyesine inmeyi gerektiriyor. Siz ne kadar dolu olursanız olun muhatabın kabı ne kadarsa o kadar doldurabiliyorsunuz. Dolayısıyla arşiyelerinizi ferşiye içe yaşamak, boşaltmak için dolmaya da ihtiyacımız var. Kendi arşivyesi olmayanın ferşesi de olmaz. Hissetmeyen nasıl hissettirsin? Yaşamayan nasıl yaşatsın? Anlamayan nasıl anlatsın? Dolayısıyla iç içe bakın arşiyeler ve ferşiyeler ve öyle bir nasih, öyle kusursuz bir nasih ki etrafındakilerin sesi solu aynı zamanda nüzulünü oruca bağlamış bir vasıl o. Yani yükselmeden miraca çıkmadan miraçtan geri dönüş de yok. Bunu miraca çıkış yolculuğu bizim kulluk yolculuğumuz. Bunu helezonik daireler olarak düşünürseniz o dairenin içerisinde dolaşabildiğimiz sürece dolup dolup boşaltmak. Suyu dertli dolap şiirinde Yunus Emre'nin dediği gibi suyumu alçaktan ılırım çıkar yükseğe dökerim diyordu. Aynen öyle de öyle bir nasih orucunu nüzülünü oruca bağlamış. Yani insanlara bir şey sunabilmeyi o kabın kendi gönül kabının doluşuna bağlamış öyle bir vasıl ve insanlara insanlarla beraberken etrafındakilerin sesi soluğu olmuş kusursuz bir nasi. onların ihtiyacına göre onlara seslenmiş, onların dertlerine derman olmuş kusursuz bir nasihatçi. O eee terbiye gerdelerinin duygu, düşünce ve hissiyatını gözeterek yapacaklarını yapar ve söyleyeceklerini söyler. Terbiyeger de sonuçta bir mürşit muhataplarını olduğu yerde bırakmaz. Onları terbiye etme sorumluluğu var. Muhataplarımızı alalım bir yerden bir yere doğru taşıyalım. Hakka doğru taşıyalım. Dolayısıyla onları hakka doğru taşırken o terbiyegerdelerin duygu, düşünce ve hissiyatlarını gözetmek. Mürşidin vasfı bu. Ve yapacaklarınızı da ona göre yapmak. Söyleyeceklerinizi ona göre söylemek. İşte mürşit söyleyeceğini ona göre söyler. Yapacağını ona göre yapar. ve ufkuna ait varidatın hususi rengi ya da değişik mülahazalara bağlı o varidatın ilak ve ibhamıyla muhataplarının düşüncelerini karıştırmadan her zaman uzak durmaya çalışır. Şimdi siz diyelim ki bir manaya açıldınız. Kalbinize ilhamlar geldi ama eee muhataplarınıza muhataplarınızın seviyesine göre hitap ediyorsunuz ya. O gelen ilhamların rengine onları boyamaya çalıştığınızda bir müphemlik yani bir belirsizlik, bir anlaşılamazlık, bir konuya vakıf olamamak, o seviyeye yükselememek bunun bulanıklığı içerisinde mürşit muhatabını bırakmaz. Bırakmaz da ne yapar? Hakiki mürşit Kur'an'ın has talebesidir ve Kur'ani olma mecburiyetindedir. Buna temkin diyoruz tasavvufi kavramla. Kendi kalbine hangi varidat gelirse gelsin, hangi ilhamlar inerse insin, o hep anlatacağı şeyi Kur'an ve sünnetin ölçüleriyle anlatır. Müphem değil. Bakın meseleleri belirsizliğe mahkum etmez. Meselerin ucunu açık bırakmaz. meseleleri hep Kur'an ve sünnet ölçüleri içerisinde anlatır. Kalbine gelen ilhamlar subjektif ilhamlardır çünkü. Ama o hep objektif ölçüler içerisinde anlatır. Kur'an yüceler yücesi bir sıfatın sesi soluğu olmasına rağmen vahidi ve celali bir tecelli dalga boyunda değil ehadi ve cemali bir zuhur çerçevesinde peygamber ufkuna inmiş ve çoğunluğun idrak seviyesine göre insanlara seslenmiştir. Böyle bir ders yapmıştık hatırlayacaksınız. Tenezzülat-ı ilahiye deniliyor