YouTube to Text Converter

Transcript of EMİNE EROĞLU İLE HZ. PİR OKUMALARI: VAKİT

Video Transcript:

Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü alâ seyyidina ve senidina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmin. Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullah. Elf alfi salatin vef alfi selamin aleyke ya emine vahid. Değerli dostlarım hepinizi muhabbetle selamlıyorum. Hazirunu muhabbetle selamlıyorum. Gayibu da hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Bereketli bir ders olsun inşallahu teala. Ben bu sabah itibariyla Kaliforniya'dan döndüm. Oradaki dostlarla beraberdik. Birlikte programlar yaptık. Kaliforniya'daki dostlara hasreten selam gönderiyorum. Allah onlardan razı olsun. Bazıları itibariyle bizim ders arkadaşlarımızla da görüştüğümüz arkadaşlar. Bugün değerli dostlarım kalbin zümrüt tepeleri okuması yapacağız. Kalbin zümrüt tepelerinde dolaşacağız. Cenabı Hak dolaşabilmeyi nasip etsin gerçek manasıyla inşallahu teala. Ve vakit makalesini okuyacağız. Bizim için çok çok önemli bir makale. Vakit makalesi. Vakit makalesi ikinci cildin eee kavramlarından bir tanesi ve malumunuz biz Çağlayan izleğini takip ediyoruz ve Çağlayan e birinci cildi tamamladık. ikinci cilt makalelerini kendi sırası itibariyla yayınlıyor. Geldiğimiz nokta bizim okuduğumuz makaleler vakitten önce itirap, istirak ve gaybet makalelerini okuduk vakitten önce. Vakitten sonra da safa, sür, telvin ve temkin makalelerini okuyacağız. Yani vakit makalesi gaybetle safa arasındaki bir makale. Ve yayın tarihi itibariyla da değerli dostlarım sızıntının Ağustos 1996 sayısında yayınlanmış. 18. cilt 211. sayı. Ağustos 1996 üzerinden hayli zaman geçmiş gibi görünüyor. Ama makaleyi okurken her zaman yaptığımız gibi fırından yeni çıkmış buğu üzerinde daha mürekkebi kurumamış tap taze ve bizim için yazılmış bir metin olarak okuyacağız onu. Hoca efendinin bugün itibariyla yazıp elimize verdiği, kalbimizle okumamızı istediği bir metin olarak okuyacağız inşallahu teala. Bugün vakit makalesini, vakit makalesine şöyle başlıyor hoca efendi. Zamandan bir parça, çağ da demek olan vakit. Şimdi biz vakit kelimesini kullanıyoruz ve zaman karşılığı olarak kullanıyoruz. Ama aslında vakit zamanın parçalarına, parçacıklarına küçük ya da büyük, dar ya da geniş zamanın parçalarına vakit diyoruz. Eee, şöyle diyoruz mesela namaz vakti diyoruz. Sabah namazı vakti diyoruz. Bakın iftar vakti diyoruz biz. İşte Kur'an-ı Kerim'de de vakit kelimesi çokça geçiyor. Mesela bir vakit işte Musa kavmine şöyle dedi diyor. Ya da efendimiz miraca yükseleceği zaman bir vakit kulumuzu Mescidül Haram'dan alıp Mescidül Aksayya getirdik diyor Cenabı Hak. Yani biz bunları hep böyle zamanın parçacıkları olarak okuyoruz. Vakti. Sabah namazı vakti dediğimizde o vaktin bir girişi bir de çıkışı var. Dolayısıyla o zamanın bir parçası. Zamanın bir parçası. İşte zamandan bir parça, vakit ve çağ da diyoruz ona. Kur'an-ı Kerim'de Asr suresini biliyorsunuz. Cenabı Hak asra yemin ediyor. İkindi vaktine yemin ediyor Cenabı Hak. Çağ da demek olan vakit. Çağ işte o vaktin yine parçalarından ama geniş parçalarından bir tanesi. Vaktin küçük parçaları ve vaktin büyük parçaları var. Bunu makalenin içerisinde daha da çok genişletiyor. Mesela Peygamber Efendimiz Sallallahu Teala Aleyhi ve Sellem'in yaşadığı asra asrı saadet diyoruz. Bakın asır çağ. Ama o asrı saadet vaktin yani o zamanın parçalarının en nuranisi. Dolayısıyla aslında biz vaktin parçalarına, zamanın parçalarına vakit diyoruz ya. Sofiler bundan yola çıkarak hak yolcusunun üzerine ilahi varidatın akıp geldiği zaman parçalarına vakit diyorlar. Hak yolcusunun üzerine hak yolcularına biz ne diyorduk? Salik. O yolcuların yolculuğunun hedefi neydi? Vuslattı. Vuslat için yola çıkmış, Allah'a vasıl olmak için yola çıkmış olan ya da şöyle de düşünebilirsiniz. Kendi kemalatının arşına ulaşmak için yola çıkmış olan, kendi miracına erişmek için yola çıkmış olan hak yolcularına salik diyorduk. Biz onların yaptığı yolculuğa da seyri süluk diyorduk. İşte bu hak yolcularının o yolculuk boyunca üzerlerine akıp gelen bir varidat var. Ama bu varidatın onların üzerine akıp geldiği zaman dilimlerine, zaman parçalarına ne diyorduk biz? Vakit diyorduk. Yani biz nasıl diyelim ki eee ne diyorsunuz ona? Diyelim ki işte sabah namazı vakti, öğlen namazı vakti diyorsunuz. Biz bunu eee zamanı bu vakitlerle beşe bölüyoruz. üstadın anlattığı gibi beş nurani zaman dilimini ayırıyoruz. Bakın zamanı yekpare olarak bırakmıyoruz. Ne yapıyoruz? Namaz vakitleriyle o yekpare zamanı biz beşe bölüyoruz. Beş dilime ayırıyoruz. Ve o beş dilime vakit diyoruz. Ama bunu daha küçük dilimlere ayırabilmeniz de mümkün. Yani sizin için diyelim ki o beş vakit dedik ama 6 vakit teheccüt vakti diyelim. Seher vakti diyelim. Bakın seher vakti. Seher vakti ile alakalı yazılmış. Ne kadar çok ilahi var. Ne kadar çok söylenmiş söz var. Seherlerde. Tecelli vakti. Çünkü sehli seherler hususi bir tecelli vakti. Cenabı Hak ne buyuruyor? Dünya semasında rahmetiyle nazil nüzül buyurduğunu zikrediyor Cenabı Hak. Dolayısıyla bakın o bizim için hususi bir vakit. Öyle bir zaman parçası ki o öyle bir zaman parçacığı ki onun o bizim üzerimize ilahi varidatı boşaltıyor. Dolayısıyla bu ilahi varidatın üzerimize boşaldığı zaman parçalarına biz vakit diyoruz. Ve bu tecaliler üzerimize boşalırken aslında kurp dalga boylu yani yakınlık dalga boylu olarak eee boşalıyor. Yani mesele şu. O eee o tecelli bizim üzerimize boşalacak ama biz hazırsak kalbimizi o tecellilere müteveccih kılmışsak onları almaya kabilsek, kabiliyetliysek ve bunun için bekliyorsak ve buna hoca efendi ne diyordu? tecelli avcılığı diyordu. O ilahi varidat kurp dalga boyuyla bizim üzerimize boşalıyor. Ama eğer biz hazır değilsek ne oluyor? O zaman dilimi karanlık bir zaman dilimi. O vakit karanlık bir vakit olarak kalıyor bizim hayatımızda. Diyelim ki namaz vakti geldi geçti ve o namazla o vakit nurlandırılmadı. Öyle olunca o o vakit o vakit geriye dönüşsüz bir şekilde hani geriye dönüşü tövbeyle kazayla bir nispette oluyor ama o vakti geri dönemeden o vakti karanlık bırakmış oluyoruz. Daha sonra eee kendimizi kendimizi o konuda rehabilite etmeyi başarabildiğimizde, istiğfar etmeyi başarabildiğimizde, şuuruna ermeyi başarabildiğimizde dönüp o geride mazideyi de karanlık bıraktığımız o zaman dilimlerini de yeniden aydınlatmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla sufi ıstılahında yani tasavvuf ıstılahında vakit dinilince ne anlaşılacak diye size sormak isterdim. Şimdi sevgili Betül Muhl tasavvuf ıstılahında vakit denilince ne anlaşılacak diye sormak isterdim. Öyle zannediyorum sevgili Betül Muhlana şöyle cevap verecekti. diyecekti ki Emin abla, "Tasavvuf istilahın da zamanın nurani parçacıklarına bizim nurlandırdığımız, nurlandırmaya çalıştığımız Rabbimizin onun üzerine, o zaman parçacığının üzerine ilahi varidatını akıttığı, bizim de kurp dalgalı boylu tecellilere mazhar olduğumuz o zaman parçacıklarına biz zamanın geniş ya da dar parçalarına biz vakit diyoruz." diyecekti bana. İşte böyle bir varidat kendine has televünleriyle salikin benliğini sarıyor. Şimdi böyle bir varidat. Bunu aslında bu varidatın benliğimize nasıl sardığının bana kalırsa çok önemli bir örneği 9. sözdür. Sabah namazında ne hissediyoruz? Öğlen vaktinde ne hissediyoruz? Akşam vaktinde ne hissediyoruz? İkindi vaktinde ne hissediyoruz? Üstat onları böyle ayrı ayrı anlatıyor ya. Öğlen sabah vaktinde kalbimiz mesela hangi tecellilere açık oluyor? 9. sözde anlatıyor değil mi bunu? İkindi vakti geldiğinde kalbimiz hangi tecellilere açılıyor? Teheccüt vaktinde kalbimiz hangi tecellilere açılıyor? Televün diyor buna hoca efendi. Renkli farklı renklerde. Sabah namazının tecelli rengiyle ikindi namazının tecelli rengi aynı aynı değil. farklı televleriyle akıp geliyor Salih'in gönlüne. Mesela dediğim gibi eğer o perspektifle bakarsanız Bediüzzaman Hazretlerinin zamana yüklediği manaları daha iyi anlayabiliyor insan. O gelen televlerin rengini de daha iyi ayırabiliyor. Namaz üzerinden ayırabiliyoruz. Mesela bir tanesine vurgu yapıp yolumuza devam edelim. Mesela ikindi vakti için üstat diyor ki o vakit güz mevsimi hazinanesini hatırlatır. Demek ki bakın biraz sonra hoca efendi de bunu vurgulayacak. Demek ki ikindi vaktinde kalbimizi saran tecelliler hüzün renginde. Hüzün renginde. İhtiyarlık hale mahsunanesini yani o hüzünlü haletini hatırlatır. İkindi vakti gene sonbahar mevsimi elimhanesini hatırlatır. Şunu anlıyoruz bundan. İkindi vaktinde kalbimizi saran tecelliler hüzün dalga boyunda. İkindi vaktinde kalbimizi saran tecelliler hüzün renginde diye anlıyoruz. ve koca güneşin ufule meyl etmesinin işaretiyle insanın vazifeli bir memur olduğunu ona hatırlatır ve kendisinin de bir yolcu olduğunu ona hatırlatır diyor Bediüzzaman Hazretleri. Bakın hatırlatıcılık var o tecelli dalga boyunda ve hüzün var. Şimdi hoca efendi de makaleye devam ederken şöyle diyor. Diyor ki, eee, tabii bu ilahi tecelliler kalbimize geliyor. Benliğimizi sarıyor. Ama önemli bir özelliği var bunun. Herkesin istidadı kadar. Yani bazılarımız bunu daha kuvvetli duyuyoruz. Bazılarımız belki duymuyoruz. Bazılarımız bunu duymanın ötesinde yaşıyor olabiliriz. bizim ruhumuzu sarar ve bizim ruhumuza kendi ilahiliğini nakşeder diyor hoca efendi. Kendi ilahiliğini nakşeder. Yani o ikindi vakti bir tecelli dalga boyuyla geliyor ve ruhumuzu birtım nakışlar örgülüyor. Eğer gelen varitler haf ve hüzün eksenliyse gördünüz mü? Hüzün eksenli. İindi vakti, akşam vakti, yatsı vakti. Ne kadar hüzün eksenli. Öyle değil mi? Aslında mesela sabah vakti mesela. Sabah vakti başka bir başka bir o onda daha fazla farklı bir renk var. Hatta hepsi hüzün eksenli olabilir ama ikindi akşam yatsı onların da renkleri birbirinden farklı. Şöyle diyor üstat. Gelen varidat haf ve hüzün renkli ise şimdi haf renkli neden? Mesela ikindi vaktini düşünün. Uyarıyor diyor Bediüzzaman Hazretleri. Sizin fani olduğunuzu, gidici olduğunuzu size hatırlatıyor ya. Dolayısıyla onda haf rengi var. İkincisi onda hüzün rengi var. Çünkü sonbaharı hatırlatıyor. Çünkü çünkü size neyi hatırlatıyor? İhtiyarlığı hatırlatıyor. Mevsim ve elimaneyi hatırlatıyor. Bakın iki şey var ikindide. Mesela hav var ve hüzün var. O eksenle Salih adeta havf ve hüzün timsali haline gelir. Bakın Salih bu yolcu adeta haf ve hüzün timsali haline gelir. Şayet gelen tecaliler sürür ve inşirah televüyse bir de bu var değil mi? Mesela sabah namazına kalktınız sürur televü inşirah televü tecelliler akıp geliyor kalbinize. Yeni bir günün başındasınız. Erdoğan günü yeni bir alemin başı size anne rahmine düştüğünüz anı kainatın yaratılışını hatırlatıyor. Ya da öğlen vaktindesiniz. Öğlen vaktindesiniz. Her şey kemale ermiş. Gün kemale ermiş. Ömrünüz kemale ermiş. Hzreti Adem'in nüzulünü size hatırlatıyor. Hilkat ağacının kemalini size hatırlatıyor. Öyle olunca ne oluyor? inşarah televleri sarıyor, sürelevünleri sarıyor ruhunuzu. Tecaliler o dalga boyunda gelmeye başlıyor. O zaman da huzur ve coşku duyuyorsunuz. Mesela sabah namazının huzurunu bir hatırlayın. Huzur duyuyorsunuz, coşku duyuyorsunuz. Gelen tecllilerin rengi değişi veriyor farkındaysanız. Şimdi bunu biz namazla hissediyoruz ama zamanın daha küçük parçacıklarında bunları böyle anı seyyalerde çok daha kuvvetli hissettiğimiz daha küçük parçacıklar ya da bu manaları daha geniş vakitlere yaydığımız daha geniş parçalar da söz konusu olabiliyor. Dolayısıyla ne oluyor? İşte hüzün gelirse hüzün rengine boyanıyorsunuz. Sürur gelirse inşirahlar duymaya başlıyorsunuz. Hüzün gelirse haf ve hüzün rengine boyanıyorsunuz. Hüzün farkındaysanız hoca efendi diyor ki hüzün insanın insanlığın idrakinden kaynaklanır. Hüzün insanın insanlığın idrakinden kaynaklanır. Hüzün dinamizmi diyordu hoca efendi hüzne. Çünkü hüzün sizi bakın dinamizm diyor hoca efendi. Biz hüzün denilince genellikle böyle elden ayaktan kesilmeyi anlıyoruz. Oysa hüzün dinamizmi diyor. Düşünsenize siz eğer ikindi vakti, akşam vakti, yatsı vakti size bir şeyler hatırlatıyorsa aksiyona geçiyorsunuz. Kalan ömrünüzün kalan ömrünüzün çok daha verimli geçmesi noktasında faaliyete geçiyorsunuz. Dolayısıyla hüzün insanın insanlığını idrakinden kaynaklanıyor ve dinamizme geçiriyor insanı. Şuradan bakın. Hüznün için şöyle diyor hoca efendi. Hüzün insanın kalp mekanizmasını, duygular alemini gaflet vadilerinde dağınıklığa düşmekten koruyan bir seradır diyor. Eğer ikindi vakti bize kendi faniliğimizi hatırlatmasa, ihtiyarlık mevsimi elimanesini hatırlatmasa ne olur? Ne olur bize bakan veçesiyle gaflet vadelerinde dağınıklığa düşebiliriz. Ama ne oluyor? kalbimizi bir çeper gibi sarıyor ve bizi gaflet vadilerinde dağınıklığa düşmekten koruyor. Bu sadece böyle eee basit bir hatırlama eylemi değil. Bakın kalbimizi saran bir eylem. Ben bütün benliğimizi sarıyor ve bize kendi rengini veriyor. Dolayısıyla ne oluyor? O bir atmosfer gibi hakka bağlılığı sağlıyor ve cebri bir çeper oluşturuyor. Kalbimizin etrafında cebri bir konsantrasyon oluşturuyor. Bunun ötesinde bizim için akşam vaktini düşünün. Akşam vaktinin bize hatırlattıklarını düşünün. Yatsı vaktinin bize hatırlattıklarını düşünün. Dolayısıyla bakın iki şey var. Bir tanesi gelen televünler, gelen tecelliler, gelen varidat. Ya hüzün ve hav renginde ya da sür ve inşirah renginde oluyor. İkisi de ikisi de zaman böyle sürür ve inşirahla doluyor. Bütün benliğinizi sarıyor. Zaman zaman da hüzün ve haf rengini alıyor. Dolayısıyla bizim duygu dünyamızı bürüyen bu şeyler aynı zamanda bizim kalbimiz için, bizim kalbimiz için, bütün benliğimiz için bir renge, bir nakışa, bir desene dönüşüyor. Böyle bir salik haktan gelen bu varidatın, varitlerin şuurunda ise şöyle diyor: "Lütfun da hoş, kahr hoş di" diyor. Şimdi iki çeşit tecelli geliyor ya. Bir sür tecellileri, tecellileri geliyor. Bir de hüzün ve haf tecellileri geliyor ki ikisi de farklı renkler. Şimdi ikisi de çok önemli. İşte namaz üstadın o 9. sözde anlattığı şey aslında vaktin farklı farklı tecelli dalga boylarında nasıl gelip benliğimizi sardığı. Öyle olunca şimdi hüzün geldi diyelim. Diyelim ki hüzün geldi, haf geldi. Benliğimizi sardı. Kalbimizin etrafında bir çeper gibi bürüdü. Şimdi biz ne deriz o zaman? E lütfunda hoş, kahrın hoş deriz. İster celal celalinden cilveler gelsin, ister cemalinden gelsin, ister hüzün renginde gelsin, ister sürur renginde gelsin, ister inşirahla gelsin, ister hafla gelsin, ne deriz biz? Lütfun da hoş, kahr hoş deriz. İkindi de hoş, sabah da hoş. Gençlik de hoş, yaşlılık da hoş, anne rahmine düşmek de hoş, ruhunun ufkuna yürümek de hoş deriz. Ve sürekli rıza soluklar diyor hoca efendi. Sürekli rızası soluklar itminan içerisinde oturup kalkar. Eğer vakti vakti böyle idrak edersek. Mesela hüzün geldi. Diyelim ki bela ve musibet geldi. Bu metnin içerisine sindirilmiş bence çok önemli bir mana. Diyelim ki bela ve musibet geldi. Değerli dostlar ne yaparız bela ve musibet geldiği zaman? Bana bu çok etkileyici geliyor. Hoca efendi diyor ki, Hoca efendi diyor ki bu bağlamda bir insan eğer hüzün geldi, bela ve musibet geldi diyelim. Bela ve musibetin gelmesi de bir vakit. Öyle değil mi? Hüzün vakti. Vakti hüzün. Vakti havf bela geldi tosladı. Hoca efendiye bu soruluyor. Çünkü hoca efendi şöyle diyor. Eğer belalar ve musibetler geldiğinde bir tecelliyle geliyor ya. Eğer biz o bela ve musibet geldiğinde bunu duaya dönüştüremezsek uzaklaşma vesilesi olur diyor hoca efendi. Allah'tan haktan uzaklaşma vesilesi olur diyor hoca efendi ki bu bana çok etkileyici geliyor. Düşünsenize bela ve musibet niye geliyor? Sizi yakınlığa çağırmak için. Yani lütfun da hoş dedirtmek için. O kahr hoş dedirtmek için hüzün dalga boyuyla geliyor. Haf dalga boyuyla geliyor. İlahi varidatla geliyor. Ama varitler bürüyor bizi. İlahi varitler bürüyor. Dolayısıyla o geldiğinde böyle bağrımızı açıp o kahr hoşlayabileceğimiz o tecellileri alabilmek bizim için önemli olan. Ama o tecellileri alamadığımızda ne oluyor? İşte o zaman uzaklaşmaya vesile oluyor diyor Hoca Efendi o soruya verdiği cevapta. Şimdi biz eee meseleyi biraz 9 söz bizi uyardığı bağlam üzerinden ele aldık. Bu bu noktada şunu hatırlatmak isterim. 9. sözün 4. nüktesini, 5. nüktesini vakit makalesi ile beraber bir daha okumakta fayda var diye düşünüyorum. Bir daha mütalaa etmekte fayda var. Çünkü gerçek manasıyla orada çözülüyor. Yani sırlar çözülüyor. Şimdi bu e diyelim ki bela ve musibet geldi. Bir vakit olarak geldi ve sizi hav ve Cenabı Hakk'ın havfı sardı. Hüzün hüzün sardı. O hüzünle Cenabı Hak'a yöneldiniz. Bakın bu ne vakti oldu o zaman? Bir kurbiyet vakti oldu. İlahi varidata hüzün rengine bürünme vakti oldu. Ve o hüzün de kalbinizin etrafında bir çeper oldu. Hüzün bir dinamizm oldu sizin için. Kurbiyete vesile oldu. Lütfunda hoş, kahr hoş mülahazasıyla sürekli rıza solukladınız. Siz itminan içerisinde oturup kalktınız. Teslimiyet, tevekkül, teviz vadilerinde sika avlamaya çalıştınız. Ne güzel değil mi? Bakın ne girdi? Bir kalbin zümrüt tepesi kavramı girdi karşımıza, önümüze, yolumuza. Tevekkül, teslim, tefis, sika. Bunlar aynı kavramın daha derin, daha derin, daha derin anlamları. Tevekkül. Tevekkül birkaç adım ötesi belki bir adım ötesi teffiz. Birkaç adım ötesi eee tevekkül, teslim, tefiz. Birkaç adım ötesi belki birkaç kilometre ötesi sika olarak karşınıza çıkıyor. Yani biraz daha derin, biraz daha derin, biraz daha derin olarak çıkıyor. Neydi bunu? Bir kere daha hatırlayalım. Tevekkül neydi değerli dostlar? Kalbin Allah'a tam itminanı, tam güveni demek. Tevekkül. Tam güven, tam itminan. Allah'a çok güvenin diyor ya hoca efendi. Ve başka güç kaynakları mülahazalarından sıyrılıp çıkmaktı tevekkül. Başka güç kaynaklarına değil ona dayanmak. Başkalarına değil ona güvenmek. Tevekkül böyle bir şeydi değil mi? Bu ölçüde güven, bu ölçüde bir itminan. Tevekkül böyle bir şey. Şimdi tevekkül buysa eğer biz eee teslim dediğimizde ne oluyor? Tevekkülün bir neticesi. Yani bir adım ötesi teslim oluyor. Birkaç adım ötesi tefviz oluyor. Tefvizde sebeplere, sebeplere riayet etmekle beraber tümüyle böyle sebeplerden azade Cenabı Hak'a teveccüh edebilmeyi başarabildiğimizde narı, nuru bir bilme makamı bu işte tefis. Celalden cefa da gelse, cemalden safa da gelse ikisini de alıp kucaklayabilme makamı, tefiz makamı ve sika avlamaya çalışır diyor. Sika bunun tam mukarabine ilişkin bir makam. Mukarrabin yani tam bir teslimiyetle sebeplerden tecerrüt ederek Cenabı Hak'tan gelen her şeyi rızalık makamıyla karşılayabilmek. İşte bu bakın tevekkül, teslim, tefi, sika bunun vakitle ne alakası var? Çünkü tevekkül vakti bir ilahi varidatın bizim üzerimize akıp geldiği bir vakit. Teslimiyet ilahi varidatın bizim üzerimize akıp geldiği bir vakit. Bela tosla da bize teslimiyet gösterdik. Ne oldu? Varitler, ilahi varitler ruhumuzun üzerine boşaldı. İlahi varitler kalbimizin üzerine boşaldı. Ama teslimiyet gösteremedik, tevekkül gösteremedik. Ne oldu? O vakit karardı. Yakınlık değil. Ne oldu? Uzaklık oldu. Yakınlık gitti. Yakınlığın yerini uzaklık aldı. Maalesef. Maalesef. Keşke öyle olmasa. Keşke hep yakınlıklar olsa. işte eee tevekkül, teslim, tenfiz vadilerinde sika avlamaya çalışır. Haktan gelen bu esintilerin şart-ı adi planlında özellikle de irade ve ihtiyarın müdahalesi esas olan konularda kaçırılan fırsatlar gibi feft edilmesi ebrar ve mukarrebine göre hata sayılır. Şimdi ne oldu? Diyelim ki işte bela tosladı. Şimdi ne olması gerekiyor? O ilahi varitleri alabilmek için Cenabı Hak'a teveccüh edebilmek gerekiyor. Ne diyor hoca efendi? Bakın fırsat aslında. Fırsat öyle değil mi? Hak gelen esinti var. E bağrımı ısacağım ki açacağım ki o esinti gelsin bağrımı koşatsın diye. Ama açmadım bağrımı. Kucağıma açmadım. Bağrımı açmadım. Gönlümü açmadım. Ne oluyor? Kaçırılmış bir fırsata dönüşüyor o vakit. varitler vakti olmasına rağmen kararmış bir vakte dönüşüyor. Bu bir ebrar için, mukarrebin için bunları hep kaçırılmış fırsatlar olarak bakılıyor. Biz ne kaçırdığımızın bile farkında olamayabiliyoruz. Benim gibi bir avam öyle bir vakit bir onun bir tecelli vakti olduğunu, onun bir ilahi varidin gönlüme dökülmesi vakti olduğunu bile fark edemeyebiliyorum. Ne kaçırdığımı bile anlayamayabiliyorum. Dolayısıyla onlar kaçırılmaması, feft edilmemesi gereken fırsatlar ebrar ve mukarabine göre hata sayılıyor ve kalbin hakla muamelesinde irtifa kaybetmesine sebebiyet veriyor. Kalbin hakla bir muamelesi var ya işte o muamelede irtifa kaybına sebebiyet veriyor. Maalesef değerli dostlar, maalesef işte eee mukarrebine göre hata sayılıyor. Kalbin hakla muamelesinde irtifa kaybına sebebiyet veriyor. Ve bundan ötürü herkesin derecesi ölçüsünde herkes ama derecesi ölçüsünde cezalandırılabilir. Cezalandırılabilir. Zira bu seviyedeki hak yolcusu zamanın en küçük parçasını bileham en rantam şekilde değerlendirmekle yükümlü. Yani düşün ebrar kim? Kim ebrar? Ebrar işte günahlardan beri olanlar. Ebrar her an yeni bir dönüşle rablerine dönenler. Ebrar bir de bunun ötesi var. Mukarrabi sadıklar, haslar. Şimdi onlar zamanın en küçük bir parçasını nurlandırmadan geçerlerse cezaya da müstak olabilirler. Onlar cezalandırılabilirler. Zira onların durduğu yer neyi gerektiriyor? zamanın en küçük bir parçasını bile değerlendirmeyi gerektiriyor. Birileri bin yapmayı gerektiriyor. Ebrarın durduğu yer o gayret içerisinde olmayı gerektiriyor ve o niyet içerisinde olmayı gerektiriyor. Buna mecburlar diyor hoca efendi. Aslında bundan dolayıdır ki tasavvuf ıstılahında sofiye ne deniliyor? İbnül Vak deniliyor. Şimdi burada günün çok büyük ve çok önemli bir anahtar kavramı devreye giriyor. İbnül Vakt. İbnül Vakt vaktin çocuğu demek. İbnül Vakt vaktinin çocuğu. Yaşadığı vaktin çocuğu. İşte Sofiye bakın başka birisini demiyor. Sofiye ibnül vakt deniliyor. Çünkü ibnül vakt olması için ne olması gerekiyor? yaşadığı en küçük bir zamanı bile binler mahsullerle değerlendirebilmesi gerekiyor. 7 veren, 700 veren, 7.000 veren mahsullerle değerlendirmesi gerekiyor. Zamanın en küçük bir parçasını bile. Ve bunu kaçırdığında, bunu kaçırdığında aslında feft edilmiş yani kaçırılmış bir zamanın cezasına müstak oluyor. O her anını değerlendiriyor. Çünkü zamanın en küçük parçasını bile değerlendiriyor. Ona kim diyoruz biz? İbnü'l Vak diyoruz. Şimdi bu kavramın size bakan çok önemli bir yönü var. Bunu da konuşmamız gerekiyor bugün. Size bakan çok önemli bir yönü var. Yani şöyle şöyle deyip geçmeyeceğiz. Sofiye ibnül vaktir. Buradaki sufi kim? Kimdi sufi? Bize göre kimdi? Ehli tarike demiyoruz. Sufi değil mi? Daha geniş manasıyla kime sofi diyoruz? Kalbin ve ruhun dereceye hayatına çıkma yolculuğunda olana sofi diyoruz. Bize kalbin zümrütü tepelerini bunun için okuyoruz. Kalbin ve ruhun dereceyi hayatına yükselebilmek için. O zaman aslında ibnül vakt olmak bizim bizim çok önemli bir hedefimiz olmalı hepimiz için. İbnü Vakt zamanı çok iyi değerlendirebilme, zamanın en küçük parçalarını nurlandırabilme. Şimdi bakalım ibnül vakt neymiş diye. Hoca efendi yeni bir başlık açıyor. İbnül Vakt kimdir başlığı ve şöyle diyor: "İbnü'l Vakt olma Salik'in yaşadığı anın gereklerini çok iyi düşünmesi demek. yaşadığı anın ve faaliyetlerini de Allah'ın ne evla, en faydalı sayılan işlerden başlayarak düzenlemesi. Biz buna önem sıralaması diyoruz. Öyle değil mi? Önem sıralaması. Ne yapıyoruz? Allah'ın indinde en faydalısı hangisi? Yani benim bir saatlik bir vaktim var da oo bir saat ne kadar geniş bir vakit. Ne kadar geniş bir vakit bir saat. Benim bir saatim var da bu bir saati Allah'ın indinde en faydalı neyle değerlendirebilirim? Benim 5 dakika bir boşluğum var. 5 dakika geçip gitsin mi o 5 dakika? Karanlık bir vakit olarak mı gitsin? Yoksa ben o 5 dakikayı Allah'ın indinde eee Rabbimin en faydalı gördüğü, en evla gördüğü hangi işleğerlendirebilirim bu 5 dakikayı? Hangi zikirle doldurabilirim? Hangi nurani eylemle doldurabilirim? Nasıl bir secdeyle doldurabilirim? Nasıl bir sohbeti cananla doldurabilirim? Nasıl bir marifet yolculuğuyla doldurabilirim? Bakın burada önem sıralamasının üzerinde duruyor hoca efendi. Hak nezdinde, Allah'ın nezdinde en evla, en faydalı şeylerden, işlerden başlayarak en küçük bir zaman parçasına çok şeyler sıkıştırmak. En küçük bir zaman parçasına çok şeyler sıkıştırmak mümkün mü? Küçücük zaman parçalarına çok şeyler sıkıştırmak mümkün. Öyle değil mi? Yani diyelim ki küçük bir zaman diliminiz var. Bir şey okuyacaksınız. Diyelim ki küçük bir zaman diliminiz var. E pırantadan bir şey okuyacaksınız. Risale-i Nur'dan bir şey okuyacaksınız. Ne yapıyorsunuz? Eee bir kardeşiniz de var yanınızda. Gel beraber okuyalım diyorsunuz. Şimdi o küçücük zaman parçalarına hem kardeşliği sıkıştırmış oluyorsunuz, hem marifet-i ilahiyi sıkıştırmış oluyorsunuz hem muhabbeti sıkıştırmış oluyorsunuz. Öyle olmuyor mu? Dolayısıyla en küçük bir zaman parçasına çok şeyler sıkıştırmayı başarabilmek. Sonra hakkın bahşettiği imkanları da ilahi mevhibeler adına değerlendirebilmek. Şimdi bakın bunları birer madde olarak da yazabilirsiniz. İbnül vakt olmanın şartları. İbnül vakt olmanın şartları. Madde madde ele alabilirsiniz. Salih ne yapacak? Yaşadığı anın gereklerini çok iyi düşünecek. Yaşadığı anın gereklerini çok iyi düşünecek. Şimdi ne yapması lazım? Sonra faaliyetlerini önem sıralamasıyla belirleyecek ve Allah'ın nezdinde en evla en faydalı olan şeylerle değerlendirecek. Onlardan başlayarak değerlendirecek. Sonra en küçük zaman parçalarına çok şeyler sıkıştırmaya çalışacak ve sonra hakkın ona bahşettiği imkanları ilahi mevhibeler adına değerlendirecek. 7 veren, 700 veren, 7 veren, 70 veren, 700 veren tohumlar gibi değerlendirecek. Ne imkanı varsa. Bakın zaman da aslında tohum değil mi? Zaman parçacıkları da birer tohum. Onlar da ilahi mevhibeler bizim için. Onları da ekiyoruz ve sonsuzluk meyveleri dermeye çalışıyoruz o tohumlarla beraber. Dolayısıyla Allah bize hangi imkanı bahşetti? Hangi imkanı bahşetti? Neyimiz var? Zaten şükür ne gerektiriyor? Neyimiz var, neyimiz yoku görmeyi gerektiriyor. Değil mi? Şükür nimeti idrak makamı. Dolayısıyla şükür bizim neyimiz var? Neyimiz yoksa bunu çok iyi analiz edebilmeyi gerektiriyor muhasebe. Neyimiz varı gördükten sonra o var olan şeylerimizi hak nezdinde değerlendirebilmek. Allah'ın Allah'ın bahşettiği ilahileri mevhibeleri yine ilahi mevhibeler adına Allah'ın bahşettiği nimetleri, imkanları diyelim ki hicret yurdundasınız. Hicrettesiniz mesela bu Allah'ın size bahşettiği bir nimet değil mi? Onu ilahi mevhibeler adına değerlendirebilmek mümkün değil mi bu? Diyelim ki bir cemaatin içerisindesiniz. Etrafınızda çok güzel insanlar var. Bunu değerlendirebilmek ama ilahi mevhibeler adına değerlendirebilmek. Oh biz çok güzeliz diye oturup kalmamak. Oh çok güzeliz diye aynı çevrenin içerisine sıkışıp kalmamak. O güzelliğin içerisine daha çok insanı sokma çabası içerisinde olmak. Dolayısıyla ne yaptık? Allah'ın bize bahşettiği imkanları ilahi mevhibeler adına değerlendirdik ve 7 veren, 70 veren, 700 veren tohumlar gibi değerlendirdik. Bu da maddelerimizden bir tanesi. Bu bir manada ilahi varidat ve işaretlerin geldiği kaynağa yönelme demektir ve o istikamette aktif beklemeye geçmek demektir diyor hoca efendi. Yani bunları yaparsak biz adeta ne oluyor? Mevhibeler gelecek ya ilahi varidat akıp gelecek ya bize yüzümüzü o varidata dönmüş oluyoruz bunları yaparsak. Ama bunları yapmazsak sanki ben hiç ilahi varidat falan beklemiyorum. Onunla da çok alakam yok. İlahi varidat istemiyorum, ilahi varidat beklemiyorum. Çok da umurumda değil demek. Böyle değil mi? Bunları yapmazsak ilahi varidat gelecek ama ben yüzümü ona dönmüyorum. İlahi varidat akacak ama ben kaynağa yönelmiyorum. Bu değil mi? İlahi varidatın geldiği noktaya yönelmenin şartları olarak zikrediyor bunları hoca efendi. Ve bu şartları yerine getirene de ibnül vakt diyoruz. İlahi varidata yönelmek. İşte ilahi varidat ve işaretlerin geldiği kaynağa yönelmek demektir bu. Ve o istikamette aktif beklemeye geçmek demektir. Sonuçta ilahi varidat o kaynaktan akıp gelecek. Biz tecelli avcısı olarak aktif bakın pasif bir bekleme değil. Oturalım da ilahi varidatın kalbimize akmasını bekleyelim. Hayır. Ne yaparak bekleyelim? İşte bu madde madde saydığımız şeyleri yaparak bekleyelim. Aktif beklemeyi geçerek hakka tahsisi nazar edelim. Gözümüzü hep Rabbimize çevirelim ve onun iradesini, onun iradesini kendi irademize, kendi irademizi onun iradesine rağmen edelim. Hazreti Murad'ın iradesine bağlayalım kendi iradelerimizi. Yani ben ne istiyorum değil, Allah benden ne istiyor diye bakalım. Ben ne istiyorum değil. Rabbim benden ne istiyor? Benim muradım ne değil. Rabbimin benden muradı ne diye bakalım. Ve irademizi Hz. Murad'ın iradesine bağlamak suretiyle vaktin ve halin bulunmadığı noktaları kollayalım. Şimdi ilahi varidata yönelim mi? Yöneldik ya. Vaktin ve halin bulunmadığı noktalar ne? La mekani la zamani noktalar. Yani zamanüstülük. Mümkün mü insan için zamanüstülük? Mümkün mü zaman üstülük? Özellikle böyle zamanın izafi olduğunun formüllerle ispat edildiği bir dönemde yaşıyoruz biz. Zamanın izafiye olduğunun formüllerle izah edildiği, maddenin ötesinde antimaddeden bahsedildiği bir dönemde yaşıyoruz. Şimdi ne olacak? La zamani, la mekani. Yani zaman üstü, mekan üstü, zamanın ve mekanın bittiği nokta. Zamanın üzerine çıkabilmek mümkün mü? Evet, mümkün. Ve biz kalbimizi ilahi varidata yöneldiğimizde aslında onu kolluyoruz. Neyi kolluyoruz? Zamanın ve vaktin ve halin bulunmadığı noktaları kolluyoruz. Hazreti Mevlana mebde-i vakit müntehası da la mekani ve la zamani la mekan la zaman aralığı olan böyle bir zevki ve hali mertebeye ki biz buna vücup ve imkan arası nokta diyoruz. Vücup ve imkan arası. Ne hatırınıza geldi? Vücup ve imkan arası nokta deyince efendimizin miracı değil mi? Efendimiz geriye döndüğünde yatağı soğumış oluyor. Dolayısıyla Efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem'in miracı neyi tanımlıyor? La zamani la mekaniliği. Yani zaman üstlülüğü, mekan üstüğü. Efendimize Cebrail Aleyhisselam ayağını öteki ayağının üzerine bas diyor. Çünkü mekan yok artık. Döndüğünde yatağı soğumış oluyor. Kadı yazın şifai-i şerifte anlattığı şeyler bunlar. Geriye döndüğünde yatağı soğumış oluyor. Çünkü la zamani. Şimdi la zamani ve la mekani. İşte o efendimizin yakaladığı o la zamani la mekani noktaya ne diyoruz biz? Ne diyoruz değerli dostlar? İşte o nokta bizim kabı kafseyin noktamız. İki yay aralı. İki yay aralı. İki yay aralı. La zamani la mekani. Nokta. İki yay. Düşünün. Şu bir yay. Bu da bir yay. Yaylar birleşiyor. O noktada birleşiyor. Zaman, mekan, her şey aradan çıkıyor. La zaman, la mekan. Bizim için mümkün mü? La zaman, la mekan olan yakınlarda eee zamanı değerlendirmekle ilgili bir ders yaptık. Mesneb-i Nuriye dersi yaptık. Hatırlayacaksınız. Üstat orada bunun mümkinatını anlatıyordu. Risale-i Nur'da, Mesnevi Nuriyede mümkinatını anlatıyordu. Evet. Bizim için mümkün. Zamanın genişlemesi mümkün. Zamanın büzüşmesi, daralması mümkün. Hatta orada şunu demiştik. Bastı zaman, zamanın genişlemesi demek ya. Hoca efendi, "Biz kabzı zaman yaşıyoruz" demişti. Yani büzüşmüş zamanlarımız, zamanlar genişlece daralmış, kahtı zaman efendim eee bastı zaman yerine kapsı zaman yaşıyoruz. Böyle bir zaman dilimi içerisindeyiz. Dolayısıyla zaman işte genişliyor, daralıyor, büzüşüyor, bastı yaşıyor ama aynı zamanda da la zamanı, la mekani bir nokta var. Biz orayı gözlemliyoruz. Hedefimiz orası. La zaman ve la mekan aralığı. Hazreti Mevlana'nın da bu konuda bir eee cümlesi var, bir beyti var daha doğrusu. Hoca efendi ondan alıntı yapıyor. Hazreti Mevlana, mebde-i mebde-i vakit. Mebde-i vakit değil mi? Yani nereden başlıyoruz yola? Nereden başlıyoruz? Vakitleri ömrümüzün vakitlerini nurlandırmakla başlıyoruz. Ömrümüzün en küçük vakitlerini, zaman parçacıklarını nurlandırmakla başlıyoruz. Sonra o nuru bütün bir zamana yayığıyoruz. Bakın efendimiz bize yol gösteriyor değil mi? Diyor ki işte diyelim ki yatarken sabah namazına kalkma niyetiyle yattınız. Yatarken diyelim ki efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem'in yaptığı gibi oruç diyelim ki işte abdesti yattınız. Diyelim ki efendim Bakara suresinin son ayetlerini okudunuz. Felak nas okudunuz. Güzel bir uykunun içerisine girdiniz. Ne diyor efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem? Sabah namazına kalkmak niyetiyle yatarsanız uyuduğunuz o vakte vakitte aldığınız nefesler tesbih olur diyor efendimiz. Bakın size neyi öğretiyor aslında efendimiz? Uyku zamanını bile karanlık bir zaman olarak yaşamamayı, onu da nurlandırmayı öğretiyor efendimiz sallallahu tea aleyhi ve sellem. Şimdi bu bu mebde yani ben uyku vaktimi nasıl nurlandıracağım? Çalışma vaktimi nasıl nurlandıracağım? Mesaimi nasıl nurlandıracağım? Evladımla geçirdiğim vakti, arkadaşlarımla geçirdiğim vakti, ubudiyet Rabbime karşı işte ifa ettiğim namazı nasıl nurlandıracağım? Ömrümü nasıl nurlandıracağım? Böyle başlıyoruz. Ama bu yolculuğun müntihasında ne var? Ulaşılacak nihai noktasında la mekan, la zaman aralığı var. Hepimiz için kabı kavsin noktası. Şimdi unutmayın efendimiz miraçtan niçin dönmüştü? Elimizden tutsun da bizi de o miraca yükseltsin diye. Öyle değil mi? Dolayısıyla bizim de varacağımız bir hedef var kendi arşivizde. Kendi arşivemizde yani kendi istidadımızda, kendi ufkumuzda varacağımız bir nokta var. Dolayısıyla o bizim hedefimiz. İşte ne diyoruz buna? Kabı kavseyni ev edna diyoruz. İşte bunun izüşümünü yaşıyoruz biz de. Eğer la zaman ve la mekanlığı yakalayabilirsek kabı kavseyni ev ednanın yani Peygamber efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem'in miracının kendi ufkumuzda iz düşümünü yaşamış oluyoruz. Hazreti Mevlana da işte bunu ifade ederken şöyle diyor şiirinde. Sofi ibnül vakt örneğidir. Safiye gelince o vaktin vakitten de halden de halidir diyor. Bakın burada bir yeni bir özne isimlendiriyor Hazreti Mevlana. Biz sofi diyoruz ya. Sofi diyoruz ya ehli tasavvufa. Şimdi Sofi kimdir? Sofi ibnül vaktir. Bu hep böyle dene gelmiş. Ama Hazreti Mevlana bunun hedefini de belirliyor. Ona da safi diyor. Safi kimmiş? Safi efendimizin adı Mustafa. Ya Mustafa. Safi. Mustafa. O safi de kimdir? Vakitten de halden de hali olan. Yani mekan, zaman kayıtlarından sıyrılıp çıkmış olana da ne diyoruz? Safi diyoruz. Şimdi burada ibnül vakt üzerinde durduk ya. Eee, eğer zamanımız kalırsa hoca efendinin İbnül Vakt diye ayrı bir makalesi var. Ona da dönüp bakalım. Arzu ediyorum. Ama önce makaleyi bir hitama erdirelim. Değerli dostlarım, zamanı kontrol ettim biraz. Böyle yavaşta ilerliyoruz. Eee, önce makaleyi bitirmek daha iyi olacak diye düşündüm. Enbiya-i Izam, Asfiya-i Fham, evliya-i Kiram'ın irsal, tavzif ve tekrim dönemleri diyor hoca efendi. Makro planda birer kapı aralama ve ilahi varitlerle dünyaları şereflendir, nurlandırma vakitleridir. Şimdi vaktin bir anlamı zamanın parçacıklarıydı. Bir anlamı da çağdı. Öyle değil mi? Daha geniş vakit parçacığı, daha geniş zaman parçacığı vakit. Şimdi biz şöyle bakıyoruz. İnsanlık tarihine, bütün zamana baktığımızda şunu görüyoruz. Peygamberler geliyorlar ya. O peygamberlerin gelişi ya da üstat gibi işte Hazreti Mevlana gibi, İmam Rabbani gibi, Abdülkadir Geylani gibi, Şah-ı Nakşi Bendi gibi, Ebul Hasan Arakan gibi, Ahmet Bedevi gibi, Ahmet Rıfa gibi, Marufu Kerfi Kerhi gibi isimlerini özellikle sayıyorum. himmetleri üzerimize yağsın, bereketleri diye. E hoca efendimiz gibi o zatların geldiği dönemler de işte onların geldiği dönemler de değerli dostlar bizim için ilahi varitlerin dünyayı şereflendirme vakitleri. ilahi varitler o zaman hani beni şereflendiriyor da benim kalbime ilahi varitler akıyor da dünyanın üzerine yani yaşadığımız zamanın yaşadığımız mekanın üzerine de varitler yağıyor onlarla düşünün Hzre Adem geliyor ve onunla onun gelişiyle beraber onun gelişiyle beraber makro planda şimdi benim kalbime akanlar mikro planda akıyor ama makro planda ilahi varitleri o dönem için, o zaman için, o mekan için kapılar aralanmış oluyor. Hz. Adem geliyor, Haz Idris geliyor, Haz. Nuh geliyor, Haz Şit geliyor. İlahi varitleri hep kapılar aralanmış oluyor. Bu velayet için de böyle, asfya için, evliya için de böyle. Ne oluyor? İşte Ebul Hasan Harakan Hazretleri geliyor bir mekan için, bir zaman için ilahi varitler akmaya başlıyor o zamana ve o mekana. Hoca efendi geliyor yeryüzüne ilahi varitler akmaya başlıyor onunla beraber. Hoca efendi de diyor ki işte evliya-i izam, asfiya-i fiham, enbiya-i izam, asfiya-i fiham, evliya-i kiramın irsalleri yani onların vazifelendirmeleri, ondan sonra tekrimleri, onlarla bizim ikramlandırılmalarımız, onların nüzul dönemleri, geliş zamanları makro planda aslında bir kapı aralama. İlahi varitlere kapı aralama. İlahi varitlerle dünyayı şereflendirme, dünyayı nurlandırma dönemleri. Bakın asrı saadet diyoruz. Zamanın altın dilimi. Öyle değil mi? Asrı saadet. Zamanın altın dilimi. Asr. Vel asr. Düşünsenize Allah ona yemin ediyor. Yani sizin zamanınıza da ne deniliyor? İkinci diriliş asrı. İkinci diriliş asrı. Yani sizin vaktiniz de aslında dirilişin nurlandırdığı makro planda kapılar aralandığı bir dönem. Düşünün üstat hazretleri geliyor. Hoca efendi hazretleri geliyor. Öyle nurlandırılıyor yeryüzü. Bu kutsilerin neşrettikleri nurlar yeryüzünü istila ediyor ve ihata yani kuşatıyor yeryüzünü kuşatıyor. Mekanı kuşatıyor ve genişliğinin de bir ölçüsü var. Ama mesela diyelim ki eee kendi kavimlerine peygamber olarak gönderiliyor veya efendimizden önceki peygamberler. O o mekanı ve o zamanı aydınlatıyorlar. O zamanın ve o mekanın genişliği ölçüsünde bir nur yayıyorlar yeryüzüne. Efendimizi düşünün bütün bir yeryüzüne. Hatta yeryüzü değil bütün bir varlığa, bütün bir kevnü mekana nur yayıyor. Bu velayet için de böyle genişliği ölçüsünde, genişliği ölçüsünde vakit. O zaman ne oluyor? Vakitler sultanı oluyor. Vaktinde saltanatı var mı? Vaktin de sultanlığı var mı? Var. Vakit vakitlerin sultanı oluyor. O zaman efendimizin geldiği dönem düşünün vakitlerin sultanı altın çağ asrı saadet. Tabiin asrını düşünün. Sahabileri görenler. Sonra tebe-i tabiini düşünüyor. Sahabileri görenleri efendimizi görenler. Efendimizi görenleri görenler. Şimdi nasıl altın değil mi? Nasıl altın? İkinci diriliş asra diyorsunuz. Yeryüzüne yayılmış olan bir nur var. Şimdi bu da bir altınlık. Bu da bir sultanlık. Böyle bir zaman diliminde gelmiş olmanız da bir sultanlık. Zamanın kutlu parçaları bunlar. Zamanın sultanları bunlar. Şimdi ne oluyor? Onlar geldiğinde zaman nurlanıyor, zaman aydınlanıyor ve zamanın zaman sultan haline geliyor. Ama onların olmadığı zamanları düşünün. Onların olmadığı zamanları düşünün. O zaman ne oluyor? Zaman büzüşüyor, zaman darılıyor, zaman kararıyor ve hatta yeryüzünde büyük ölçüde mahrumiyetler yaşanmaya başlıyor. Mevsim hazana dönmeye başlıyor. Vakit kararıyor diyor Hoca efendi. Vakit kararıyor. Onların olmadığı zamanları, onların olmadığı mekanları düşünün. Bunu zannediyorum bulunduğunuz beldelerde siz de görüyorsunuzdur. O nurun düşmediği zamanlara, o nurun aksetmediği mekanlara baktığınızda o karanlığı hissediyorsunuzdur siz de. Evet. Cenabı Hak, Cenabı Hak yolundaki kullara teveccüh buyurmak, merhametle kuşatmak isteyince onları vakitle teyit eder ve zamanı onların zamanüstü olmalarına merdiven yapar. Şimdi düşünün siz safi niyetlerle, ihlasla Allah yolunda koşturmak istiyorsunuz. O zaman Allah zaman denilen şeyi sizin önünüze bir terakki merdiveni olarak koyuyor. Öyle oluyor değil mi? Allah sizi merhametiyle kuşatıyor. Sizi vakitle teyit ediyor. Zamanınıza bereket veriyor. Zamanınızı nurlandırıyor Cenabı Hak. Ve böylece siz zamanı bir merdiven haline getirip zaman üstünlüğe doğru yolculuk yapabiliyorsunuz. Tabii inhiraf ediyorsa insan, eğer insan, inhiraf ediyorsa yalnızlığa sıyor Cenabı Hak onu. O zaman da başına şerit, zamanın başına şerri doluyor Cenabı Hak. Kararmış, bereketsiz bir vakit veriyor Cenabı Hak onlara. Kararmış bereketsiz bir vakit. Burada yine avamca bir giriş olacak ama istidradi olarak altını çizmek istiyorum. Sosyal medyada geçirilen zaman büyük ölçüde kararmış ve bereketsiz bir zaman oluyor. Kararmış ve bereketsiz bir zaman oluyor. O yüzden de çok dikkatli kullanmak lazım. Çok dikkatli. Cenabı Hak öyle olunca insanı yalnızlığa da salmış oluyor. Başına şerri doluyor. Cenabı Hak kararmış, bereketsiz bir zaman, hakka kapalı bir zaman dilimi. Öyle bir zamanı yamaçlarında dolaşıyor. Ona vakit diyebilir misiniz siz? Hoca efendi diyor ki, "Böyle uğursuz zaman parçalarına vakit diyemezsiniz. Vakit demek sadece mekanın itibari bir buğdu olduğu için zaman. Ama aslında yoksa mutlak zikir kemaline masruftur hakikatiyle vakti siz onların yaşadığı o uğursuz zamana, o karanlık zamana vakit diyemezsiniz. Çünkü mutlak zikir kemaline masruftur düşüncesiyle biz vakte ne diyoruz? Allah'ın tecellilerinin akıp geldiği zaman dilimlerine biz vakit diyoruz. O menfezlere vakit diyoruz biz her zaman. parçası bizim için bir menfes. Oradan akıp geliyor tecelliler. Ve biz de ne yapıyoruz? İlahi tecellileri, ilahi şuunatı o menfezlerden tarassut ediyoruz. Rasataneler onlar bizim için. Vaktin gerçek kahramanları. Kimmiş o vaktin gerçek kahramanları? İbnül Vakti olanlar her zaman bugünü düşünmüş, bugünü değerlendirmiş. Dünü, yarını da bugünün mebdei ve akıbeti olması itibariyle mülahazayı almışlar. İbnül Vakt ya kendi vaktinin çocuğu hep bugünü düşünüyor. Bugünü mülahazaya alıyor. Çünkü hangi vaktin, hangi zaman parçacığının içerisindeyse ilahi varidat oraya doğru akıyor. Öyle olunca kendini maziye dağıtmıyor. Kendini müstakbele dağıtmıyor. O günün içerisinde oluyor. Anın içinde kal söylemleri çok yaygın ya şimdi. Ama anın içerisinde kalmak demek ibnül vakt olmakla mümkün. Bugünü düşünüyor o. Çünkü bugün eylem günü. Bugünü değerlendiriyor. Dün onun için ne demek? Bugünün başlangıcı demek. Yarın onun için ne demek? Bugünün müntehası demek. Onun için yarın akıbeti bugünün demek. Dolayısıyla onun için aslında dün ve yarın birer atkı ipi. Bugün bir nakış işliyor ya. O atkı ipinin bir ucunu dünden alıyor. Bir ucunu da yarına sarkıtıyor. Ama atkı ipleri onun için dönüyor. Eğer ne oldu? İşte bir bugünden yarına sarkıttığımız atkı ipi yarın ucunu alıp da o günü örgüleceğimiz bir atkı ipi olacak. Sonra onun ucunu da yarına sarkıtacağız inşallahu Teala. Böylece hayat dantelamızı örgüleyeceğiz. hayattantelamız ve esas unsur olarak daima ne var? Bugün var karşımızda. Kendi ömrümüzde mesela bütün zamanları düşünün. Bütün zamanlarda zamanın altın dilimi neresi? Asrı saadet. Kendi ömrümde zamanın altın dilimi neresi? Bugün sevgili Asude'ye sorsam. Sevgili Asude senin için zamanın altın dilimi neresi? Asulen'in cevabı hep şu olmak zorunda. Emni abla şimdi benim için zamanın altın delimi şimdi bugün. Bütün zamanların altın dilimi neresidir diye sorulduğunda Emine abla makro planda asrı saadet mikro planda bugün. Bu değil mi bu? Yani vaktin gerçek kahramanları da bunu böyle bilirler diyor hoca efendi. Bunların bir adım daha önünde bulunan zamanüstüler var. Ama şimdi dün, bugün, yarın bunlar zamanın içinde olanlar. Bir de zamanın üstüne çıkabilmiş olanlar. Bunların bir adım daha önünde diyor hoca efendi. Aslında zaman üstü olanlar böyle hoca efendi bir adım diyor mu? O ne kadar büyük bir bir adım. Bir adım daha üstünde zaman üstü olan hak erleri var. Onlar zamanın her parçasını hakka tahsis-i nazar etmek yoluyla sihirli bir hale getiriyorlar. Ve men lem yezuk lem yaif. Tadmayan bilmez. Bu demek. Men lem yezuk lem yarif. Tadmayan bilmez. fehvasınca onların örfanesine iştirak etmeyen onların neye mazar olduklarını da anlamıyor. Yani zaman üstülük nedir? Ne tadıyorlar orada? Orada ne tadıyorlar? Nelere mazar oluyorlar? Onların kalbine hangi varidatlar yağıp duruyor? Bunu ancak tadan bilir diyor hoca efendi. Dolayısıyla onların örfanesine iştirak etmeyen ne onların masar oldukları varidat sağanaklarını ne de girdaplar sırılılığındaki marifet ve haz ufuklarını kavrayabilirler. Sırlı, çok sırlı, girdaplar gibi sırlı. Marifet ufukları, haz ufukları. Öyle bir derinliklere dalıyorlar ki onlar tatmayan bilmiyor. İşte böylelerinin idrahku itibariyla vakit sağanak sağanak yağmurla coşan bir sema üfül üfül yeşilliklerle salınan bir zemin halini alıyor. Şimdi böleleri için vakit ne? Yeryüzü ve gökyüzü arasındaki ilişkiyi düşünün. Sağanak sağanak yağan bir gökyüzü. O gökyüzü karşısında da coşan ve üfül üfül yeşillikler fışkırtan yeryüzü bu değil mi? İşte onlar için bu böyle zaman onlar için üzerlerine sağanak sağanak yağan tecelliler ve o tecelliler karşısında da kendi kalplerinden neşru nema bulan, akıp gelen hazlar, lezzetler, marifetler, muhabbetler üfül üfül esen. İşte böylelerinin idrak ufku böyle üfül üfül bu hali alınca diyor hoca efendi salik bu hali alınca salik ne yapar? Yer yer geçmiş varitleri düşünür. Geçmişi düşünür ve ne der? Efela ekunu abden şekura der. Yani ben rabbime şükreden bir kul olmayım mı der. Yani onun için mazi hep şükür olur. Hoca efendi, "Hey güdü günler" diyor ya. Hey güdü günler. Onun için mazi hep şükür vesilesi olur. Efendimizin cümlesi bu. Hatırlayın hadis-i şerif. Hzreti Ayşe efendimize soruyor. Allah senin günahlarını affetmedi mi? Neden bu kadar çok ibadet ediyorsun? Efendimiz şükreden bir kul olmayayım mı ya Ayşe? Diyor. Efel abden şekura diye soruyor efendimiz. Ben çok şükreden bir kul olmayayım mı diyor. İki müklüm olur. İşte böyle birisi böyle bir birisi yani zamanı yani zaman parçacıklarını vakti üzerine akıp gelen bir sağanak gibi değerlendiren birisi için geçmiş zaman ne demek? Düşün zamanın üstüne çıkmış. Onun için aslında geçmiş geçmiş değil. Birer şükür vesilesi. İki büklüm olur. Zaman zaman da minnet hislerini kelam-ı nefsiye dönüştürerek mülahazalarının engilliğinde kendini şükran dalgalarının kucaklayıcılığına salar. Kelam-ı nefsi bizim böyle kelimelere dökmediğimiz ama içimizden geçirdiğimiz kelimeler. Kalbimizden akıp gelen kelimeler. Bazen de diyor hoca efendi onlar kendi mülahazalarını kelimelere dökmezler. kalplerinden akıp gider ama şükür dalgaları olarak akıp gider. Onlar da kendilerini o dalgaların içerisine bırakırlar. Böyle bir kutlunun nazarında sorumluluklar nedir peki? Hep hayra ve berekete sebebiyet veren şeylerdir. Yani o hizmette vazife alır, mentör olur mesela, abla olur, abi olur. Ne olur? Onun için bütün sorumluluklar hayır olur ve bereket olur. Onun için sorumluluğu hayır ve bereket olur. Ama o hayır ve bereketler de tenkin ve tedbir çizgisinde durur. Yani onları asla ucba, gurura, kibre dönüştürmez. Hep ayakları yere sağlam basar. Ve böylece bu daire onu yükseltir. Bu daire helozonik bir daireye dönüşür. Onun için sürer gider bu yolculuk. nimetlerin kaynağına vukuf ve ruhun böyle bir teveccühündendir ki ruh böyle bir teveccühteki iltifatı kavraması sayesinde salih tasavvurlar üstü bir haz derinliğine ulaşır. Haz derinliği. Bu bu ifadeyi bir eee bir sevgili eee Feyzacığıma bugün o hazırlıyor zannediyorum anahtar kavramlarını. Sevgili Feyzacığıma ısmarlıyorum. Haz derinliği. Haz derinliği. Hani biz hep böyle lezzetler falan diyoruz ama böyle dilimiz bal demekle tadılanmıyor. Manevi lezzetler, haz derinliği. Nimetin kaynağına vukuf. Çok önemli. Bakın nimetin kaynağına vukuf. Teclliler nereden geliyor? oraya doğru yönelebilme, ruhun o kaynağa doğru yönelmesi ve o kaynaktan aldığı iltifatlar, o kaynaktan aldığı lütuflar işte ruh öyle bir kaynağa yönelince o kaynaklardan da ona lütuflar akıp gelmeye başlayınca o tasavvurlar üstü bir haz derinliğine ulaşır. Hatta nikmetleri dahi nimet gibi görmeye başlar. Yani belaları, musibetleri bile nimet olarak görmeye başlar. Böyle bir mazariyet belli bir meşrep ve mizaçtaki bazı ruhlar için şatahatlara, lavbaliliklere kapı aralayabilir. Şimdi değerli dostlar burada bir yeni bir başlık açıyoruz. Başlığımız şu: Temkin. Temkin. Farkında mısınız? Kalbin zümrüt tepeleri okumalarında neredeyse her makalede hoca efendi getiriyor sözü temkine bağlıyor. Temkin. Temkin bizim kitap ve sünnet ölçülerinden asla uzaklaşmamamız demek. Biliyorsunuz tasavvuf tarihine baktığımız zaman biz tasavvuf tarihine okumalar yaptığımız zaman böyle kitapla, sünnetle örtüştüremediğimiz şeylerle karşılaşabiliyoruz. Onlara ne diyoruz? şatahat, taşkınlıklar, isirakın, halin, coşkunlukların taşmaları. Hani böyle sellerde taşkınlıklar oluyor ya. Hani bir dere suyunu dışarıya doğru taşırabiliyor ya. İşte o coşku, o coşkuyla böyle taşmalar olabiliyor. Kur'an ve sünnet mizanlarından uzaklaşmalar olabiliyor. Biz onlara ne diyoruz? Şahhat diyoruz. O yüzden bizim yolumuzda temkin çok önemli bir esas. Ne yaşarsak yaşayalım hep ayaklarımızı kitap ve sünnetin ölçülerine yaslıyoruz, dayıyoruz. Öyle yaşıyoruz. Ne yaşarsak yaşayalım ve eee ayaklarını yere sağlam basmaya da temkin diyoruz. O yer dediğimiz şey de işte kitabın ve sünnetin mizanları. Ve hoca efendi bu hani salik tasavvuf yolculuğunda bakın karşımıza ne çıktı? Hazlar. Haz derinliği. Haz derinliği. Öyle bir haz derinliği ki ne oldu? Nikmet bile nimet oldu senin için. Bela ve musibet bile lezzeti inkılap etti senin için. Ondan bile haz alır hale geldin. Şimdi böyle bir durumda ne olabilir? Bu kendinden geçme hali içerisinde birtım şatahatlar olabilir. Birtım lebalilikler olabilir. Ölçüsüzlükler. Lebalilik o değil mi? Ölçüyü koruyamamak demek leilelik. Birtım ölçüyü koruyamamaklar, kitap ve sünnet mizanlarından uzaklaşmalar olabilir. Buna mukabil diyor hoca efendi siz üstadın açtığı yol kendi seyri sülukuzu sünnet-i seniyein rehberliğinde sürdürmek. Seyri sülukuzu sünnet-i seniye rehberliğinde sürdürenler her zaman temkinle telebünü bir arada duyarlar. Televün böyle renkten renge giriyorsunuz ama renkten renge girerken o içinde dolaştığınız mana renkleri, içinde dolaştığınız mana renkleri hep sünnetin renginde bütünleşiyor. Hep kitap ve sünnetin ölçüleriyle yaşanıyor. Buna temkin ve telvini beraber yaşamak diyoruz. Ve ne oluyor? İlahi ahkama daima inkıyat gösterirler. ilahi ahkama, hükümlere inkıyat. Allah kelime-i şehadeti bütün kelimelerin önüne koyuyorsa onun önüne kelime koymazlar. Allah namazı bütün ibadetlerin önüne koyuyorsa onun önüne başka ibadet geçirmezler. Hakka yakınlıklarını mehafet ve mehabetle sürdürürler. Hoca efendinin çok hatırlattığı bir şey Allah'a karşı saygılı olmak. Allah'a karşı saygılı olmak. Onlar Allah'a yakınlıklarını hep bu saygı ölçüsünde yaşarlar ve yer ilim ve marifet kanatlarıyla velayet semalarının derinliklerine pervaz ederler ve şöyle derler: "Her şey senden. Sen gani Rabbim sana döndüm yüzüm. Sen evvelsin, sen ahirsin. Rabbim sana döndüm yüzüm derler." Ve böylece kilometrelerle ifade edilemeyecek irtifalar kazanırlar. Sonsuz bir mahviyeti sonsuz bir mahviyeti bir arada götürürler. O irtifayı sonsuz mahfiyetle birleştirir, beraberce yolculuk yaparlar. Yani düşünün buradaki şat nereden kaynaklanıyor? İrtifa kazandınız ya. Mesafe kazandınız. Mesafe kazanan birisi tevazudan uzaklaşabilir. Tevaz mesafe kazanan birisi mahfiyeti ne demek? Yüzü yerde olmak demek. Kendi hiçliğinin Allah karşısındaki sıfır oluşunun idraki içerisinde olmak demek. Ama kendine makam verirse, kendine kendine mertebe verirse işte o zaman o irtif mafiyetle beraber yaşayamaz. belki çakılmalara sebebiyet verir. O yüzden ne olması gerekiyor? O kilometrelerle ifade edilemeyecek irtifaları mahfiyetle beraber yaşayabilmek gerekiyor. Tevazu, mahfiyet, hacet, yüzü yeri yerde olma, hakkın karşısında kendini sıfırlayabilme. Bunlar kimler? yolculuklarını, seyri süluklarını sünnet-i seniye çizgisinde onun rehberliğinde götürenler üstadın açtığı yol da böyle bir yol. Böylece yolculuklarını sünnet-i seniye çizgisinde götürür ve sürekli halden hale inkılat ederler. Halden hale intikal ederler. Ama hep temkin kasesiyle televiyi duvarlar. Yani renkten renge girerken, halden hale girerken o halden hale geçişleri, o renkten renge geçişleri, o lezzetten lezzete geçişleri hep temkin kasesinin içinden yudumlarlar. Hiç taşkınlık yaşamazlar. Hiç sünnetle örtüşmeyecek bir cümle kurmazlar. Ama bunun ötesinde son bir adım daha atabilenler var. Onlar da eşya ve hadiseler onların gözünden bütün bütün silinir gider. Şimdi zaman silindi, mekan silindi. La zaman la mekan. Bir de eşya ve hadiselerin silinip gitmesi var. Mazi müstakbelin birbirine karışması. Vakit ve zaman dediğimiz izafi şeyler hazreti sahibül vaktin na mütenahiliğinde erir ve salike bakan yönüyle tamamen yok olur. Mazi müstakbel yok oldu gitti. Saliike bakan yönüyle eşya ve hadiseler de gözünden silindi gitti. Ve bu yolculukta insan hangi makama ulaşmış oldu? Tasavvufta buna makam-ı cem deniliyor. Her şey birlendi. Her şey onun gözünde haktan başka bir şey kalmadı. Haktan ayan bir nesne yok. Göğsüzlere pinhan imiş diyor ya şair. Onun gözünde haktan başka bir şey kalmadı. Mazi silindi, müstakbel silindi, eşya silindi, hadiseler silindi. Buna ne deniliyor? Makam-ı cem. Her şeyin birlendiği makam. Ama o her şey birlenince, kendi damlasını deryaya salınca, kendi zerresini güneşle, güneşle bütünleşince şöyle zannedebilir, değil mi? Ben deryayım zannedebilir. Derya benim zannedebilir. Ben güneşim zannedebilir. O da şatahat olur onun için. Öyle değil mi? Taşkınlık olur. Bunu zevk eder. Evet. Bu cem deniliyor buna. makamı cem deniliyor. Her şeyin tecelli vahidiyet içinde mütelaşi olduğu yani her şeyin birlik içerisinde eriyip gittiği bir makam burası. Hayret boğutlu bir istirak mertebesi. Ürperten bir dehşet mertebesi ve hatta tecelliyi tezahüre karıştırır diyor hoca efendi. Öyle bir ruh haleti içerisinde olur. Yani tecellileri zuhur zanneder. Zuhur zanneder. Yani ne der mesela? Enel hak der. Mesela hani tecelli zuhur zanneder. Enel hak der mesela. Öyle bir kapı aralar buna. Ve böyle bir noktada mizaçlar tecelli zuhur iltibasına girdikleri için tecelli zuhur iltibasına girer. Yani tecelliyi biz ne diyoruz? Her şey ondan diyoruz. Her şey odur desek zuhura. Zuhur o işte. Her şey odur desek zuhur olur. Ama biz ne diyoruz? Her şey o değildir diyoruz. Her şey ondandır diyoruz. İkisi arasında çok büyük bir fark var. Her şey ondandır demek tecelli. Her şey odur demek zuhur. Şimdi bunu birbirine karıştırmaya başlar. O mertebede cam mertebesinde insan. Buna bir örnek vermiştik. Hatırlayacaksınız. Bir demiri ateşin içerisinde dövüyorsunuz. Dövüyorsunuz, dövüyorsunuz. Bir noktada demir şöyle diyor size: "Ben ateşim." diyor. Çünkü demir ateş ateş haline geliyor ve ben ateşim diyor demir. Öyle olunca ne oluyor? Demir demir ama öyle değil mi? Demir demir ateşte ateş. Ama o demiri ateşin içinde dövüyorsunuz siz. Şu varlığın içerisinde la zamani la mekani. Zaman ortadan kalkıyor. Mekan ortadan kalkıyor. Hadiseler ortadan kalkıyor. Geride sadece o kalıyor. O öyle olunca baktığınız her şeyde sadece onu görüyorsunuz ve şöyle diyorsunuz. Her şey odur. Şimdi bu o mertebede yani cem mertebesinde söylenebilir. Cem mertebesinde söylenebilir. Ama burada ne var? Tecelli ile zuhuru birbirine karıştırmak var. Her şey o değil. Her şey ondan. İkisi arasında çok büyük fark var. Bakın bunu lütfen kalbinizin üzerine yazın. Her şey o değil. Her şey ondan. Bu iltibat, karıştırmak olur. E böyle bir karıştırma durumunda ne olur? Damlayı derya zanneder insan. Zerreyi güneş zanneder. Sıfırı sonsuz zanneder. Öyle görmeye başlar. Öyle olunca mesela enel hak der. Maazamu şenni der. Bunlara şatahat diyoruz. Bunlara şatahat diyoruz. Mesela ne der? Ben özümü tespih ederim ki şanım çok yücedir der. Mesela Hz. Beyazıt gibi, Beyazıt-ı Bestami gibi, Hz. Cüneyt gibi, Hz. Cüneyt gibi cübbemin altında ondan gayrısı yok der. Mesela bakın ne diyor. İltibas var burada. Cübbemin altında ondan gayrısı yok diyor. Enel hak diyor Hallacı Mansur. Ben hakkım diyor. Ben hakkım diyor. Ama bunu ben Allah'ım iddiasıyla söylemiyor. Bakın ondan başka bir şey göremediği için söylüyor. Her şey onun gözünde ona dönüştüğü için söylüyor. Yani tecelliyle zuhuru birbirine karıştırarak söylüyor. Cübbemin altında Allah'tan başka bir şey yok." diyor Beyazıtı Bestami Hazretleri. Ondan başkası yok cübbemin altında diyor. Ya da ne diyor? Kendimi tesbih ederim ki şanım çok yücedir diyor mesela. Özümü tesbih ederim diyor. Şanım yok çok yücedir. Hazreti Beyazıt söylüyor bunu. Beyazıtı Bestami Hazretleri ben özümü tespih ederim. Şanım çok yücedir. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri, "Cübbemin altında ondan gayrısı yoktur." diyor. Şimdi bu cümlelere bakın. Ne var bunlarda? Cem var değil mi? Ondan başka hiçbir şey görmüyor. Onların mertebesinde bu söylenebilir. Çünkü o cem mertebesinde. Ama bakın bunlarda ne var? Yine iltibas var. Bizim yolumuzda biz kendi yolculuğumuzu neyle sürdürüyoruz? Sünnet-i Seniye'nin rehberliğinde sürdürüyoruz. Dolayısıyla bizim yolumuzda üstadın açtığı yolda bu hep ayaklarımız temkin işte hep ayaklarımız kitap ve sünnet mizanlarına basıyor. Dolayısıyla şatahatlar bizim yolumuzda yok. Oysa ki diyor bu gibi sözler söyleyebilirler. Bize bunları asla kınamaz. Asla kınamaz. Asla yadırgamayız bu tarz cümleleri. Ama kim söylerse o makamdaki söylerse ben durduğum yerde böyle şeyler söylersem küfre girmiş olurum. Ne yaparlar? Hem de temkin, tedbir ve fark mülahazalarının yol vermemesine rağmen söyleyebilirler. Unutmamak lazım. Kul Allah da Allah. Demirin içer, ateşin içerisinde de dürülse demir demir, ateşte ateş. Bunu hiç unutmamak lazım. Oysa ki her şeyin Allah'tan olması, onun onunla kaim bulunması başka. O olması bütün bütün başkadır. Şimdi hoca efendi bu meseleye niye girdi? Fark ettiniz değil mi? Şimdi zamanın bütün parçacıklarını, bütün parçacıklarını tecelliye dönüştürenler zamanın bütün parçacıklarını tecellilerin akıp geldiği nurani vakitlere dönüştürenler. Belirli bir süre sonra müntahada hangi ufka ulaşıyorlardı? Laani la mekanelik ufkuna. O lazamanik, la mekanilik ufkunun akıp getirdiği lezzetler var, hazlar var. Tasavvurlar ötesi hazlar var. Bir de bunun üzerine bir adım daha atıp da eşya ve hadiseler gözünüzden silinip giderse işte o nokta şatahat noktası, o nokta iltibaslar noktası, o nokta karıştırmalar noktası. O noktada, o makam-ı cemde bunu söyleyenl asla yadırgamıyoruz. Ama bizim yolculuğumuz temkin yolculuğu. Bunu da asla unutmuyoruz. Oysa ki diyor hoca efendi, "Her şeyin ondan olması, onunla kaim bulunması başka şeydir. Her şeyin o olması başka şeydir. Her şey Allah'la kaim. Her şey ondan ama her şey o değil. Ne var ki? Ne var ki? Hadiselerin peygamber meşalesi altında yine peygamberane bir basiret ve şuurla yorumlanacağı ve seyrü süluku ruhaninin temyiz ve temkin yörüngeli hale geleceği ana kadar bazı mizaçların bu iltibaslardan kurtulmaları zordur." diyor hoca efendi. Şimdi bazı mizaçlar bu karışıklıklığa düşüyorlar ama hangi noktaya gelesiye kadar bu karışıklığa düşüyorlar? Her şey, her hadise peygamber meşalesi altında. Yine peygamberin basiretiyle, peygamber şuuruyla yorumlanması gerekiyor. İşte üstadın açtığı oldu o. Peygamber basireti, peygamber şuuruyla her şeyi yorumladığınızda o zaman sünnet çizgisinden bir adım, bir milim bile dışarıya taşmıyorsunuz. O zaman, o zaman seyri süluk ruhaninizi siz temkinle yapıyorsunuz. Temkin ve temyiz diyor hoca efendi. Yani ayırt edebiliyorsunuz. Ateş, demir, ayırt edebiliyorsunuz. Damla, derya ayırt edebiliyorsunuz. O ondan işte o bu yörüngede seri sülukuzu sürdüreceği ana kadar bazı mizaçlar iltibaslardan yani bu karışık karıştırmalardan her şey odur cümlelerinden kendilerini kurtaramayabilirler diyor hoca efendi. Ondan sonra biz nasıl bitiriyoruz? Allahümme sıratel müstakim sıratzine enam aleyhim diye bitiriyoruz. Allah'ım bizi sırat-ı müstakime hidayet eyle. Bizi şatahatlardan, iltibaslardan muhafaza eyle. Nimet verdiklerinin yoluna hidayet eyle. Evet. Ve sallallahu ala seyyidina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmin diyelim ve makalemizi bitirelim. Ben İbnül Vakt makalesini de biraz bakarız diye düşünmüştüm. Fakat ona vakit kalmadı değerli dostlarım. Onu sizin okumanızı isterim. Hoca efendinin İbnül Vak diye özel bir makalesi var. O İbnül Vakt makalesini ben özellikle okumak istiyordum. Şunun için biz bu asırda yaşıyoruz. Hizmet demek bizim için hizmet demek ibnül vakt olmak demek. Hizmet etmek demek. İşte onu anlatıyor o makalede hoca efendi. İbnül Vakt demek diyor hoca efendi. Tekvini emirlerle teşri emirleri beraber okuyabilmek demek. İbnül Vakt demek aslında bu asrın ihtzası neyse, metodolojisi neyse onu yakalayıp onunla hizmet edebilmek demek. Dolayısıyla zamanın çocuğu olmak bizim için hizmette vazife alıp kainat ayetlerini bilimlerin diliyle şerh edebilmek. hizmette koşuşturmak, Kur'an ayetleriyle kainat ayetlerini beraber okumak, pozitif ilimler, fizik, kimya, biyoloji, astronomi, matematik, bunlarla çağın birikimini elde etmek. Bunların hepsi İbnül Vakt olmak demek bizim için. Ama o bilimlerle ilahi kelam arasındaki ilişkiyi de kurabilmek ve zikrettiğim gibi kendi asrımızın metodolojileriyle hizmet etmek, insanlığa hakkı ve hakikati takdim edebilmek. Evet değerli dostlar ben makaleyi kapattım. Çok güzel bir makale değil mi? Vakit makalesi muhteşem bir makale. Muhteşem bir makale. Dönüp dönüp okumayı gerektiren bir makale. Evet. Eee, sevgili Fedakarlar ekibine teşekkür ediyorum. ibnül vakt eylesin Allah size, size duam odur. Allah hepinizi birer birer ibnül vakt eylesin. Zamanın en küçük parçalarını bile 7 veren, 70 veren, 700 veren güller gibi değerlendirebilmeyi nasip etsin. Evet, eee, anahtar kavramlarımıza geçiyoruz. Şimdi anahtar kavramlarımız şunlar. Vakit zamandan bir parça. Çağ, varidat, ilahi varidat, salikin gönlü, telev, haf ve hüzün rengi ya da sür inşirah televü hüzün dinamizmi, vakti idrak etmek, itminan, teslimiyet, tevekkül, tefviz vadilerinde sika avlamak. Ne güzel mi? Tevekkül, teslim, tefiz vadilerinde sika ağlamak. İbnül vaktın en küçük parçalarını nurlandırma. İbnül vakt olmasının şartları. Onları da çıkarmış eee sevgili fedakarlar ekibimiz. bir salikin yaşadığı anın gereklerini çok iyi düşünmesi. Oca efendinin eee pozitif ilimlerle fizik, kimya, matematik gibi ilimlerle Kur'an ayetlerini eee birlikte okuyup şerh edebilmek meselesi işte yaşadığımız anın gereklerini çok iyi bilmek demek. Öyle değil mi? İki Allah nezdinde en evla işlerle başlamak. Bu da öncelikliler sıralaması. 3. En küçük bir zaman parçasına çok iş sıkıştırmak. 4. Hakkın bahşettiği imkanları 700 veren tohumlar gibi değerlendirmeye çalışmak. Sonra ne geliyor arkasından? Onu da aslında 5inci bir madde olarak görebiliriz. aktif bekleme. Aktif yani bunları yaparak, bunları yapmak suretiyle ne yapmış oluyoruz? Kendi gönlümüzü ilahi varidata çevirmiş oluyoruz. Sonra da aktif beklemeye geçiyoruz. Oradan gelecek çünkü o ilahi varitler sana. İradeyi Hazreti Murad'ın iradesine bağlamak. La mekan ve la zamani olmak. Zevki ve hali bir mertebe. Vücup ve imkan arası nokta. Kabı kavseyni evedna. Vakti karatmamak. Bugünü değerlendirmek zaman üstü olmak. Mazinin şükre dönüşmesi. Kelam-ı nefsi ile konuşmak. Nimetlerin kaynağına vukuf. Haz derinliği nikmeti nimet gibi hissetmek. Temkin. Temkin bugünün anahtar kavramı. Temkin, temyiz, fark edebilmek, ayırt edebilmek yeteneği. Sonsuz mahfiyet, mazi ve müstakbelin birbirine karışması. Peygamberane bir basiret, peygamberane bir şuur. Anahtar cümlelerimiz şunlar. Lütfun da hoş, kahr hoş. Sofi ibnül vakt örneğidir. Safiye gelince o vaktin de vakitten de halden de halidir. Bu da Hazreti Mevlana'nın cümlesi. Cenabı Hak yolundaki kullara teveccüh buyurarak merhametle kuşatmak isteyince onları vakitle teyit eder ve zamanı onların zamanüstü olmalarına merdiven yapar. Mutlak zikir kemaline masruftur. Bu mutlak zikir kemaline masruftur demek ne demek biliyorsunuz değil mi? Yani bir kelimeyi sınırlandırmadan kullanılınca akla onun en yüksek mertebesi geliyor. Mesela kitap diyorum. Ben sınırlamıyorum hangi kitabı kastettiğimi ama ben kitap deyince sizin aklınıza hangi kitap olduğunu belirtmeyince aklınıza ne geliyor? Kur'an geliyor. Peygamber diyorum. Hangi peygamber olduğunu kastetmiyorum. Aklınıza efendimiz sallallahu teâ aleyhi ve sellem geliyor. Şimdi aynen onun gibi vakit diyorum ben. Aklınıza ne geliyor? İşte sufiyane vakit geliyor. Öyle değil mi? Karanlık vakitler gelir mi aklınıza? Sizin vakit denince aklınıza nurani vakitler gelir. Tadmayan bilmez. Çok önemli bir tasavvufi cümledir bu. Tadmayan bilmez. Sonra her şey senden. Sen ganisin Rabbim sana döndüm yüzüm. Her şey senden bak her şey sensin değil. Sen evvelsin. Sen ahirsin. Rabbim sana döndüm yüzüm. Her şeyin ondan olması, onunla kain bulunması başka. Her şeyin o olması başkadır. Evet devam ediyoruz değerli dostlar. Şimdi dua faslına geçiyoruz ve benim garip muhlisecğimin duasıyla başlıyoruz. Bugünkü dualara şöyle şöyle demiş. Ey gariplerin sahibi evvel ve ahir olan güzeller güzeli Rabbimiz hüzün mevsimine erdik. Mevsimler gelip geçiyor. Ömrümüzün saniyeleri bir bir tükeniyor. Geriye yalnız muhasebe kalıyor. Sana vasıl olmadan önce bizlere her an hakiki muhasebe etmeyi, her anı hakiki muhasebeyle geçirebilmeyi nasip eyle ya Rab. Yüzüm yok Rabbim vakitsedeyim. Yüzüm yok Rabbim vakit deyim. Bu benim de duygularıma tercüman oluyor. Vakitedeyiz. Bahşettiğin ömrün günlerini, haftalarını zayi ettim. Ne olur Rabbim vakit israfından bizleri muhafaza eyle. Kalbimizin, gönlümüzün ibresi her anımızı senin rızana göre ayarlayabilecek bir kıvama ulaşsın. O nurlu ibreyle her vaktimiz nurlansın. Senden gelen bütün tecellilere bağrımızı açabilelim. Senin muradına ram olabilim. Ömrümüzün her anında her şey senden sen ganisin. Rabbim sana döndüm yüzüm. Sen evvelsin, sen ahirsin. Rabbim sana döndüm yüzüm nizasıyla, nidyamayı bizlere müyesser eyle ya Rab. Amin. Amin. Elfü alfü benim güzeller güzeli çocuk. Evet sevgili Mustafa Hamza'ın şiirini okuyacağız şimdi. Şöyle demiş. Biz tecelli avcılarıyız ey dost. Her türlü vakitte, her türlü zamanda, her yerde, her zamanda onu ister, onu arar. Bir iznillah ondan nameler buluruz. Buldursun inşallah. Allah ona susarız. Ona kanarız. Yandıkça yanarız. Bilirsin kandıkça yanarız. Parmağı aşkın balına banız, kanarız. Tamam. Ama kanmayı kanmaya bal yetmez. Yanmaya da zaman. Gelse celalinden cefa yahut cemalinden vefa. İkisi de cana safa deriz her zaman. Dün de bugün de yarın da sahi dost. Ne dün? Bugün ne? Dün ne? Yarın ne? Sahi dost ne? Bugün çok güzel olmuş. Sevgili Mustafa Hamza. Selam ediyorum sevgili Mustafa Hamza'ya. Sevgili oğulcuğuma. Evet sevgili Eda'nın Ealardan bir Edan edalardan kara yiğit bir edanın duasını okuyacağız şimdi. Allah'ım bizi ibnül vakt eyle demiş edacğım. Amin. Benim güzel çocuğum, her anı seninle yaşayan, vakti gafletle tüketmeyenlerden, azı çok yapanlardan eyle bizi. İhlası, niyeti ve hizmeti sermaye bilenlerden. Kalbimizi zümrüt tepelerin huzuruna eriştir. Her sabahı diriliş, her geceyi muhasebe bilenlerden eyle bizi. Zamanı perde etme aramıza. Vakti senin rızanı açılan bir kapıya çevir. Sensiz geçen hiçbir ana razı etme bize ya Rabbi. Amin. