Transcript of EMİNE EROĞLU İLE MESNEVÎ-İ NURİYE OKUMALARI - 219: BİZDEN GİDENLER VE BİZE KALANLAR
Video Transcript:
Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü ala seyyidina ve senedina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmîn. Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullah. Elf alfi salatin ve alf alfi selamin aleyke ya emine vahyillah. Değerli dostlarım hepinizi muhabbetle selamlıyorum. Hazirunu muhabbetle selamlıyorum. Gayibu da hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Bereketli bir ders olsun inşallahu teala. Derse başlamadan evvel bir duyuru yapmak istiyorum size. Değerli dostlarım biz eee Allah'a hamdü sanalar olsun bunun altını hep çiziyorum. Aynı duanın içerisindeyiz. Aynı mananın içerisindeyiz. Adeta aynı kalbin, aynı ruhun içerisindeyiz. Bunu hep hissediyorum. Ders yaparken de hep bir ruhlar meclisinde cemal cemale ders yapıyormuşuz gibi hissediyorum. Hamdü sanalar olsun. Aynı zamanda aynı hayrın ve aynı bereketin de içerisindeyiz. Eee biz gelenek haline geldi artık hamdusanalar olsun. O konuda da garaj seil düzenliyoruz. fedakar kardeşlerimizin desteğiyle, yardımıyla böyle eee bahar mevsiminde düzenlediğimiz bir garaj seil vardı. Şimdi yazın garaj silini düzenleyeceğiz. Sonra sonbaharda muaven adına yapıyoruz garaj seyirlerimizi. Amerika'da böyle bir gelenek var. Kendi garajlarında satış yapmasına insanların izin veriliyor belediye tarafından. Biz de bir sitede oturuyoruz. Sitenin geniş bir avlusu var. Orada bir şeyler satıyoruz, güzel şeyler satıyoruz. Gelebilecek olan arkadaşlar gelirlerse çok memnun oluruz. Ulaşma mesafesinde olanlar. Ben de kendi yetiştirdiğim çiçekleri satıyorum. Bu bu konuda da bilginiz vardır zannediyorum. Hep eee diyorlar ki Emin abla sen garaj seilde sattığını söylüyorsun ama çiçekler azalmıyor artıyorlar. Ben de onlara Hoca Efendinin kuyu metaforunu hatırlatıyorum. Hoca efendi diyor ki, "Bir kuyudan su çekmezseniz kurur, su çekerseniz coşar kuyu." Ben de eee kuyudan sürekli su çekmek üzerine hayat felsefemi kurmaya çalışıyorum. Bu her meselede, her hayır meselesinde böyle. İnfak meselesinde de böyle yani verdikçe azalmıyor. Malumunuz Cenab-ı Hak onu bereketlendiriyor, ziyadeleştiriyor, taşırıyor, köpürtüyor. Hamdü sanalar olsun. Eee, dolayısıyla ben, e, böyle bir hayrın içerisindeyiz. Arzu ediyorum ki şirket-i maneviye ortaklığımız olsun. Az ya da çok yani önemli olan rakamlar değil. Ben kaç kişi hedef koyuyoruz? O hedefe ulaşmaya çalışıyoruz ama o hedefe kaç kişiyle ulaşabildik meselesi, şirketi maneviyemizin ne kadar ortağı var meselesi bana çok önemli ve değerli görünüyor. Dünyanın her tarafından kardeşlerimizle ortak bir amelimiz, ortak bir şirketi manevimizin olması aslında bu yolculuğun bir parçası. Biz doğalar dağıtıyoruz. Aynı doğanın içinde oluyoruz. Dersler yapıyoruz. Aynı mananın içerisinde oluyoruz. Aynı surette aynı hayırların da içerisinde olalım arzu ediyorum. Bir hani muaviniet cihetiyle kardeşlerimizin ihtiyacına cevap bu. Ama bizim de ihtiyacımıza cevap. Muavinietin manası o zaten. Paylaşmak. Muavinietin manası o zaten karşılıklı yardımlaşmak demek. Yani bu aynı zamanda kendimiz için de bir yatırım, kendimiz için de bir yardım. kendi kendimize yaptığımız bir iyilik de öyle de düşünmek lazım diye düşünüyorum. Sevgili Asuman eğer eee paylaşırsa videonun da altında paylaşır, chat'ten de paylaşır. Bir eee Zoom eee özür diliyorum bir Gofant hesabı açıyoruz. Oradan uzaktaki yakınlar bize katılsınlar istiyoruz. Buradaki kardeşlerimiz bizzat gelirlerse ona ayrıca memnun oluyoruz. Ama uzaktakiler uzakta kalmasınlar. Onlar da yakın olsunlar. Cana yakın gelsinler. Arzu ediyoruz. Ellere uzaktan bak, bana yakın gel diye bir şarkı var. Onu paylaştım arkadaşlarla. Elleri uzaktan bak. Bana yakın gel. Sonra da cana yakın gel diye devam ediyor. Eller derken bizim için eller gayr. Allah'tan gayrıs. Allah'tan gayrısına uzaktan bakalım da biz rabbimize yakın gelelim. Hayırlara yakın gelelim. Gayrağa uzak duralım. Hakka yakın gelelim inşallahu teala ve birbirimize hep cana hep yakın gelelim. Bu bir davettir. Ulaşabilecek arkadaşlar bu dersi gaybim olarak sonradan dinleyecek arkadaşlar için de hazir olarak dinleyecek arkadaşlar için de ulaşma mesafesindekileri bekleriz. Başımızın üzerinde değil gönlümüzün üzerinde yerleri var. Eee ama gelemeyecek olan arkadaşlar da asla uzakta kalmasınlar. Onlar da yakın gelsinler arzu ediyoruz. O yüzden işte bir Gofantma hesabımız var. Dileyen arkadaşlar diledikleri miktarda Ugo Fantum hesabına katkı sunabilirler. Muavenet adına hoca efendi yardım ettik demeyin. Paylaş paylaştık deyin diyor. Bu bir paylaşma. Hepimiz için bir paylaşma. Biz e gayretimizle, emeğimizle, imkanlarımızla o işlerin hep hayır işlerinin içerisinde olalım. Gay olanlar, uzakta olanlar söylem üzerinden, dedikodu üzerinden işlerini yürütmeye çalışırken biz hoca efendinin dediği gibi reaksiyoner değil aksiyoner olalım. Gündemi kirletenler var. Siz de farkındasınız. Zihinleri bulandırmaya çalışanlar var. Kalpleri bulandırmaya çalışanlar var. Hoca efendi bize diyor ki, "Siz reaksiyoner değil, aksiyoner olun. Cevaplarımız da aksiyoner olsun. Bu çabamız da bir aksiyoner bir çaba bize bakan veçesiyle ortak çabamız olsun, ortak cevabımız olsun. Biz her türlü taarruz karşısında iyiliği çoğaltarak cevabımızı verelim. Sesimizi değil sözümüzü yükseltelim. Reaksiyoner değil aksiyoner olalım. Güzelliğin peşinde, iyiliğin peşinde, hakikatin peşinde olalım. Ömrümüz de iyiliklerle donanmış olsun inşallahu teala. Evet değerli dostlarım bugünkü derse geçebiliriz. Bugün biz eee yine muhafaza üzerine bir ders yapacağız. Böyle bu dersin tekabül etmiş olması böyle günlere bu da bana çok anlamlı geliyor. Çünkü aslında hayatın hakikati hıfs hakikati aynı zamanda hani iyilikler, güzellikler diyoruz ya onlar da bir muhafaza çabası. Onlar da hakkı ve hakikati muhafaza etme çabası. Geçen dersimizde Allah her şeyi muhafaza eder diye bir ders yapmıştık. Bugün de aslında baki olan şeyin baki olan şeyin ruh olduğunu Allah'ın bizim insaniyet hakikatimizi ruhla baki kıldığını konuşacağız inşallahu teala. Çok tatlı bir dili var bugün okuyacağımız ilemin. Bugün bir tek ilem dersi yapacağız ve eee inancın gölgesinde de ruhun bekası ile alakalı bir bölüm okuyacağız. Çok önemli bir şerh okuyacağız inşallahu Teala. Biz varlığın eee metafizik boyutunu da inancın gölgesindeyi de kendi okul okuma listelerimizin içerisinde birlikte okumuştuk. Bir de birlikte yaptığımız amellerden bir tanesi de o. Bu da bunu da çok seviyorum. Kitap okurken bile onu bile beraber okuyoruz. Değerli dostlarım ben hemen eee çok özür diliyorum. Stary çıkarıp geliyorum. Yeah. Evet. Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Eyyuh aziz. Ey aziz kardeşim, bil ki diye başlıyor üstadımız. Biz de kalbimizin kulağını üstadımıza veriyoruz. Efendim üstadım diyoruz. Üstadımız şöyle diyor: "Lafızların tebeddülüyle mana tebeddül etmez." Bunu bir silsileye dönüştürecek. Üstat öyle e güzel bir metin ki bu okuyacağımız ilan. Üstat fani olanın yanına hep baki olanı, geçici olanın yanına hep sürekli olanı koyacak. Bu aslında bize bir hayat felsefesi de veriyor. Yani bir kışırlar, kabuklar var. Bir de değişmez olan, kendini devam ettirebilen şeyler var. Bir arizi olanlar var. Bir de meselenin hakikatine ilişkin, meselenin ruhuna ilişkin olan şeyler var. Bir lafızlar var, bir de manalar var. Yani geçip giden şeyler var, kalan şeyler var. Hani Türkçede bir atasözü var ya sel gider kum kalır diye. Ne geçip gidiyor, ne kalıyor? Bunun üzerine kuruyor üstadımız. bugün okuyacağımız ilemi bize örnekler veriyor. Yani geçip gidenler ve kalanlar örnekleri veriyor. Ve insanın bütün mahiyetiyle aslında bu fanilik yolculuğundan bekaya nasıl inkılap edeceğini, fani olan mahiyetiyle baki olan mahiyeti nasıl birbirinden ayıracağını, bunu da bize ders olarak bu silsilenin, bu fena ve beka silsilesinin bir neticesi, bizi ulaştırdığı bir hakikat noktası olarak bildiriyor. Ve buna şuradan başlıyor. Lafızların tebeddülüyle mana tebeddül etmez. mana baki kalır. Şimdi bakın ben konuşuyorum. Lafızlarla konuşuyorum. Lafızlar geçip gidiyor. Kelimeler geçiyor ve gidiyor. Ama mana kalplerde baki olarak kalıyor. Bu aslında bekanın çok önemli bir yönü. Bizim için de bu beni çok etkiler her zaman aslında. Eee, üstadın o 10 sözle kurduğu bir suret hakikat ilişkisi var ya, suretler diye anlatıyor üstat haşri önce. Sonra da hakikatler diye yeni bir başlık açıyor. Suretlerle hakikatler arasında ilişki kuruyor. Suret ve hakikat arasındaki ilişki adeta madde ve mana arasındaki ilişki lafız mana ilişkisiyle aynı. Yani biz ne yapıyoruz? Kelimelerle konuşuyoruz. Cümlelerle konuşuyoruz. Ama konuşurken cümleler geçiyor ve gidiyor. Bakın hava ihtazatı içerisinde kaybolup gidiyor kelimeler. Ama manalar kaybolup gitmiyor ki. Onlar kalbe yerleşiyor ve çok derin izler bırakıyor. Kalpte, zihinde, ruhta izler bırakıyor. O manalar. Üstat bu tebeddül ilişkisine yani fani ve baki ilişkisini işte lafız ve mana ilişkisiyle başlatıyor. Ne oluyor? Lafızlar geçiyor ve gidiyor ama manalar baki kalıyor. Kabuk parçalanır. Baki olan lüb. Lüb öz demek. Yani cevizi düşünün. Cevizin bir kabuğu var. Sert bir kabuğu var. Çok etkileyici bir kabuğu var cevizin. Cevizin kabuğu eee kırılıyor. Kırıyorsunuz. O baki olsun diye değil. Yani onu yesiniz diye değil Cenabı Hak muhafaza vazifesi var. Hıfs vazifesi var. Lübü muhafaza vazifesi var. Bu meyvelerin kabukları için hep geçerli. Kabuklu meyveler, kabuklu yemişler diyoruz ya onlara. İşte o meyvelerin kabukları, yemişlerin kabukları, yemişlerinki sert kabuklar. Onları kırıyoruz ama bakıyoruz ki içerisinde bir lüb var ve biz o lübe talip oluyoruz. Bu sadece meyvelerin lübleri değil, amellerimiz için de geçerli malumunuz. Yani bir her şeyin bir kışırı, kabuğu var. Bir de içinde bir öz var, bir ruh var, bir mana var. Yani diyelim ki amellerimizin bir şekli görüntüleri var ama bir de o şekli görüntülere esas teşkil eden bir ihlas var, niyet var. Kabuk amellerimizdeki zahiri görüntüler ama öz yani lüp, ihlas, samimiyet, niyet bunlar baki kalıyor. Öyle değil mi? Bu kabuk lüb. Lüp kabuğun içerisindeki öze diyoruz. Bakın lafız mana ilişkisi aynı surette bir kabuk lüb ilişkisi suretinde karşımıza çıktı. Kabuk lüb ilişkisini sadece cevizin, fındığın, kabuğu ve içindeki yemişi olarak düşünmeyin. Zikrettiğim gibi bunu zihinsel olarak çoğaltın. Bir metafor olarak, bir mecaz olarak çoğaltın. Nedir kabuk? Nedir lüp? Hep böyle bir zahir ve batın ilişkisi, hep bir suret ve hakikat ilişkisi dikkatimizi çekiyor farkındaysanız. Sonra bunları böyle yanımda olsaydınız ders bittiğinde bu ilişkileri size birer birer tekrar ettirmek isterdim. Bir kabuk lüb ilişkisi var. E bir lafız mana ilişkisi var. Bunları böyle liste de yapabiliriz. Bir tarafa suretleri, bir tarafa özleri, hakikatleri yazabiliriz. Sonra cisim ihtiyarlasa da en çok özür diliyorum şuradan devam ediyor üstat. Libas yırtılır cesedi sağlam baki kalır. Şimdi bir de libas ceset ilişkisi var. Yani şu elbise ama bu yine bir mecazi surette de eee bunu yine ele alabilirsiniz. Yine mecaz yani libaslar ve cesetler. Libaslar ve cesetler. Libas yırtılır gider. Yani üzerinize girdiğiniz, giydiğiniz gömlek ya da manalara giydirdiğiniz kelime gömlekleri yırtılır gider, silinir gider. Ama manaların baki kaldığı gibi aynen öyle de ne baki kalır? İnsanın cesedi. Bu baki kalır derken sonsuz anlamındaki baki değil sürekliliği ifade ediyor Bediüzzaman Hazretleri. Gerçek süreklilik, gerçek bekayı ruhla tamamlayacak. Ne olur? İşte libas yırtılır ama vücut yolculuğuna devam eder. Kaç tane gömlek değiştiriyorsunuz? Bunu cilt gömleği üzerinden de düşünür düşünebilirsiniz. İnsanın cildi de bir gömlek. Ne oluyor? İşte e yırtılıyor ama insanın bedeni zaman zaman eee cildimiz çeşitli darbelerle örselense de ne oluyor? tamir oluyor. Yoluna devam ediyor. Üzerimizdeki kıyafetler yırtılsa da yenilerini giyiyoruz. Yolumuza devam ediyoruz. Bir insan, bilmiyorum hayatı boyunca kaç tane gömlek değiştiriyordur, kaç tane giysi değiştiriyordur, kaç tane kaç tane mananın içerisinde, halin içerisinde yolculuk yapıyordur? Biliyorsunuz tasavvufta da bu böyle aslında. Libas, vücut ilişkisini bu bağlamda da ele alabilirsiniz. Tasavvufta da haller değişir ama makamlar baki kalır. Siz halden hale yolculuk yaparsınız ama makamlar sabittir. Makamlar bakidir. Aynen öyle. İşte libas değişiyor ama ceset yolculuğuna devam ediyor. Şimdi ceset ölse dağılsa ruh baki kalıyor. Şimdi elbise yırtılıyor, beden devam ediyor. Bedenin elbisesi yırtılıyor. Aslında beden de bir hane, bir ev, bir elbise hükmünde. O yırtıldığında, o çözüldüğünde, o inhilale yani dağılmaya maruz kaldığında öldükten sonra. Ama bu sefer de ruh baki kalıyor. Cisim ihtiyarlassa enaniyeti genç kalır. Cisim, beden ihtiyarlasa enaniyet. Aslında burada enaniyetin biliyorsunuz iki manası var. Hep olumsuz olarak kullanmıyoruz. Ene risalesini düşünün. Enen'in iki yönü var. Biri hayra bakıyor, biri şerre bakıyor. Eğer siz karakter kimlik diyoruz ya hoca efendi enaniyete, eneye kimlik inşası diyordu. Eğer siz hayırlı bir kimlik inşa etmişseniz ne olur? cisminiz ihtiyarlar ama o enaniyet yani o kimliğiniz, inşa ettiğiniz kimlik sizinle beraber baki kalır. Mekan değişse bile gittiğiniz yere o kimliğinizi götürürsünüz. O vasıflarınızı, kazandığınız vasıfları. Yani öyle bir şey ya insanın istidatlarını, istidatlarını inkişaf ettirmek suretiyle bir kimlik kazanmasına en ediyoruz. Ama eğer insan müspet manada bir kimlik kazanamazsa yine cisim ihtiyarlıyor. O menfi manadaki enebaki kalıyor. Cisim yaşlanıyor ama nefis yaşlanmadığı için yaşlı olan insanlar bu sefer hep gençler gibi davranmaya başlıyorlar. Hadis-i şerif var ya ihtiyarların en şerlisi gençlere benzemeye çalışandır diye. Çünkü ne oluyor? İnsanlar ihtiyarlıyor ama hala gençlik hevesatı kuvve-i şeheviyenin, kuvve-i gadabiyein tesiri altında bir yaşam sürmeye çalışıyorlar. O zaman da yine cisim ihtiyarlıyor ama enaniyet genç kalıyor. Ne fena değil mi? Yani nefis ihtiyarlamıyor yahu. Yani beden ihtiyarlıyor ama nefis ihtiyarlamıyor. Maalesef öyle. O tam tersine bedenin ihtiyarladığını görünce ihtiyarlama korkusu içerisinde nefis genç genç kalma tutkusuna daha ziyade yapışmaya başlıyor. Sonra üstat devam ediyor. Bu şeyler fena, beka ilişkileri çok tatlı Bediüzzaman Hazretlerinde çokluk yani cemaat dağılır ama vahid-i fert baki kalır diyor Bediüzzaman Hazretleri. Şimdi biz toplanıyoruz dağılıyoruz. Hoca efendi öyle diyor ya toplanın dağılın. Toplanın dağılın diyor hoca efendi ve üç kere tekrar ediyor bunu. Hayır orada, bereket orada, toplanmaklarda, dağılmaklarda. Tamam toplanıyoruz, çokluk oluyoruz, cemaat oluyoruz ama sonra dağılıyoruz ve geride gene kendimiz kalıyoruz. Teheccüt namazlarında huzuru-u ilahiye bir vahid-i fert olarak yani tekil bir varlık olarak çıkıyoruz. Kalbimizle çıkıyoruz. Toplanıyoruz ama dağılıyoruz. Cemaat dağılır, çokluk dağılır. Vahid-i fert devam eder. Fert olarak yolunuza devam edersiniz. Öldüğünüzde de ruhunuzun ufkuna yine fert olarak yürürsünüz. Kesret bozulur, vahdet baki kalır. Kesret çokluk demek biliyorsunuz. Kesret bozulur. Vahdet yani birlik baki kalır. Bir ağacı düşünün. Ne oluyor? Sonbahar mevsimi geldiğinde adeta bir vahdetin nasıl bozulduğuna, bir kesretin özür diliyorum nasıl bozulduğuna şahitlik ediyorsunuz. Yapraklar dökülüyor ve yavaş yavaş rüzgarda savruluyor yapraklar. Tam bir kesretin dağılması beni çok etkiliyor. Bir yaprak ağacın üzerinde durduğu sürece ben ağacım diyebiliyor ama ağaçtan koptuğu andan itibaren kendini savrulmaya ve çürümeye terk etmiş oluyor. Rüzgarlarla savruluyor. Toprakta çürümeye başlıyor. Dağılıyor ama vahdet baki kalıyor. Yani o ağaç o ağaç bir vahit olarak bütünlüğünü koruyabiliyor. Bahar mevsimi geldiğinde de yeni yapraklar, yeni çiçekler, yeni meyveler verebiliyor. Bakın kesret dağılıyor ama vahdet baki kalıyor. Bu varlıklar için de böyle. Yani elimdeki atomları düşünün. Dağılıyorlar ama elim baki kalıyor. Bütün bir varlık için böyle. Atomlar sürekli dağılıyorlar. Onlar da bizim gibi dağılıyorlar, toplanıyorlar. Dağılıyorlar ve toplanıyorlar. Kesret dağılır, vahdet baki kalır. Madde kırılır, nur baki kalır. Ne güzel değil mi? Madde, madde ve mana ilişkisini Bediüzzaman Hazretleri bu sefer madde nur ilişkisi üzerinden kurdu. Nurani olan şeyler üzerinden kurdu. Şöyle düşünün. Madde kırılır, nur baki kalır." diyor Bediüzzaman Hazretleri. Bir insan maddeye bel bağlamışsa dağılıp gidiyor. Madde onu yolda bırakıyor. Ama nur baki kalıyor. Nur madde nurani olabilir mi? Elbette olur. Mesela demin konuştuk ya infak maddeyi mana haline getiriyor. E dolayısıyla maddeyi nuranileştiriyor. İbadet bedeni nuranileştiriyor. Beden dağılıyor ama o nurani kimlik geride kalıyor. Gençlik geçiyor ama insanın simasındaki ibadetin nuru baki kalıyor. Öyle oluyor değil mi? Nur baki kalıyor. Madde kırılıyor. Madde dağılıyor. Çünkü madde o çözülüyor madde. Ama nasıl madde kırılınca mana baki kaldığı gibi işte maddenin içerisine eğer nuranelik sirayet ettirebilmişsek o baki kalıyor. Hatta insanın cesedi de nuranileşiyor. Biliyorsunuz değil mi? Peygamber Efendimiz sallallahu teala Aleyhi ve Sellem'in cesedine cesedi-i necmi nurani diyor Bediüzzaman Hazretleri. Nurani bir beden. Ruha eşlik eden bir beden nurani bir bedendir. Eğer ruhumuz bedenimizin altında kılıyor ve eziliyorsa biz insaniyetten çıkıp hayvaniyete doğru evrilmeye başlıyoruz. Ama eğer bedenimiz ruhumuza eşlik ediyorsa o zaman bedenimiz ruhumuzla beraber nuranileşiyor. O zaman beden Efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem'in bedeni ne diyoruz ona? Cesedi necmi nurani. Hatta o bedenleri yani o nuranileşmiş bedenleri toprak dah hiç yürütemiyor. Toprağa defnediliyor. O bedenler defin. Bakın define aynı kökten geliyor. Hazine yani gömülmüş hazinelere define deniliyor. Ya bunu zaman zaman vurgulama ihtiyacı hissediyorum. İşte insanın bedeni de nuranileşirse biz o bedenleri toprağa defnettiğimizde çürümek için defnetmiyoruz. O bedenleri toprak bile çürütemiyor. Çünkü madde kırılıyor ama nur baki kalıyor. Şimdi bakın hep ne varlığın içerisinde? Allah bizi hep baki olana, hep devamlı olanın arayışına zevk ediyor. Yani süreklilik yani beka. Aşkı beka insanın en şiddetli aşkı aşkı bekadır. Ya elimizden giden şey değil. fani olup dağılan, çözülen şey değil. Kalıcı olan bizim için esas olan. Bir şeyler akıp gidiyor. Evet, sel gidiyor ve geride ne kalıyor? Evet, lafızlar gidiyor, geride hangi manalar kalıyor? Evet, elbise yırtılıyor. O zaman yırtılan şeye çok da kıymet bağlamamak lazım. Çok da kıymet yüklememek lazım. Evet, elbise yırtılıyor, vücut baki kalıyor. Evet, beden de çözülüp gidilebiliyor ama ruh baki kalıyor. Evet, toplanıyoruz ama en sonunda dağıldığımızda o vahid-i fert baki kalıyor. Kesretler bozuluyor ama vahdet hep baki kalıyor. Vahdet baki kalmasa yeni teşekkürler söz konusu olmaz. Madde kırılıyor, nur bakıyor. Şimdi üstat şöyle devam ediyor. Binan aleyh ömrün bidayetinden sonuna kadar devam eden mana çok cesetleri tebedül ve tavırdan tavıra, intikal ve devirden devire yuvarlandığı halde vahdetini, bekasını muhafaza ediyor. Şimdi eee bu çok önemli. İnsanın bedenini düşünün. İnsanın bedenini ömrün başından sonuna kadar ne kadar çok beden değiştiriyoruz, değil mi? Yani bilim insanları bize diyorlar ki, "İnsanın bedenindeki trilyonlarca hücre, trilyonlarca hücre 6 ayda bir yenileniyor. Bir bebeği düşünün. Ne kadar hızlı bir büyüme gerçekleştiriyor. Öyle değil mi? Vücuduna bakın. bir bebeğin vücuduna ve yavaş yavaş bedeni değişiyor, siması değişiyor. Oturuyor yavaş yavaş. Sonra o sima o bebeği ama o değişen simasıyla beraber teşhis ediyorsunuz, tanıyorsunuz. Yani onda sabit kalan yine değişmeyen bir şey var. Bir mana var. Sonra biz bedenler değiştiriyoruz. Ömrümüzün başına kadar tebeddül edip yani değişip duruyoruz. Tebeddül çok büyülü, çok güzel bir kelimedir. Tebeddül, değişim. Değişip duruyoruz. Bedenimiz değişip duruyor. Ama biz çok cesetler değiştirdiğimiz halde ömrümüzün başından sonuna kadar sürekli eee beden değiştiğimiz halde, ceset tebedül ettiği halde biz vahdetimizi muhafaza ediyoruz. Kimliğimizi, karakterimizi, simamızı muhafaza ediyoruz. Ve biz vahdetimizi, bekamızı muhafaza ettiğimiz gibi ömrümüzün başından sonuna kadar bu kadar çok ceset değiştirmek, bu kadar çok hücre değiştirmek, bu kadar çok bedenin tebeddül etmesine rağmen bizdeki vahdet, bizdeki mana nasıl sabit kalıyor? Üstadımız şöyle diyor ki, aynen onun gibi insan ölüm hendeğini de atlayacak ve salimen ebet yolunda yoluna devam edecek. Bakın ölümü bir hendek olarak tanımladı üstat. Adeta şöyle düşünün. İnsan beden değiştikçe yuvarlanıyor. Nereye doğru yuvarlanıyor? Beden değiştirdikçe ölüme doğru yuvarlanıyor. Öyle değil mi? Bizi bekleyen bir son. Ama hoca efendi ne diyordu ölüme? Sen son değil bir başlangıçsın diyordu. Biz de öyle diyoruz. Ölüme sen bir son değilsin. Bir başlangıçsın diyoruz. Sana ayıran derler. Hayır, sen ayıran değil, vuslata erdirensin diyoruz. Ölüme. Sen ayıran değil, vuslata erdirensin. Sen bir son değil, sen bir başlangıçsın diyoruz ölüme. Buna ilişkin bir ders yapmıştık. Hatırlayacaksınız. Şimdi adeta böyle hücrelerimiz sürekli yenileniyor ya. 6 ayda bir sürekli işte o trilyonlarca hücremiz yenileniyor, yenileniyor ve biz sürekli beden değiştiriyoruz. Ama bizde baki kalan bir şey var. Nedir o? Bir vahdet baki kalıyor. Bir mana baki kalıyor bizde. Adeta biz o beden değiştirdikçe ölüme doğru yuvarlanan bir mahiyet arz ediyoruz. yuvarlana, yuvarlana, yuvarlana adeta eli dünya için işte bir kuyuya en sonunda düşecekmişiz gibi görünüyor. Üstat diyor ki bakın diyor Bediüzzaman Hazretleri işte bu baki olan bu fenaya giden işte şu gider bu kalır, bu gider bu kalır, bu gider bu kalır. Sen de diyor Bediüzzaman Hazretleri bir vahidin var. Beden değiştiriyorsun. Bir manan var. Beden değiştirsen de o vahidin, o manan sende baki kalıyor. Bunu görüyorsan eğer şunu da görürsün, o ölümün hendeğini de atlar ve geçersin. O zaman son bir başlangıç olur. O zaman ayrılıklar vuslata inkılap eder. Ve üstat diyor ki sen o hendeyi de salimen atlayacaksın ve ebet yolunda yolculuğuna devam edeceksin. Ma haza mahaza. Bununla birlikte her vakit fenaya hazır ol emrini intizar eden sail ve bekasız maddiyatta şu hıfz ve muhafaza düsturu beka ile çok münasebettar olan ruh ve manada da caridir. Şimdi düşünün siz eee Allah sizi şöyle bir emirle yaratıyor. Fenaya hazır ol. Yani ölüme hazır ol. Şimdi bu fenaya hazır ol emri aslında tam manasıyla bize ne gider ne kalır bu paradigmayı öğretiyor. Yani yatırımı neye yapmak lazım? Neye bel bağlamak lazım? Neye tutunmak lazım? Neyin peşinde koşmak lazım? Neyle meşgul olmak lazım? Ömrümüzü ne için harcamak lazım? Buna işaret ediyor değil mi? Fenaya hazır o. Düşünün yani ağzımdan çıkan manalar, sözler, kelimeler, çok manasız şeyler konuşsam size işte söz gibi sözümle beraber onlar da geçecek ve gidecekler. Geride iz bırakmayacak. Öyleyse ben öyle kelimeler söylemeliyim ki kelimeler gitse de manalar baki kalsın. Öyle kelimeler söylemeliyim. Öyle lüblere talip olmalıyım ki kışırlar kırılsa, yırtılsa, atılsa o lübler hep baki kalsın hayatımda. Ömrümde. Ömrümde yani makamlar diyelim ki sıfatlar diyelim ki titrler. Bunlar aslında kışırlar. Öyle değil mi? Kışır. Yani ben diyelim ki profesör olmak istiyorum. İşte doçentlikler, doktoralar, profesörlükler. Bunların hepsi aslında kabuklar. Ama ben neye talibim? Onlara değil. Onun içindeki lübe yani ilme talibim. Lüb ne olur o zaman? İlim olur. Hal olur, marifet olur. Ona talip olur. Şimdi insana ne öğretiyor bu gidenler ve kalanlar? Şu gider, bu kalır. Şu gider, bu kalır. Öyleyse gidene elveda, elf firak demeyi öğrenmesi lazım insanın. Gidene bel bağlamaması lazım. Hoşça kal demeyi öğrenmesi lazım. Hoşça kal. Yine görüşürüz demeyi öğrenmesi lazım insanın. Yine görüşürüz. Eğer mana baki ise lafızlarla yine görüşüyoruz. Çünkü eğer lük bakiyse e kışırlarla yine görüşüyoruz. Öyle değil mi? Eğer vücut bakiyse o o baki olan vücuda işte gömlekler buluyoruz. Vücut dağılmışsa, vücut dağılmışsa o ruha Cenabı Hak ebedi alemde yeni cesetler giydiriyor. Yeter ki biz baki olana bel bağlayalım. Bu bize bir şey öğretiyor. Ayırmayı öğretiyor. Tefrik ve temyiz. Biliyor musunuz? Aklın aklın seçiciliği açısından, aklın tahakkuku, işlevselliği açısından çok önemlidir biliyor musunuz? Tefrik ve temyiz. Yani ayırt edicilik, fark edicilik, ayırt edicilik, tasnif edicilik, seçicilik. Faniye fani olan yere koyma, bakiyi de baki olan yere koyma. Hani dedim ya size işte bir grafik yapabilirsiniz. Bir çizgi çekersiniz. Buraya gidenleri yazarsınız. Buraya kalanları yazarsınız ama bu defterin üzerinde yazı olarak kaldığı sürece bizim işimize yaramıyor. Bunun bir hayat felsefesi olması lazım. Bir şuur felsefesi olması lazım. Yani kabuğa değil lübe kıymet vermek lazım. Düşünsenize mesela kabuk lüb ilişkisini düşünün. Mesela bir insanla tanışıyorsunuz. Çok yakışıklı, çok güzel. İşte gözleri ahu efendim saçları sırma şeyi vücudu efendim diyelim ki boyu servi. Tamam ama yani bu kışır bunu unutmamak lazım. Lübne onun karakteri. Kuyu ahlakı lüb değil mi bu ahlak? Yine öyle mesela şu elbise diyoruz ya aslında gençlik de bir elbisedir. Güzellik de bir elbisedir. Huy güzelliğidir. Ahlak güzelliğidir. Vücut hakiki vücut. Hakiki varlık. Hakiki varlık sermaye, ahlak güzelliğidir. İstidatlarımızdır mesela. Lüp istidatlarımız. Lüptür değil mi istidatlarımız? Şimdi bakın hep böyle libas, vücut işte kabuk, öz bu ilişkilere bakın. Madde kırılıp gidiyor. Nur baki kalıyor. Bir insanın ahlakı nurdur. Bir insanın karakteri nurdur. Eğer insan tekamül etmeyi başarabilmişse istidatları insanın lüptür, bedendir, vücuttur. Şimdi böyle değiştirip duruyoruz. Varlığımız adeta gerçekten de öyle. Yuvarlanıyoruz. Efendimizin buna ilişkin bir hadisi de var biliyorsunuz. Bir kafir ölüyor. Bir münafık ölüyor. Efendimiz sallallahu teâ aleyhi ve sellem şu kadar yıldır yuvarlanan bir taş cehennemin dibine düştü diye mecazla ifade ediyor bunu. Bir gün mecliste otururken çok büyük bir gürültü geliyor. Efendimiz o gürültüyü yorumlayarak bunu söylüyor. Yuvarlanan bir taş cehennemin dibine düştü diyor efendimiz sallallahu teâ aleyhi ve sellem. Şimdi eğer insan kendi ömrünü kalan şey üzerine bina etmezse o taş gibi yuvarlanıyor ve bir hendeğin içerisine düşüyor. Bediüzzaman Hazretleri bize diyor ki bakın bir gidenler var bir de kalanlar var. O gider, o kalır. O gider, o kalır. Bu, şu gider, bu kalır. Ve en sonunda senin ömrün vahdet üzerinden, bir vahit üzerinden, senin ömrün bir hakikat üzerinden, bir mana üzerinden o hendeyi aşar ve geçer. Ve Cenabı Hak zail, bekasız maddi maddiyat karşısında şu materyalist asırda insanlar nasıl da maddeyi tapıyorlar. Oysa zahil, bekasız o maddiyat karşısında Cenab-ı Hak sizi hıs ve muhafaza düsturuyla baki kılar. beka ile çok münasebetar olan ruh ve manada da caridir. İşte şu bedeninizdeki ya da diyelim ki lafızlardaki o kanun efendim lüb ve e kışır kanunu, libas ve eee efendim vücut kanunu. Bu neyle ne için de geçerli? Ruh için de geçerli. Düşünsenize bedeniniz bu kadar değişip en sonunda bir manayla baki kalıyorsa ruh zaten bekaya müştak beka için yaratılmış. Siz ama fenaya hazır ol emriyle yaşıyorsunuz. Fenaya hazır ol emrini bekleyerek yaşıyorsunuz. Emir geldiğinde reddetme imkanı var mı? Gitmiyorum deme şansınız var mı? İnat etme, ayak sürme şansınız var mı? Azrail Aleyhisselam, "Hadi gidiyoruz" dediğinde biraz dur benim yapılacak işlerim var deme şansınız var mı? Ben daha çok gencim diyebilir misiniz? Daha efendim hayatta gerçekleştiremediğim nice ideallerim, nice tutkularım, nice heveslerim var diye biliyor musunuz? Ayak direme şansı yok insanın. Fenaya hazır ol emrini bekleyerek geçiriyor insan ömrünü. Zail ve bekasız bir ömrü var insanın. Ama işte bu hıfs ve muhafaza düsturu yani bu gidenler ve kalanlar düsturu nasıl geçerliyse beka ile çok münasebetler olan ruh ve manada da bu caridir. Yani ruhunuz bakidir. Beden gider o ruh baki kılır. Beden çözülür ruh baki kılır. Ama ruhunuza yüklediğiniz mana da baki kalır. Ruhunuza yüklediğiniz nuraniyet baki kalır. Ruhunuza yüklediğiniz lüb öz baki kalır. Tavırdan tavıra intikal ederken siz ruhunuza neler yüklüyorsunuz? Baki olan şeyleri. Nur yüklüyorsunuz ruhunuza. Mana yüklüyorsunuz. Lüb özler yüklüyorsunuz. Ruh programı diyordu ya Bediüzzaman Hazretleri. Ona ne kodlar yazıyorsunuz ruhunuza, ne amel kodları yüklüyorsunuz ona. Ne nuraniyetler ekliyorsunuz ruhunuza. Düşünsenize kıldığınız namazları düşünün. Her secdeye varıp gelişiniz sübhane rabbiyel ala, sübhane rabbiyel ala, sübhane rabbiyel ala deyşiniz. Bunlar ne yapıyor? Bakın ruhunuza ne yüklüyor? Nuraniyet yüklüyor. Ruhunuza yüklüyor. Her secdeye varıp gelişiniz, her rükuya inişiniz ne olağanüstü şeylerdir onlar. Ruh işte bunları yükleniyor. Ondan sonra alı alıyor onları bekaya götürüyor. Alıyor ve götürüyor baki olan şeyleri. Ama hani tüketim toplumu deniliyor ya insanın en çok tükettiği şey kendi istidatları, kendi ömrü, kendi zamanı, kendi nuraniyeti, kendi lübü, kendi özü, kendi vücudu, varlığı. Evet. İşte üstadımız bize bunu söylüyor. Bugünkü dersimiz gider kalır dersi. Gider kalır dersin adı bu. Gider ve kalır. Ben de dersin başlığını bizden gidenler ve bizde kalanlar olarak koydum. Şimdi değerli dostlar ne yapacağız biliyor musunuz? önce biraz ruh beden ilişkisine bakıp ondan sonra da eee ruhun eee bedenle ilişkisi üzerinden insan mahiyetinde kalıcı olan nedir? Hoca efendi o kadar geniş bir bölüm ayırıyor ki bu üstadın anlattığı şu kısacık meseleye. Çok geniş bir bahis ayırıyor hoca efendi. Çok geniş. Biz de onun böyle okuyabildiğimiz kadar bazı bölümlerini okuyacağız. Önce ruh beden ilişkisine ilişkin birkaç cümle okuyalım. Şöyle diyor hocamız. Beden ruhun onun üzerinde faaliyetlerini icra etmesi için bir sistem ve onunla duygularını seslendirmesi için bir enstrüman mahiyetindedir. Şimdi bakın beden ruh ilişkisinde ruhun bedene hakim olmasıdır esas olan. Eee, şunun farkındasınız, ruh ve beden iki ayrı alemden geliyor. Beden madde aleminden geliyor. Bedenin nuraniyeti, beden nuraniyeti oluyor bedenin ama ruh üzerinden nuraniyet kazanıyor. Beden madde aleminden. Ruh hangi alemdendi? Alem-i emirden. Bunu hiç unutmamak lazım. Ruh alemi emirden, beden alem-i halktan. Yani bedenin harici bir vücudu var. Alem-i halktan yani mahlukat aleminden, madde aleminden beden, ruh alem-i emirden alemi-i emir dediğimiz alem değerli dostlarım kanunlar alemi. Suyun kaldırma kanunu, yer çekimi kanunu. Bütün kanunları düşünün. Özelliğine kanunların harici vücutları yok. Öyle değil mi? Harici vücutları yok. Kanunları ama var olduklarını nereden biliyoruz? Eserleri ve tesirleriyle biliyoruz. Yani suyun kaldırma kanunun harici bir vücudu yok. Ama biz onun var olduğunu eserleri ve tesirleriyle biliyoruz. Bütün kanunlar alem-i emirden harici vücudu olmayan fakat eserleri ve tesirleriyle var olduğunu bildiğimiz alem. Alemi emir diyoruz ona. Emir alemi. Bedense alemi maddeden işte atomlar toplanıyorlar, dağılıyorlar. Şimdi iki farklı alemden iki farklı iki farklı mahiyetimiz var bizim. Ruh ve beden. Ne oluyor? İkisini birleştiriyor Cenabı Hak ve ortaya insan çıkıyor. İnsanın çamurdan çamur ve balçık arasında yaratılmış bir heykeli var insanın. Bir de alem-i emirden gönderilmiş. Eee, latif, nurani. Ona da harici vücut gildirilmiş. Yani latif bir beden, nurani bir beden giydirilmiş olan bir ruhu var insanın. İşte ruh ve beden birleşiyor ve ortaya insan mahiyeti çıkıyor. Şimdi beden ruh için ne ifade ediyor? Ruh, beden ruh için bir enstrüman gibi. Onun üzerinde faaliyetlerini icra ediyor. Ruh bedenin üzerinde faaliyetlerini icra ediyor. Adeta bir sistem, beden bir sistem ruhun faaliyetlerini icra ettiği bir sistem. Bir enstrüman ruhun ondan ondan nameler yaptığı bir enstrüman. Ne bedenin bir parçası ruh ne de ona bitişik bir ev gibi düşünün. Onun içerisine giriyorsunuz, yaşıyorsunuz. Sonra evi terk ediyorsunuz. Aynen öyle. Şu bedenimiz ruhun bir evi gibi. Ona bitişik değil. Onun bir parçası da değil ruhumuz. Onun cüzlerinden, parçalarından bir parça da değil. Kökleri, alemi, emir de dal ve yaprakları kendi adresinin ufkunda. Yani beka da öyle bir varlık ruh baki, beka için yaratılmış, çözülmeyen, dağılmayan ve eee hep konuşuyor, hep düşünüyor, seviyor. Aslında bizim eee hayati fonksiyonlar bedene ilişkin fonksiyonlar değil. Yani madde maddeye bakın. Madde nedir ki? Madde ölüdür. Hayat hayat ruha ait bir fonksiyon. Zaten ruh çekilince beden de dağılıyor bildiğiniz gibi. Aynı surette hani bizim işte görmek gibi, işitmek gibi, konuşmak gibi hayati fonksiyonlar olarak tanıdığımız fonksiyonlar hepsi ruha ait fonksiyonlar. Hepsi ruha ait fonksiyonlar. Maddenin görmek diye bir istidadı yok. Maddenin işitmek diye bir istidadı yok. Ruhun var. Ruh bedene girdiği andan itibaren bu fonksiyonlar icra ediliyor. Ruh bedeni terk ettiği andan itibaren göz gene var ama görmüyor. Kulak gene var ama işitmiyor. Dolayısıyla insan eee o taşıdığı ruhla seviyor. Canı acıyor, düşünüyor, konuşuyor ve hakka mütevecih sürekli iyi şeyler üretiyor. Cennete doğru yürüyor. Öyle olsun inşallahu teala. Şayet o bedene ben dedilmiş, ağzına fermuar vurulmuşsa o zaman sözde düşünce de ayağa düşmüş oluyor. Yani bedenin altında kalıp eziliyorsa ruh bedene hakim değilse bakın binek ve süvari ilişkisiyle izah edilir. Ruh ve beden arasındaki ilişki. Hangisi süvari, hangisi binek? Aslında beden binek, ruhta süvaridir. Öyle değil mi? Ne olur? Ruh bedene hakimse böyle olur. Ama eğer beden ruha hakimse, ruh bedenin altında kalmış, ezilmişse, o öz kaybolmuş, kabuk öne çıkmışsa, elbise çok parlak ama içerisindeki vücut hırpani ise, Hz. Mevlana'nın öyle bir sözü var malumunuz. Nice elbiseler gördüm içinde adam yok. Nice adamlar gördüm üstünde elbise yok diyordu. Yani libas vücut ilişkisi içerisinde işte ne olur? Eğer insan olma mahiyetini yani özü, asl olanı, manayı, hakikati muhafaza edemezse o zaman hayvaniyet ve cismaniyet derecesi içerisinde yaşar. Ruh da o bedenin, o hayvaniyetin altında kalır ve ezilir. Şimdi biz ruh ve beden ilişkisine devam edelim. Şuradan okuyacağız. Bedene hakim olanın ruh olduğunu anlatıyor hoca efendi ve diyor ki ruhun içine girdiği cisimde canlılık emareleri belirir. Ruh bedenin içerisine girdiğinde hayat da bedenin içerisine girmiş oluyor. Biz ona canlı diyoruz. Ruh gidince de ademi merkeziyet olur. Mekanizmada bozulma ve kokuşma başlar. Çözülür yani beden ve bozulmaya başlar. Hücreler dağılır çürür. Her şey darmadağın olur gider. İşte size entropi. Ruh çekildiğinde beden darmadağın oluyor. E çözülüyor. Demek ki ruh bir cevherdir. Özdür. Yani lüb derken cevheri kastediyoruz. Cevher ve aaz. Bu kelimeler tasavvufta çok kullanılan kelimelerdir. Kelamda da çok kullanılıyor. Cevher ve araz. Cevher olan ruh, öz olan ruh. Araz olan kabuk kışır. Araz yani kışır hep öze bağlı. Kabuk hep öze bağlı. Demek ki ruh bir cevherdir. Beyin, uzu, duygular, bütün bedenin faaliyetleri de o cevherin fonksiyonlarından ibarettir. İşte bizim bütün faaliyetlerimiz aslında ruhun fonksiyonlarından ibaret. Ruh insan vücudundaki bütün fakültelere, beynin bütün merkezlerine, bütün merkezine, merkezlerine değil, beynin merkezine ayrı ayrı bütün bölümlerine, tüm organlara hakim olup onlara hayatiyet kazandırır. Yani bizim düşünme fonksiyonlarımız, hissetme fonksiyonlarımız düşünsenize et parçası kalp nasıl hissetsin beyin? et parçası nasıl düşünsün? Ruhun ona girmesiyle beraber kendi fonksiyonunu icra etmeye başlıyor. Geçenlerde bir böyle hani inanç sorunu yaşayan belki de hiç kendisine hak ve hakikat tebliğ edilmemiş olan bir genç dedi ki ben bağırsaklarımla düşünüyorum kim buna itiraz edebilir? Ciğerimle seviyorum kim itiraz edebilir dedim. Şimdi eğer insanın maddeden ibareti kabul ediyorsanız çocuk haklı aslında. Ruhu reddediyorsanız çocuk haklı. Yani o da madde, o da madde. Ruhu reddettikten sonra işte eee bütün fonksiyonlar, bedendeki bütün fonksiyonlar ruhun fonksiyonu. Ruh insan vücudundaki bütün fakültelere, beynin merkezine, ayrı ayrı bütün bölümlerine, tüm organlara hakip olup onlara hayatiyet kazandırıyor. Akıl, kalp, zihin ve duyguları faaliyete geçiriyor ruh. Bakın, aklı da faaliyete geçiren, kalbi de faaliyete geçiren, duyguları da faaliyete geçiren ruh. Çünkü tıpkı fişleri kendisine sokulduğunda bütün sistemleri, bütün fakülteleri çalıştırıp onlara fonksiyonlarını eda ettiren, bünyesinde binlerce delik, kontak, priz bulunan bir santral gibi. Ruh. Ne güzel anlatıyor değil mi hoca efendi? ruhu anlamak için ne güzel anlatıyor. Bakın ruh bir santral gibi aslında. Fişe takıldığında bütün sistemleri aktivize ediyor. Bütün fakülteleri çalıştırıyor. Bünyesinde binlerce delik, kontak, priz bulunan bir santral gibi. Ruh. Fişlerden birinde bir arıza olursa fizyolojik bir kusur olu ortaya ortaya çıkıyor. O fiş bağlı olduğu organ, o fişin bağlı olduğu organ devreden çıkıyor. Fişlerden birinde arıza olursa santral ruh ya üzerinde de binlerce delik, fiş vardı ya hani kontrol paneli. O fişlerden birisinde arıza olursa vücuttaki bir organ devreden çıkıyor. Çalışamaz hale geliyor. Söz gelimi mesela sinir sistemi fişi ruhun santraliyle irtibatını kopardığında felç oluyor insan, kötürüm oluyor. Bu gibi rahatsızlıklar ortaya çıkıyor. Ruh santraline uzanan kablolarda, fişlerde cinlerin ve sair faktörlerin sebep olduğu cinnet hali gibi kısa devreler de meydana geliyor. Yani bazen böyle insanlar deliriyorlar ya, akıl baştan gidiyor ya. Hoca efendi onlara da kısa devre diyor. Fişlerde, kablolarda bazen kısa devreler oluyor. Rabbinden gelen bela ve musibetler, hastalık, fizyolojik bozukluklar karşısında bedene hakim durumda bulunan ruh bu defa bir mahkum ve mefluç vaziyetine düşüyor. İşte bu hastalıklar, fizyolojik bozukluklar. Şimdi ruh normalde bedene hakim durumda ama işte bu belalar, bu musibetler Cenab-ı Hak'tan gelen ruhu bedene mahkum eee hale getiriyor. Zaten aslında o kendini var edip ayakta durduran kudreti sonsuza dayanmadığı zaman eli kolu bağlı bir esirdir. Ruh da öyle. Şu bedenin içerisinde, beden hapishanesinin içerisinde bir mahkum olarak yaşayabiliyor. Ruhla'a dayanmazsa, kudreti sonsuza dayanmazsa. Bakın hep bir şeyler gidiyor, bir şeyler kalıyor ya. İşte beden ruh ancak kudreti sonsuza istinat ederse, özünü bulursa işte o zaman hakim konumunda kalıyor. Şimdi hoca efendi bu değişen ve değişmeyen şeyler konusunda çeşitli maddeler açıyor. 10 10 madde halinde işliyor bunları. Hoca efendi bu bizim başladığımız nokta meselenin birincisiydi. Bedene hakim olan, beyne hakim olan şeyin ruh olduğuyla başladı. Hoca efendi şimdi beynin fonksiyonları diyor hoca efendi sinir hücrelerindeki aslında biyokim biyokimyevi reaksiyonlar bu fonksiyonlar hakkında bildiğimiz onların işte bildiğimiz şeyler var. onların elektrokimyevi karakterlerden oluştukları biliyorsunuz hani o eee nöronlarımızın nasıl çalıştığını, nasıl böyle eee nasıl birbirleriyle elektrik akımı gibi ilişkiler kurduklarını nöronların. Şimdi biz verdiğimiz birtım kararlar var, düşüncelerimiz var. Eee bunların beyin fonksiyonlarındaki icraları var. Hoca efendi diyor ki canlı vücutlarda her 6 ayda bir bütün hücreler tamamen değişiyor. Bunun üzerinde durduk ya. Kanda saniyede 10.000 aluvar örüyor. Onların yerlerine yenileri yaratılıyor. Bu rakamlar bilim insanlarının verdiği rakamlar. Onlar da kendi rakamlarını tazeleyebiliyorlar, düzeltebiliyorlar. öyle değerlendirilebilir. Bir hücrede saniyede eee iki terkip meydana geliyor. Saatte yaklaşık 45.000 terkip ediyor bu. Yani biz bu yönümüzle hep aynı olarak kalıyoruz. Ama aslında eskiyen bir gömleğimiz var. Ceketimizi değiştirdiğimiz gibi, eskimiş elbiselerimizi değiştirdiğimiz gibi sürekli etimizi, bedenimizi de değiştiriyoruz. Böyle değil mi? Ve eee beyinde reaksiyon öncesi bazı maddeler vardır diyor hoca efendi. Bu maddelerin reaksiyona girmesiyle uzuvullara intikal eden bir elektrik akımı sayesinde karar kararlar Karslara iletiliyor. Yani düşünün beyin bir kontrol paneli gibi aslında. Ne oluyor? işte bedeni yönetiyor. Oradan geliyor. Bütün emirler beyinden iletiliyor ama ruh sayesinde beyinden eee uzullara doğru iletiliyor. Meseleyi dışa akseden bu yönüyle değerlendirir ve icraati yürütenin gerçekte cesedimize ait uzullar olduğunu kabul edersek o zaman bugünkü hukuk düzenini allak bullak etmiş oluruz." diyor hoca efendi bir örnek veriyor. Çünkü böyle bir durumda tatbik edilen hukuk sisteminin yürürlükten kaldırılması lazım. Yani eğer ruhu reddedersek aslında bütün hukuk sistemini de reddetmiş oluyoruz ruhu. Niye? Bir gidenler var bir de kalanlar var ya aslında hukuk sistemi kalıcı olan üzerine inşa edilmiş, giden üzerine inşa edilmiş bir hukuk sistemi yok. Hoca efendi burada örnek veriyor ve şöyle diyor. Diyor ki, eee, tahayyül ediyoruz. Yani hayal ediyoruz. Herhangi bir mahkeme salonuna gidiyoruz. Hep beraber gidiyoruz ve orada konuş bir konuşma cereyan ediyor. Biz de onları dinliyoruz. Hakim suçluya soruyor. Bu cinayeti ne zaman işledin? suçlu diyor ki bir sene önce işledim. Kararı hakim şöyle vermek zorunda kalır. İnsanın kalıcı ve geçici mahiyetini göz önünde bulundurmazsa suçlu affedilecektir diyor hakim. Çünkü işlenen cinayetin üzerinden bir sene geçmiş. Şimdi o tetiği çeken parmaktaki bütün hücreler hatta mazuna ait bütün hücreler değişmiş bulunduğundan cinayeti işleyen asıl katilin cezalandırılması mümkün görülmediği için maznun yani zanlının beraatine oy birliğiyle karar verilmiştir diyor hakim. Şimdi ruh yoksa eğer beden üzerinden hükmediyorsanız, madde üzerinden hareket ediyorsanız e madde de değişmiş. 6 ay önceki hücreler, bugünkü hücreler değil. E dolayısıyla da aynı suçlu aynı suçlu değil. Tabii ki yeryüzünde böyle bir ceza hukukunun olmadığından verilen kararın hangi maddelere istinaden verildiğini söyleyemiyoruz." diyor hoca efendi. Veya yine hayali bir mahkemede bir cinayet suçlusunun şöyle bir müdafa ile mahkeme heyetine çıktığını görüyoruz. Bu sefer de mazn konuşma yapıyor. Ortada bir cinayet var. Fakat bu cinayetin faili ben değilim diyor Maznum. başkası. Çünkü diyor eee beynimdeki birtım elektriklenme ve reaksiyonları reaksiyonlarla meydana geldi. Bu eee bu cinayet molekül ve maddeciliklerle meydana geldi. Bu cinayeti işleyen işleyeli de 8 ay oluyor diyor. E 6 ay içerisinde benim hücrelerim değişiyor. Dolayısıyla 8 ay evvelki beden şimdi benim üzerimdeki beden değil. Bu itibarla başka hücrelerin işlediği bir cinayetten benim masum hücrelerimi mesul tutamazsınız diye ayağa kalkıyor. Başka hücrelerin işlediği bir cinayetten benim masum hücrelerimi mesul tutamazsınız diyor Maznum. Kimse bir başkasının suçundan mesul değildir diyor. Ben o değilim diyor. Hani der ya insanlar artık ben o adam değilim. Ben o emine değilim. Çok değiştim falan. Şimdi bunu maddi değişim üzerine kurulun kurun. Eee ruhu kabul etmezseniz işte o değişkenlik meselesini izah edebilmeniz mümkün değil. Şimdi cezaya layık ve müstahak olanın ruh olduğu kabul edilmeyecekse benzeri bir yargılama ve müdafaa uygun değil midir? Katil hücreler çoktan sırra kadem basmış. Yeni gelen masumlarsa hiçbir şeyden haberi yok. Öyleyse suçları da yok. Haydi bu hata oldu. Onlar cezalandırıldı mı diyelim. Bu defa cezayı 6 aydan fazla çekmemeleri gerekir. Şimdi diyelim ki biz masum hücreleri cezalandırdık. Onların da 6 ay en fazla cezasının olması lazım. Çünkü onlar da değişecek. İşte insanı sadece madde olarak düşünürseniz o zaman ne olur? İç yüzü hakiki yönü bundan ibaret. Ya bu kadar bu kadar homik bu kadar aslında olmayacak bir şey olur. İnsan maddeden ibaret değildir. Hadiselerde asıl fail bütün beden ve duygularla alakalı sistem bedeni merkez merkezleri sevki idare eden onları kumandası altına adan alan ruhtur. Beden sadece ruhun bir enstrümanı bir aletidir. Ceza da aslında neye verilmekte? Hukuk sistemlerinde ceza aslında bedene değil ruha verilmektedir. İnsan her şeyiyle maddeden ibaret görüp insan her şeyiyle maddeden insanı her şeyiyle maddeden ibaret görüp onun duygu, düşünce gibi bütün manevi yönlerini beynin fonksiyonlarından ibaret saydığımızda o zaman emekliliğe de hakkımız olmaz diyor hoca efendi. Emekliliğe ne hakkımız olabilir? O çalışan, o emekliliğe hak eden hücreler artık sendeki hücreler olmaz. Bunu çoğaltabilirsiniz hayatın içerisinde. Başka bir maddeye geçiyorum. Hoca Efendi o madde halinde anlatıyor. Dedim ya insan sadece maddeden ibaret olsaydı kendisine her yıl başka bir anne ve baba gerekirdi. Diyor hoca efendi. İnsan sadece değişip duran hücrelerden ve maddeden ibaret kabul edilseydi, e bu sefer anne ve baba mefhumu da tereddüte sebebiyet veren bir mefhum olurdu. Çünkü annemiz bizi dünyaya getirdikten 6 ay sonra annemiz olma vasfını yitirmiş olurdu. Ama bizim için annemiz her zaman aynı annemizdir. Çünkü o hücreleri 6 ayda bir değişse de değişmeyen yanıyla hep mualla ruhuyla anneciğimizdir. O bizim değişmeyen yanıyla. O değişmeyen yanı da anneciğimizin ruhu değil midir? Devam edelim değerli dostlar. maddelerin hepsini okuyamasak da bazılarını beraberce mütalaa edebiliriz. Şöyle diyor hoca efendi. Evet. Eee diyor ki duvarların tuğlalarının değişmesi misali hücrelerimiz durmadan değişip yenilendiği halde simamız neden değişmiyor? Kaşımız, gözümüz, burnumuz, ağzımız, ten yapımız hangi plan ve programa göre sabit ve değişmez kalıyor? Bakın bizde sürekli değişen bir şey var. Akıp giden bir sel var ama değişmeyen bir şey var. Düşünsenize kaşımız, gözümüz, burnumuz, kulağımız, ten yapımız bir plan ve programa göre değişmez kalıyor. Sonra bir darbe veya yara neticesi insanın derisi düştüğünde bile parmak iziniz nasıl oluyor da has modeli koruyabiliyor? Düşünsenize parmak izi diye bir şey var. Yani deriniz koptuğunda bir darbe aldığında nasıl oluyor da asli hüvviyetini koruyabiliyor? Simanız nasıl oluyor da bütün bu değişimlerin içerisinde değişmez olarak kalıyor? Artık ilim adamları kişileri tanımada parmak izlerinin yanı sıra göz yapısını da kullanıyorlar, simasını da kullanıyorlar. Ve bütün bunlar her insanın kendine has bir ruhu olduğunu Allah'ın celle celalüuun kudretiyle bu ruhun o insanın simasını, parmak ve göz yapısını aynen muhafaza ettiğini gösteriyor. Devam ediyorum. Başka bir madde. Sima değişmeyen ruhun aynası olduğu içindir ki kendisi de değişmez. Sima çok önemlidir. Sima ruhun aynasıdır. Değişmeyen ruhun aynasıdır sima. Ve o yüzden de sima değişmez. Bakışlar değişmez. İnsanların resimlerini koyuyorsunuz. 7 yaşındaki resmini koyuyorsunuz. İşte 40 yaşındaki resmini, 70 yaşındaki resmini. Hani yaşlanıyor insan ama sima hep aynı. Bakışlar hep aynı. Evet. Sima insanın ledüniyatına yani iç derinliğine, ruh alemine açılan bir menfez, bir penceredir. Bu beni çok etkiler. Şu sima insanın ruh derinliğini aksettiren bir ayna, bir menfes, bir koridor gibi, bir pencere gibi sima. Şu simadan ruh seyredilebiliyor. Yüz hatlarınız, yüz çizgileriniz az ferasetli bir insana gösterilse yüz attığınız sizin ne kıymetli bir ruha sahip, hangi derecede bir insan olduğunuzu okuyabiliyor simanızdan. Gösteriyor ona. Çünkü insanın fizyolojik yapısı, siması onun ruh ayarının, ruh kıyafetinin bir kılıfı gibidir. Ne dedik? Bakın kışır lüb dedik. Bakın ne oldu bu şu sima? Sadece bir kılıf, bir gömlek gibi sima. Vücut hakikat onun arkasında ruh. Ruh kıyafetinin kılıfı gibi insanın siması ve onu gösteren bir ayna gibi, bir pencere gibi ruha açılan bir menfez gibi. Siz bir tarrakayı ifade etmek için tarraka gibi gürül gürül kelimeler kullanırsınız. düşünün. Gök e gümbürtüsü diyorsunuz. Bakın kelimenin kendisi de gümbürtüyor. Sesi ifade etmeye çalışıyorsunuz aslında. O eee o bulutların çakışmasıyla ortaya çıkan bir gürültüyü ifade etmeye çalışıyorsunuz. Gümbürtü diyorsunuz. Tarraka gibi bir ses çıkarıyorsunuz. Çünkü lafız mananın kalıbıdır. Öyle başladı ya Bediüzzaman Hazretleri. Lafız mananın kalıbıdır. Lafız gider mana kalır. Bu gerçeği dikkate çekmek istiyorum diyor hoca efendi. Aynı şekilde aynı şekilde vücudunuza, simanıza yerleştirilen çizgiler, hatlar da cesedinizin içerisinde yer alan ruhunuzun ve karakterinizin kalıbıdır. Firaset erbabı yüzünüze baktığı zaman kıymet-i kametinizi onlardan anlıyor. O yüzdeki çizgilerden, hatlardan. Evet. Sima ayat-ı tekvineye ait yazılarla yazılmış bir kitap gibidir. Vaka psikologlar kişinin yazmasının hatta öksürüp sümkürmesinin bile onun karakterini ele verdiğini söylerler. Yazıdan karakter tahlili yapanlar var biliyorsunuz. Çünkü yazı da insanın karakterini belli eder. Bakıyorlar sizin el yazınıza, bakıyorlar. Ferasetleriyle mi söylüyorlar bilmiyorum. Ezberleriyle mi söylüyorlar ama ferasetiyle söyleyenler sizin yazınızdan karakterinize ilişkin şeyler çıkarabilirler. Hatta öksürmenizden, sümkürmenizden bile karakterinize ilişkin şeyler çıkarabilirler. Siz de birbirinizden çıkarabilirsiniz. Bu mevzuda o kadar sağlam kanunlar vaaz edilmiştir ki bir adamın yüzüne baktığımızda tam olmasa bile büyük mikla onun kaç dirhem geldiğini anlar gibi oluruz. Estetik ameliyatlar yaptıranlar hem fıtrata müdahale cürmünü işlemiş oluyorlar hem ruhları ile mutabakatlarını bozmuş oluyorlar diyor hoca efendim bu mesele beni çok etkiliyor. Estetik ameliyat yaptırmak için e böyle hani bazı arkadaşlar soruyorlar sorma nezaketi gösteriyorlar. Eğer arizi bir durum varsa tamir etmek için yapılabiliyor biliyorsunuz. Yani bir kaza geçiriyor birisi mesela olan şey bozuluyor. Onu tamir etmek için estetik ameliyat yaptırması gerekiyor. Ama asli olanı bozmamak gerekiyor. Asli olanı. Yani diyelim ki Cenabı Hak size bir burun verdi. O burunu değiştirdiğimizde ne oluyor biliyor musunuz? Ruhla beden arasındaki mutabakat bozulmuş oluyor. O sima ruhun aynası ya penceresi ya menfezi ya. Ne oluyor? Ruhla beden arasındaki mutabakat bozulmuş oluyor. Ayrıca insan karşısındaki kimseyi de aldatmış olur diyor hoca efendi. Yani artık ruhunun aynası olmuyor onun siması. Ruhundan başka bir şey gösteriyor onun siması. Bu bakımdan bu mesele üzerinde durulmaya değer bir meseledir diye bunu da ilave ediyor. Hoca hoca efendi tekrar ediyorum bakın. Yani bu sadece işte burnum büyük küçülteyim efendim meselesi değil bu. İşte yüzümü gerdirim meselesi değil. Daha genç görüneyim meselesi değil. Bu ruhla sima arasındaki ilişkinin koparılması ve aynı zamanda insanların yanıltılması meselesi. Evet. Başka bir eee başlık. Hoca efendi diyor ki, "Her makam belli bir tezahür ister. Saati ancak kontrol etmek." Şimdi hatırıma geldi. Bitirelim bununla beraber. Bu maddeyle beraber. Her makam belli bir tezahür üst. Alem-i emirden gelen ruhun maddi alemiyle temas kurabilmesi için maddi vasıtalara ihtiyaç vardır. Çünkü eşya ve hadiselerle temas kurmada sadece ruh kafi değildir. Şimdi burada da şöyle bitsin istedim. O yüzden özellikle bunu seçtim. Ruhun da bedene ihtiyacı var. Bedenin hayati bütün fonksiyonları için ruha ihtiyacı var. Gören ruh, göz ruh için sadece bir pencere. kör olduğu zaman insan o pencereler kapanıyor. Yani siz şu evin içerisindesiniz. Şu pencereler olmasa dışarı bir göremiyorsunuz. Sizin görüyor olmanız bir şey ifade etmemiş oluyor. Gözünüz ruh için bir pencereden ibaret ama unutmayın yani ruh o gözlerle harici aleme açılıyor. Dolayısıyla her makam tezahür ister. Bu çok külli bir kaide. Her makam kendini ortaya koyacak bir zuhur alanı, bir görünme alanı ister. Dolayısıyla ruh evet alem-i emirden gelmiş ama alem-i halkta bir fonksiyonu var. Fonksiyon icra edecek. Dolayısıyla alem-i emirden gelmiş ruhun şu yaratılmışlar aleminde, şu madde aleminde fonksiyonlarını icra edebilmesi için maddi bir vasıtaya yani bedene ihtiyacı var. Çünkü eşya ve hadiselerle temas kurmada sadece ruh kafi değil, bedenin tek başına misal alemiyle temas kurması mümkün olmadığı gibi içinde yaşadığımız sebepler aleminde de ruh, el, kol, kulak, dil, göz, ayak gibi maddi sebeplere muhtaçtır ve şehadet alemine uzanan uzuvlar vasıtasıyla eşya ve hadiselerle münasebete geçer. Yani ruh maddeyi neyle algılıyor? işte elle algılıyor, elle dokunuyor. Madde gözle görüyor. Gözle, şu göz penceresiyle seyrediyor. Ruh merkezi bir santral görevi yaptığından bu uzuvlardan herhangi birisinde meydana gelen arıza sonucu o uzva ait fiş ruhun ilgili pirisine sokulmadığı takdirde arada temas mümkün olmadığından ruh dışa uzanan uzunu çalıştıramaz. Bakın böyle hani santral benzetmesi kurdu ya onu devam ettiriyor hoca efendi bence ruhu anlamak için çok önemli bir benzetme bu adeta bütün uzuvlarımızın birer fişi var ruha takılı fişleri var bütün uzuvlarımızın eğer o uzuğun fişi ruha takılmamışsa o uzu fonksiyonsuz kalıyor. Ruh dışa uzanmış olan o uzunu çalıştıramıyor. Mesela kendisiyle beynin sağ tarafına kumanda ettiği fiş çıkmışsa ruh beynin sağ tarafını kumanda ettiği fiş ruhun çıkmışsa o noktada ruhun teması kopmuş olacağı için felç hadisesi meydana gelir ve artık ruh o bölgeye hükmedemez. Haliyle beynin yapacağı hiçbir şey yoktur. Beynin üzerinde yapılan çalışmalar neticesinde birtım bölgelerin uyarılmasıyla parmak ve ellerde bazı kabı hareketler hasıl edilmişse de bunlar bir düğmeyi bile ilklemeye yetecek kadar kaba yetmeyecek kadar kaba ve şuursuz hareketler olmaktan öteye geçmemektedir. Bu aynen piyanonun düğmelerine dokunup notasız manasız karışık sesler çıkarmak gibidir. Bu sebeple beyin piyano misali kendisini manalı bir gayeye yönelik olarak harekete geçirecek iradeli ve şuurlu bir varlığa yani ruha muhtaçtır. Şimdi hoca efendi özellikle beden ve ruh beyin ve ruh arasındaki ilişkiyi kurmak istedi. Çünkü biliyorsunuz değerli dostlarım modern zamanda psikologlar bile artık ruhun varlığını kabul etmiyorlar. duyguları birtım böyle enzimlerle izah etmeye çalışıyorlar. Efendim birtım hormonlarla eee izah etmeye çalışıyorlar. Beynin birtım fonksiyonlarıyla izah etmeye çalışıyorlar. Oysa bütün o beynin fonksiyonları ruha ait olan fonksiyonlar. Beynin fişi de yine bedendeki uzulların fişleri gibi ruha ait. işte eee şu hormonlar şöyle çalışırsa, şu enzimler böyle olursa maalesef maalesef insan mahiyetini çözemediği için modern psikoloji ruhu kabul etmediği için ruhu göz ardı ettiği için insanın davranışlarını maddeyle izah etmeye kalktığı için işte insana dair söylediği sözler de havada kalan sözler oluyor maalesef. Dolayısıyla insanı çözebilme noktasında ruh beden ilişkisini, beyin ruh ilişkisini çok iyi kavramak lazım. Evet, bu bahis uzun bir bahis zikrettiğim gibi değerli dostlar eee isteyen hepsini okuyabilir. Biz bazı maddelerini okumuş olduk. Hoca efendi beden, beyin ve ruh arasındaki ilişkiyi bu eee metin üzerinden bize anlattı. Evet ben eee kapatıyorum. Bediüzzaman Hazretleri bize ruhun baki olduğunu, bedenin de ruhla baki olduğunu, bedenin de ruhla baki olduğunu, beden ve ruh arasındaki ilişkinin insanı sonsuza taşıyabilmesi için kışırla lüb arasındaki maddeyile nur arasındaki lafızla mana arasındaki ilişkilerde olduğu gibi hep kışırla, hep kabukla özü birbirinden ayırt ederek yola devam etmek gerektiğini üstadımız bize anlatmış oldu. Şimdi değerli dostlar metni kapatıyorum. Uzattığım için ayrıca özür diliyorum. Vakti fark edemedim. Eee, evet sevgili fedakarlar ekibinden Mustafa Hamza metinleri paylaşmış. Metnin tamamını da paylaşmış. Allah ondan razı olsun. Fedakarlar ekibine yeni yine ve yeniden teşekkür ediyor. Anahtar kavramlarımızı okuyoruz. Lüb iç öz kabuk kışır nuranileşmek tebeddül ruh ve beden ilişkisi. Libas vücut ilişkisi. Madde mana ilişkisi, madde nur ilişkisi, hakikati muhafaza etmek, cevher araz ilişkisi. Anahtar cümlelerimiz lafızların tebeddülüyle mana tebeddül etmez. baki kalır. Lafız mananın kalıbıdır. Kabuk parçalanır, lübbaki sağlam kalır. Bedene hakim olan veya bedende mahkum olan ruhtur. İnsan sadece maddi bir varlık olsaydı o zaman ahlakı, karakteri, kabiliyeti değişen hücrelerle birlikte değişirdi. Hoca efendi bunu bize bir ironi üzerinden anlattı. Beden bedene hakim olan madde olsaydı o zaman değişen hücrelerle beraber insanın ahlakı, karakteri, kabiliyeti, siması, bakışı diye her şeyi değişirdi ama değişmiyor, sabit kalıyor. Her makam belli bir tezahür ister. Alem-i emirden gelen ruhun maddi alemiyle temas kurabilmesi için maddi vasıtalara ihtiyaç vardır. Çünkü eşya ve hadiselerle temas kurmada sadece ruh kafi değildir. Evet değerli dostlar bugünkü dersimiz böyleydi. Temelde çıkardığımız dersimiz çok çok önemli bir hayat felsefesi olarak temyiz. Kalıcı olan ve baki olan. Baki olan, fani olan ikisini ayırt edebilmek. Kışır ve kabuklara değil, öze ve lübe, manaya, nura yönelebilmek meselesiydi. Şimdi dualarınızı dikliyorum. Cenab-ı Hak bizi ayırt edebilenlerden, temyiz edebilenlerden eylesin. Kabuğa takılanlardan değil, lübe yol bulanlardan eylesin Cenab-ı Hak bizi. Cenab-ı Hak bizi kışırla, kabukla, libasla oyalananlardan değil, vücuda, manaya, nura talip olanlardan eylesin. Evet sevgili Fatma Nur bugün evvel olmuş. Sevgili Fatma Nurumuz. Peki sevgili Fatma Nur ya nur demiş sevgili Fatma Nur ya nur bizi büsbütün nur eyle. Ruhumuzun eteklerini la havla hazineleriyle doldur. Doldur ki beden ve cismaniyetimize galebe çalsın. Kalbimizin göz bebeğine aksi nurunu yerleştir. Yerleştir ki biz de tüm zerrelerimizle haykıralım. Afitabı hüsnü huban akıbet eyler uful ben muhibbi lazalim la uhubbiliin. Ne güzel bir şiirdir. Afitabı hüsnü huban akıbet eyler. Bütün güzellerin güzellikleri en sonunda güneşin battığı gibi batar ve gider. Ben muhibbi la yezal. Ben batıp gitmeyene aşığım. La uhubbu lafili. Ben batıp gitmeyenin aşığıyım. Evet. La uhubbul afilin. Çok güzel. Hamdü senalar olsun. Dua da çok güzel, şiir de çok güzel. Hamdü senalar olsun. Evet sevgili Bir senciğimin duasını okuyoruz şimdi. Bir senciğime çok selam ediyorum sevgili dostuma. Ey benim ilmi her şeyi kuşatmış, hıfzetmiş olan Allah'ım. Bizlere ilmi ledün nasip et. Bedenlerimizin altında ezilip kalmaktan sana sığınıyoruz. Bizleri ruhun bedene hakim, bizi ruhu bedene hakim olanlardan eyle. Senden gayri geçip giden hiçbir şeye bel bağlatma ya Rabbi. Biz de la uhubbilin diyenlerden olalım. La hubbü afilin biliyorsunuz Hazreti İbrahim'in cümlesi batıp gidenleri sevmem demek. Batıp gidenleri sevmeyelim. Kışırları, kabukları, lafızları, gömlekleri çıkarıp atalım. Onlara bel bağlamayalım. Baki olana talip olalım. Evet. Eee, la uhubbul afilin. Bugünkü dersin temel mesajı batıp gidenleri sevmeyelim. Ey benim ilmi her şeyi kuşatmış, hıfzetmiş olan Allah'ım bizlere ilm ile dün nasip eyle. İlmi ledün çok önemli bir senin altını çizdiği ilmi ledün öyle kespen elde edilen bir ilim değil. İlmi ledün Cenabı Hakk'ın bahşıyla elde edilen bir ilim. İnsanı metafiziğe açan ilme ilmile döndüyoruz. İnsanı metafiziğe açan, orada yolculuk ettiren ilme ilmile dön diyoruz. Allah'ın hususi ihsanı olan ilme ilmile dön diyoruz. Evet. Şimdi pek sevgili Aleyna'nın duasını okuyacağız. Şöyle demiş: "Güzel Allah'ım aç kalbimizin gözünü onun nurunla sürmele." Evet. Gözü sürmeli dil rubalardan eyle bize ya Rabbi. Güzel Allah'ım aç kalbimizin gözünü. Kalbimizin gözünü nurla sürmele. Bizi feraset ve basiret ehli eyle. Hakiki baki manalara aç gözümüzü. lisanlarımız lisanlarımızı zikrinle coştur. İşte o zaman mana olur, nur olur. O zaman kelimeler de nur olur. Lisanlarımızı zikrinle coştur. Kalplerimizi masiva kirlerinden arındır. Her şeyin fani senin ise daim olduğunu idrak ettir. İhtiyarlamadan nefs-i emmareden azade, sıdkı sadakat üzre bir hayat lütfeyle. Kalbimize bekanın lezzetini tattır. Gözümüzü senin cemaline hasret bırakma. Fani sevgilerle pervaz eyleyen gönlümüzü baki aşkınla sükun buldur. Amin. Ya Rabbi fani sevgilerle pervaz eyleyen gönlümüzü baki aşkınla sükun buldur. Gözyaşlarımızı kesintisiz sağanak sağanak yağan yağmur gibi akıt ve bizi en güzel kıvamda senin razı olduğun şekilde yanına al. Şunu ilave edeyim. Gözyaşlarımızı senin aşkınla kesintisiz sağanaksakan sağanak yağ yağmur gibi akıt ve bizi en güzel kıvamda senin razı olduğun şekilde yanına al. Narı nur söndürür Allah'ım. Senden bizim narımızı nurunla söndürmeni diliyoruz. Zeval bulan dünyadan geçip bekana kavuşmayı arzulayan bir aşık gibiyiz. Bize nikana karşı iştiyak ver ya Rabbi. Aşk ver. Sana kavuşma aşkıyla doldur gönüllerimizi. Bu fani elbiseyi sırtımızdan sıyırıp ruhumuzu ezeli nuruna teslim etmeye meyyal eyle bizi. Ne biz kaldık geriye, ne dünya, ne temenni. Sadece sen vardın ya Rab. Ölüm sevgilinin çağrısıdır. Ölüm bir son değil bir başlangıç olsun bizim için de. Benim güzellerden güzel çocuğum ne güzel dualar etmişsin böyle sevgili Aleyna Allah senden razı olsun. Maşallah barikallah. Hani böyle geçer redifli çok şiir vardır bizim edebiyat literatürümüzde biliyorsunuz. Ömür geçer, gençlik geçer, her şey geçip gidermiş gibi görünüyor. Evet, geçiyor her şey ama biz muhibbah yezaliz. Dem de geçer, gün de geçer. Ama biz muhibbah zalim olalım inşallahu teala. Evet, eee, değerli dostlarım, sevgili Selim'in duasını okuyoruz şimdi. Selim olan Selim'in duasını okuyoruz. şöyle demiş. Allah'ım hocamızın vaazlarında söylediği gibi cismaniyetten sıyrılıp, hayvaniyetten kurtulup kalp ve ruhun dereceyi hayatına yükselmeyi bize nasip eyle. Amin ya Rabbi. Üstadımızın Risale-i Nur'da söylediği hocamızın da vaazlarında sürekli atıf yaptığı gibi. Sevgili Mustafa Hamza'nın şiiri, "Ellere uzaktan bak, bana yakın gel. Sonra da ey dost cana yakın gel. Ruha ceset elbisesini giy. Tak gel. Maddenin arkasındaki nuru takın gel. Elindekileri kaybetmekten sakın gel. Turapta bedeni çürütmekten sakın gel. Çıkar da kabuğu lafız yalın lafzını çıkar da kabuğu lafz laf çıkar da kabuğu lafızı yalın gel cismaniyeti ve libası terk et yalın gel çok güzel olmuş çok güzel bir gönderme olmuş sevgili Mustafa çok tatlı olmuş ellere uzaktan bak bana yakın gel sonra da ey dost Canan Yak göğsüne menekşeler güller taka yakın gel beka menekşeleri tak göğsüne. Göğsüne beka gülleri taka yakın gel. Ruha ces elbisesini giy takım gel. Maddenin arkasındaki nuru takın gel. Elindekileri kaybetmekten sakın gel. Hapta bedeli çürütmekten sakın gel. Çıkar da kabuğu, lafzı yalım gel. Cismaniyeti ve libası terk et. Yalım gel. Aynen öyle. Terk et cismaniyeti. Faniyatı terk et. Yalın gel. Evet. Eee sevgili Şerife Nur'un nurlardan bir nur olan Şerife Nur'un çizimi geldi. Onu renklendirip paylaşır bizimle Instagram'dan. İnşallahu Teala ruhu bir ışık, bir nur olarak çizmiş sevgili Şerife Nur. Çocukluktan yaşlılığa kadar insanın mahiyetini aydınlatan bir ışık olarak çizmiş. Aynen öyle. Mahiyet-i insaniyi aydınlatan bir nur. Bir nur. Ruh. O çekilince bakın insanın bedenini üç gün evde tutmuyorsunuz. Kokmaya başlıyor çünkü. En sevdiğiniz bile olsun. En sevdiğiniz bile olsa ruh çekildikten sonra onun bedenini üç gün evinizde tutuyorsunuz. Kuşmaya başlıyor. O nur çekilince geriye sadece kezafet kalıyor. Sevgili Yasir kardeşimizin duası Allah işlerimizi kolaylaştırsın. Allah'ın işlerimizi kolaylaştırmasına çok ihtiyacımız var. Yükümüzü hafifletmesine demiş kardeşimiz. Ama bizim de yükü gemiye bırakmaya ihtiyacımız var. Sevgili Yasir kardeş, Allah'ın müşkilatımızı tesil etmesine çok ihtiyacımız var. Ama bizim de taşıyamayacağımız yükleri sırtlamamaya, yükü gemiye bırakmaya ihtiyacımız var. Kaderin yükünü omuzlamamaya ihtiyacımız var. Yükü gemiye bırakıp da sadece nezaret etme, teslimiyeti, tevekkülü göstermeye ihtiyacımız var. Allah bize o teslimiyeti, o tevekkülü, o tevhizi versin. Aynı zamanda bütün müşkilatımızı asan eylesin. Evet, bu vesileyle sevgili Feyzacğımın feyizli şiiri de geldi. Onu da okuyalım. Anne rahmine düştüğümde başlamış merçilem. K0ka vurunca zaman tezahür eylemiş makam. Tezahür istemiş makam. Kalbimin tik takları duyulmuş. Yoksa varlıktaki lezzet, kulluktaki huzur mu? Aynen öyle sevgili Feyzacığım. Ne güzel söylemişsin. Varlıktaki lezzet, kulluktaki huzurun ta kendisi. 40a vurunca zaman tezahür eylemiş, tezahür istemiş makam. Kalbimin tik takları duyulmuş. Hu! Yoksa varlıktaki lezzet, kulluktaki huzur mu? İşte kitap gibi seriliyor resimler önümüze. Tebeddül etmiş suretler. Ah bir baksalar gözlerine. Giden gitse ne olur ya Rabbi? Kalan baki yalnız sen. Madde çürüse ömür tükense seven baki yalnız sen. Çok güzel olmuş. Çok maşallah barekallah. Teveül etmiş suretler. Ah bir baksan gözlerine. Giden gitse ne olur ya Rabbi? Ne olur giden gitse? Giden gitsin. Gider gider bir kalır. Bir bir giden gider bir kalır. Bir bir nasıldı? Gelir bir gider bir kalır. Bir gelen gider giden gelmez. Bu bir sır. Aynen öyle. Öyle olunca bire talip olmak lazım. Evet. Madde çürürse ömür tükense seven baki yalnızsan ya Rabbi. Giden gitse ne olur ya Rabbi? Kalan belki yalnızsan. Peki sevgili şair Senacığımın şiirini okuyacağız şimdi. Değişen hallerin merceğinde duygular dolup taşıyor ruhunda. Maddede saklı o nuru bakiyeyi arar durursun deronunda. Çok doğru. Maddede saklı bir nuru baki var. Onu arar durursun derda. Sanki renk renk libaslardan sıyrılıp da mahiyetindeki manayı bulmak istersin. Hadiselerin ardında perdelenen ya bakini ya bakini bilip de kullukta coşmak istersin. Çok güzel. Feyzaçamın şiirinin devamı gibi olmuş. Aynı mana. Çok güzel. Değişen hallerin merceğinde duygular dolup taşıyor ruhumda. Maddede saklı o nuru bakiyeyi arar durursun der onunla. Sanki renk renk renk renk libaslardan sıyrılıp da mahiyetindeki manayı bulmak istersin. Hadiselerin ardında perdelenen ya bakini bilip de bulukta coşmak istersin. Evet. Tam da o sevgili Zeynep Nevra'ın duasını okuyacağız. Şimdi benim güzel çocuğuma selam ediyorum. Şöyle demiş Zeynepciğim ey tohuma dünyaları saklayan Rabbim amellerimizi tohum gibi hıf eyle. Her gözyaşımızı, her içli hayalimizi seni arayan kalbimizin kıvrımlarında gizlenen dualarımızı silme ya Rabbi unutturma. Ruhumuzu kabuğundan azat et ve bizi manamızla dirilt. Çok güzel bir dua. Sen hafizsin, sen bakisin. Bizim olan ne varsa seninle kalsın ya Rabbi. Amin ya Rabbi. Amin. Elf alfi. Amin. Ya Rabbi. Sen hafizsin. Sen bakisin. Bizim olan ne varsa seninle baki olsun. Seninle baki kalsın. Ya Rabbi ruhumuzun kabuğulundan bizi azat et. Ruhumuzu özür diliyorum kabuğundan sen azat et. Ruhun kabuğu, kışırı da beden. Beden sen azat et ya Rabbi. Bir kuşu kafesinden azat ettiğim gibi. Ama nasıl bizim ruhumuzun azatı bedenimizi de ruh letafetine, ruh ruhaniyetine kazandırmak suretiyle ancak. Evet. Sevgili pek sevgili Yılmaz kardeşimin duası. Ya hadi ya Hadi duası. Ona selam ediyorum Yılmaz kardeşime. Şöyle demiş. Bekaya mütevecih ruhlarımızı ya hadi maddenin fani ve aldatıcı süsleriyle oyalanmaktan koru. Çok önemli bugünkü dersi özetleyen bir dua bu. Ya ya hadi beka mütevecih ruhlarımızı maddenin fani ve aldatıcı süsleriyle oyalanmaktan koru ve bizleri özümüze döndüren marifetle donat. Zikrinle tatmin eyle kalplerimizi. Zira başka şeyle tatmin, başka şeyde tatmin aramak abes. Ruhumuzu beden bineğini salih amel dizginleriyle koşturup şahlandıran hidayet halleri eyle bizleri. Amin. Elfi alfi amin. Ya Rabbi. Ya Rabbi ruhumuzu beden beleğini salih amel dizginiyle koşturup şahlandıran hidayeti eyleri eyle bizleri. Amin ya Rabbi. Elif alif. Amin ya Rabbi. Evet değerli dostlarım bugünkü dersimiz böyleydi. Bugünkü duamız da böyleydi. Allah bizi fani olanla, kışır olanla oyalananlardan değil, bakiye müştak olanlardan ve bunu bunun tezahürü olarak da Cenabı Hakk'ın likasına sürekli aşk-u iştiyakla yanıp kavrulanlardan eylesin. İştiyak-ı likaullah versin rabbimiz bize bize donatsın. Evet. Eee, ben dersi bitiriyordum ama sevgili Şeydacığımın Şeydalı duası gelmiş. Onu da okuyup öyle bitirelim. Sadece selam etmek istiyorum. Kendi ülkemizdeki gurbetimizi unutturana hamdolsun. Vesile olanlardan da Allah ebeden razı olsun demiş. Allah ebeden razı olsun sevgili Şeydim. Allah hepinizi, hepinizi muhafaza buyursun. iman selameti varsın. Dava aşku iştiyakı varsın. Rabbim la havle ve la kuvvete illa billahil aliyil azim hazineleriyle doldursun eteklerimizi. Sevgili Fatma Nur'un dediği gibi la uhubilin diyenlerden eylesin. Dedirtsin Rabbim batıp gideni sığmem dedirtsin her meselede. Evet. Muhibbi la yezal olalım inşallahu teala. Duamız olsun. İlla hubbü la filin. Öyleyse biz muhibbi la yezal olalım. Batıp gitmeyenlerin müştakı olalım. Hakkınızı helal edin değerli dostlarım. Görüşmek üzere. Allah'a emanet olun.
EMİNE EROĞLU İLE MESNEVÎ-İ NURİYE OKUMALARI - 219: BİZDEN GİDENLER VE BİZE KALANLAR
Channel: Emine Eroğlu
Share transcript:
Want to generate another YouTube transcript?
Enter a YouTube URL below to generate a new transcript.