buna. Yani Kur'an bizim idrak seviyemize göre hitap ediyor. Kur'an eğer geldiği makamın seviyesiyle bize hitap etseydi biz yanar kavrulurduk. Ona muhatap olamazdık. Ne oluyor Kur'an bize? Vahidi ve celali değil, ehadi ve cemali sesleniyor. Yani kendi seviyemizden, kendi idrak seviyemizden sesleniyor. Bizim de bunu öğrenip insanlara öyle seslenmek sorumluluğumuz var. Kur'an'ın insanlarla muhaveresi böyle bir tenezzül çerçevesinde cereyan ettiği gibi mürşidin de mübelliğin de efendim eee tebliğinin bu çerçevede cereyan etmesi gerekiyor. Hz. ruhu Seyidül Enam'ın Sallallahu Teala Aleyhi ve Sellem'in irşat ve tebliğleri de hep böyleydi. Çünkü hep bu usulde cereyan ediyordu. Efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem'in ona isnat edilen bir sözde bu husus özellikle vurgulanıyor ve efendimiz o sözde şöyle buyuruyor. Biz nebiler topluluğu insanların seviyelerine inme ve onlara anlayabilecekleri bir üslupla konuşmakla emrolunduk diyor efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem. Evet. Böylece hani mürşidin bir vasfı çok önemli bir vasfı da ortaya çıkıyor. Hem arşiyesi olacak hem ferşiyesi, hem orucu olacak hem nüzulü olacak. kendisi ilhamlara açılacak ama muhataplarına seslenirken o dolmuşluğun içerisinden muhatabının seviyesine göre yudumlatacak. Ve son paragrafa geldik. Bitireceğiz değerli dostlarım. Mürşid'in bakın her paragrafta ayrı ayrı vasıfları anlatıldığı şimdi de onun hal insanı olması gerektiğini anlatacak bize hoca efendi. Yaşadıklarını seslendiren bir hal insanı. Sadakat kahramanı. Hal insanı nasıl olur? Böyle olunur. İşte insan eğer yaşadığını seslendirebiliyorsa o hal insanıdır. Sadakat kahramanıdır. Başka türlü biliyorsunuz insan yaşadığını anlatmıyorsa bu şu anlama gelmiyor. Madem yaşamıyorsunuz anlatmayın anlamına gelmiyor. Madem yaşıyorsun madem anlatıyorsunuz yaşayın anlamına geliyor. Üstat öyle yapıyor değil mi? Nefsimle beraber dinle diyor. Madem anlatıyorsunuz, anlattığınız şeyleri yaşayın diyor Allah bize. Yaşamıyorsanız sakın anlatmayın yasağı değil bu. Ama hal insanı ne demek? Yaşadıklarını seslendiren insan demek. Öyle bir sadakat kahramanı. Zaten davranışları itibariyla inandırıcı olmayan bir kimsenin başkalarına bir şey kabul ettirebilmesi de mümkün değil takdir edersiniz. İnandırıcı olmak neyle mümkün? Yaşadığınızı anlatmanızla mümkün. Hoca efendi diyor ki, "Kulaklar doydu, gözler aç." Neyi aç? Hal insanlarını aç. İnsanlar bize bir şeyler anlatıyor da halleriyle anlatsın istiyoruz. İnsanlar bize nasihat ediyor da davranışlarıyla nasihat etsin istiyoruz. başka türlü mümkün değil kabul ettirebilmesi insanlığa. Anlatılan gerçeklerin vicdanda makes bulması açısından başka yol yok. Vicdanda akis bulması için anlattığımız şeylerin yaşayarak anlatmak, anlat yaşadığımız şeylere tercüman olmak, seslendirmek. O da gönülden inanmakla mümkün Rabbimize ve inandıklarımızı yaşamakla mümkün. Şu tenbih bu hususu tenvire tenvire yeter zannediyorum diyor hoca efendi. Şimdi bize efendimizin hadis-i şerifiyle bize aktarılmış olan Hz. İsa'nın bir sözünü söyleyecek hocamız ve bu bizi tenvir edecek. Yani ufkumuzu aydınlatacak. Bu meyanda, bu bağlamda şöyle diyor Cenabı Hak Haz İsa'ya. Allah Haz İsa'ya diyor ki, "Ey İsa önce kendi nefsine nasihat et. O bu nasihati tuttuktan sonra başkalarına hayır hah olmaya çalış. Yoksa benden utan di" diyor. Şimdi anlatıyoruz insanlara. yaşamadan anlatıyorsak yaşama azmi, duası, mahcubiyeti içerisinde anlatmamız gerekiyor. Allah öyle diyor bakın. Ya İsa önce kendi nefsine nasihat et. Eğer o nasihati tutarsa nefsin o zaman başkaları için hayır hah olmaya çalış. Yoksa benden utan diyor Rabbimiz. Bu irşat Hz. Şuayb tarafından Kur'an-ı Kerim'de de sesleniliyor. Bu da bir Kur'an delili, ayet delili. Hud suresi 88. ayetten şöyle diyor Hz. Şuayb Aleyhisselam irşat etmeye çalıştığı insanlara diyor ki, "Ben sizi men ettiğim bir hususta muhalif düşmek istemem." diyor. Ne güzel değil mi? Ayet. Bakın. Ben sizi men ettiğim bir hususta muhalif düşmek istemem. Yani sizi men ettim ama kendim onu yapıyor olmam diyor Hz. Şuayb Aleyhisselam. Bu ifade tam bir uyum arz ediyor Hz. İsa Aleyhisselam'a Cenabı Hakk'ın nidıyla değerli dostlarım diyoruz ve makalemizi hitama erdiryoruz. Gördüğünüz gibi böyle paragraf paragraf hoca efendi bunları bu paragrafları hoca efendinin genişletip açtığı makaleleri var biliyorsunuz. Burada topluca derli toplu paragraf paragraf bir mürşidin vasıflarını hoca efendi bize bir hizmet insanının vasıflarını prensipler halinde anlattı. Çok değerli toplu, çok değerli toplu. Çok da eee öyle öyle zannediyorum ki size içeriden kendi yürüdüğünüz yoldan, kendi gönül dünyanızdan hitap eden bir makaleydi bu. Evet, makalemizi kapatıyoruz ve chatimizi açıyoruz. Değerli dostlarım, fedakarlar ekibine canı gönülden yeni ve yeniden teşekkür ediyoruz. Bakalım, eee, anahtar kelimelerimiz, anahtar cümlelerimiz, onlar daha gelmediler. Metinler paylaşılmış. Allah razı olsun. Evet. Eee, aynı zamanda dualarımızı da beraberce dillendireceğiz. Bugün okuduğumuz aslında makalenin hepsi bir dua niteliğinde. Allah bizi şöyle diyelim. Allah bizi hoca efendinin bu makalede bir mürşidin vasıfları olarak anlattığı vasıflarla safiraz kılsın. O vasıflarla muttasıf kılsın inşallahu teala. Anahtar kavramlarımız değerli dostlarım. Anahtar kavramlarımız asliyet planı ve zırliyet planı. Hakla tanışıklığa vesile olmak. Dinin kalbi hayatının diriltilmesi, dava düşüncesi, mürşit, köprü insan, beklentisizlik, beklentisizlik, adanmışlık, fedakarlık, nazara vermek, mevhibeleri gönlünde paylaşmak, insanlardan bir insan olmak, sevgi ve müsamaha insanı olmak, yaşatma zevki, yaşatma ideali, kendine rağmen yaşamak, kainat kitabı hafızlığı, Bahreyn fizikle metafizi metafizik kadar fiziği bilmek Hızır çeşmesi haline gelmiş irşat yuvaları ve muhatabın seviyesine muhatabın seviyesine inebilmek. Ondan sonra da neyi konuştuk? Hal insanı olmak. O da anahtar kavramlarımızdandı. Anahtar cümlelerimiz, mürşit muhataplarını bütün hususiyetleriyle bilen, onlara her zaman şefkatle kucaklayan, sevinçlerine, kederlerine ortak olan, başarılarını alkışlayıp olumsuz yanlarını görmezlikten gelen bir sevgi ve müsama kahramanıdır. Bu anahtar cümlelerimizden bir tanesi, paragraflardan bir tanesi. Her paragrafta hoca efendi ayrı ayrı mürşit vasıflarını anlattı. Onları böyle siz değerli dostlarım anahtar cümleler şeklinde değil de bugün hizmet prensipleri, mürşit olmanın prensipleri diye 1 2 3 4 5 diye maddeleyerek çıkarabilirsiniz. Bu da sizin için bir talim olur. Evet. Eee diriltmek için ölür. Diriltmek için ölür. Güldürmek için ağlar. Dinlendirmek için eee hamarat gibi çalışır. Bunları böyle dua olarak okuyalım. Allah Rabbimiz bizi Rabbimiz bizi şöyle diyelim. Rabbimiz bizi diriltmek için ölen, güldürmek için ağlayan, dinlendirmek için hamarat gibi çalışanlardan eylesin. Çevremizdekileri ebediyete uyarma yolunda durak bilmeden hep koşanlardan eğlin. Ne yaldızlı takdirlere ne de insafsız tenkitlere önem vermeyenlerden eylesin. mürşid-i kamil olmanın yolunu bizim için rabbimiz azan eylesin. E insan-ı kamil olmanın yolunu bizim için azan eylesin. Kur'an'ın has talebesi olmayı, temkinle hareket etmeyi eee nasip eylesin Rabbimiz. Sevgili Feyzacığımın şiiri geldi. Onu okuyalım beraber. Ya Vedud, muhataplarımın kalplerine hakkımda vüd vaaz eyle. Eyle ki şu kırık dökük ham parçalarım üzerime basan ayaklara ayaklarla dövülerek pişsin. Çok tatlı olmuş sevgili Feyzacığım. Ya Vedud, muhataplarımın kalplerine hakkımda bunu bu duayı edin diyor hoca efendi. Vüd vaazyle yani hüsnü kabul ver kalplerine. Anlatacağımız hakikatleri anlatabilelim diye. Muhataplarımızın kalplerini hakkımızda müddvaaz eyle. Eyle ki şu kırık dökük parçalarım üzerime basan ayaklarla dövülerek bişsin. Derme çatma da olsa doğuyla batıyı, arzla semayı, ebediyet ile dünyayı bağlayan bir asma köprü de ben olayım. Biz olalım ya Rabbi. Derme çatma da olsa biz olalım. Mütekamil olalım inşallahu teala. Sordu Bülbül, "Sen misin bu davayı taşıyacak?" Dedim belki vardır benim gibi bir yaralı kuş bu viraneye uğrayacak. Fülkelat. Evet. Sordu bülbül. Sen misin bu davayı taşıyacak? Soruyor bülbüller. Gerçekten soruyorlar. Dedim belki vardır benim gibi bir yaralı kuş bu viraneye uğrayacak. Güldü bülbül, güldü gül. Var mıdır söyleyecek sözün? Güldüm pirim söylemiş ben susarım. Konuşsun içimdeki gurbet gurbetli hüzün. Pirim söylemiş ben susarım. Biz onların kurduğu cümleleri tekrar ederiz, müzakere ederiz. Konuşsun içimizdeki gurbetli bülbül, gurbetli hüzün. Çok güzel olmuş sevgili Feyzacığım. Çok güzel özetlemişsin. Sevgili Ela'nın duasını okuyalım şimdi. Ya Rabbim bizleri sana layık kul olabilmeyi nasip eyle. Davam diyen üstadımızın yürüdüğü efendimizin izindeki o kutlu yolda yalnızca senin rızan uğruna dünyamızı feda edebilmeyi bizlere lütfeyle. Bu yolda yürürken adabına uygun bir şekilde dost doğru ilerleyebilmeyi nasip eyle. bizlerin üzerine ihsanlarını yağdır ve bizlere öyle bir şevk, gayret ihsan eyle ki senin adını insanlığa duyurma vazifemizde tam bir adanmışlık ruhuyla hareket edebilelim. Allah'ım okullarda öğrendiğimiz kainat kitabını açıklayan ilimlerle donanıp etrafımızdaki insanların bakış açılarını senin adına şekillendirebilmeyi ve bu yolda bizleri çift kanatlı kul bizlere çift kanatlı olabilmeyi nasip eyle ya rabbel alemin. Bizleri mürşid-i kamillerin ahlakıyla bezenmiş kullarının arasına kat. Amin. Elf alfü amin. Sevgili Elacığım, sevgili Ela'dan sonra sevgili Eda'nın duasını okuyacağız şimdi. Eda Kara Yiğit'in duasını şöyle demiş: "Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım, kalplerimizi nurunla parlat. Nefislerimizi tezkiye edebilmeyi bize nasip eyle. Bizleri senin rızanı dert edilmiş irşat ehillerinden eyle. Onların o mürşid-i kamillerin kanatları altında olgunlaşan bahtiyar kullarından eyle. Bizi birbirimize mürşit eyle. İçimize irşat eksenli bir hayatın şuurunu yerleştir. Bizi hizmet aşkıyla yanan hem zahir hem batın yönüyle ilimlerle dolanmış kendini ilimle, hikmetle, edep ve takvayla teçhiz eden tam bir hizmet insanı eyle. Metafizik gerilimimizi diri tut. Fizik alemde adımlarımızı hayır ve bereketle donat. Dilimize hikmet, gönlümüze şefkat, amellerimize samimiyet ve ihlas lütfeyle. Rabbimiz bizleri hal insanı eyle. Sana yakınlaştıracak yollara yönelt. uzaklaştıracak her şeyden muhafaza buyur. Hidayet ışığını kalplerimizden eksik eyleme. İlmimizi, basiretimizi, teslimiyetimizi arttır ve en sonunda da bizi rıdvan ufkuna eriştir. Cemalinle müşerref eyle. Amin. Elfi alfi amin. Sevgili Edacığım, Ayperi hanımcığım hepinize yetecek güller göndermiş. Şimdi pek sevgili Fatih hocamızın duasını okuyacağız. Fatih hocamızın özlediğimiz dualarından birini okuyacağız. Ey bizi sevk eden Rabbim. Anladık ki bu ulumu-u imaniyede tavzif edilmişiz. Telaffuz edemedim. Vazifelendirilmişiz. Tavzif edilmişiz. Anladık ki bu ulumu-u imaniyede, imani ilimlerde, imani tebliğde vazifelendirilmişiz. Kendi halimizi ise insanlara örnek olmaktan çok Kendi halimiz ise insanlara örnek olmaktan çok uzaktayız. Bizi muradın olan kamil insanlar haline getir. Her hareketimizden istikamet dökülsün. uzak düşmüş halimize baktıkça gözümüz yaşarıyor. Ey kalpleri evirip çeviren, kalplerimize tesir eden acip hastalıklardan müteessiriz. Kalbimizi hayra sabitle. Fitneler arasında kaybolup gitmekten sana sığınıyoruz. Konumumuzun hakkını verebilmeyi nasip eyle. İnayetine çok muhtacız Rabbimiz. Ey bizi, ey bizi cemaatler olarak yaratan Rabbimiz, bize hayır hahlar ve mürşid-i kamiller nasip eyle. Bizi de onlara bağışla. Amin. Elfi alfi amin. Elfi alfi amin. Şimdi pek sevgili muhliseciğimin, garip muhlisecimin duasını okuyacağız. Ey gariplerin sahibi güzeller, güzeli Rabbimiz, bizleri samimi ve kesin bir dönüşle tövbe eden kullarından eyle. Tövbe-i nasuhla sana yönelen, masumiyet yemininden dönmeyen kullarından eyle. Eyle ki tertemiz olarak yeniden üstadımızın dediği gibi davam diyebilelim ve mefkure insanı, mefkure kahramanı olabilelim. Ya Rab, bizleri teveccühü tam ile sana yönelebilenlerden eyle ve dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında dik durabilenlerden, gaflete dalmayanlardan eyle. Bu konuda azimli ve kararlı kullarından eyle ya Rab ne olur mefkurem diye haykırırken bizleri mürşid-i kamillerin vasısılarıyla muttasıf eyle. Fakat bizim bundan hiç haberimiz olmasın. Bizi hal insanı eyle. Sevgi ve şefkat insanı eyle. İlimle, marifetle mücehhez eyle ya Rabbi. Amin. Elfi elfi amin. Benim güzellerden güzel çocuğum. Evet. Şimdi de şimdi de sevgili Edacığımın duasını okuyacağız. Tut ellerimden Edasanın duasını okuyacağız. Ey merhametliler, merhametlisi Rabbimiz, terki bile terk ettiğimiz bir makama getir bizleri. Öyle ki sen diyerek yaşayalım. Beni terk edelim. Bencillikten sıyrılalım. Bir arı gibi sürekli senin zikrinle meşgul olalım. Öyle ki batıl söz dilimize misafir bile olamasın. Ya Rab bu gedanı da hakiki insan eyle. Bu edanı da, bu gedanı da hakiki insan eyle. Yolda olanlardan eyle. Salih daireden ayırma ne olur. Layık değilim. İradem pek zayıf. Tir tir titriyorum. Senden uzak yaşayıp bundan bi olmaktan korkuyorum. Ya Rabbi ne olur kainatı doğru okumayı, marifette derinleşmeyi, ilmin her zerresini amele dökebilmeyi ve bütün insanlığa beklentisizce ışık olabilmeyi, hizmet edebilmeyi nasip eyle. Gönülleri hakla buluşturanlardan eyle. Ne olur bizleri denge insanı eyle hayatın her alanında. Ve ne olur ya Rab tut ellerimizden tut ki edemeyiz sensiz. Çok güzel olmuş sevgili Edacığım. Allah senden razı olsun güzel çocuk. Evet değerli dostlar bugünkü eee dualarımız böyleydi. Şimdi sevgili Emre kardeşimin duası geldi. Onu okuyalım. Ona selam olsun. Rabbim, Rabbim bizleri kitaplaşan, okuduklarına hayata hayat kılmış, eee, okuduklarını hayata hayat kılabilmiş olan muhlis, muhlas kullarından eyle. Bizleri senin sevmediğin hal ve davranışlardan muhafaza buyur. Rabbim bizleri senin ahlakınla ahlaklananlardan eyle. Evet, finali de pek sevgili Zeynep Nevracığımın e şiiriyle yapalım. Şöyle demiş: "Gönlümde bir derviş sesi var. Usul usul çağırır beni. Karanfirler döker geceye. Gel der yolun dar ama yürütür seni. Şairin madem görünmüyor yanımda şeyhim söyleyin bana o zaman içimden bakan kim?" dediği yerde belki de içimin kırık kandilinde saklıdır rehberimin sesi. Evet. Şair ne demiş? Madem görünmüyor yanımda şeyhim söyleyin bana o zaman içimden bakan kim? Biz de tam böyleyiz işte. Şairin dediği yerde, böyle dediği yerde belki de içimin kırık kandilinde saklıdır rehberimin sesi. Ey gönül dur biraz daha unut nefsin gür feryadını. Kamil olanın adımı hafiftir. Alır yükünü yürütür seni. Belki de can evimde saklıdır yolun menzili. Çok şiirsel, çok güzel bir metin olmuş benim güzeller güzeli çocuk. Gönüllerimizde derviş sesi olsun hep inşallahu teala. Can evimizde saklı olsun yolun menzili. Şimdi şair Senacığımın şiiri de yetişti. Hamdü senalar olsun. Onunla final yapıp bitiriyoruz. Şöyle demiş. Mürşit ararsan o ki hakikate delal olandır. Kurbiyet ufkunda keyfiyeti tek irşat olandır. Hakkın nameleri ile gönülleri aydınlatıp o yüce paye ufkunda tertemiz bir ayna olandır. Birbirimize de böyle olalım. Hakiki manada mürşitler olalım. Mürşidi ararsan o ki hakikate delal olandır. Hakikat delalları olalım inşallah. Kurbiyet ufkunda keyfiyeti tek irşat olandır. Hakkın nameleri ile gönülleri aydınlatıp o yüce paye ufkunda tertemiz bir ayna olandır. Allah hepimizi tertemiz ayineler eylesin. Güzeller güzeli çocuk. Maşallah barekallah. Ne güzeldi bugünkü şiirler, dualar. Allah'a emanet olasınız. Görüşmek ümidiyle hoşça kalın değerli dostlarım.

EMİNE EROĞLU İLE KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİ: İRŞAD VE MÜRŞİD 2

Channel: Emine Eroğlu

Convert Another Video

Share transcript:

Want to generate another YouTube transcript?

Enter a YouTube URL below to generate a new transcript.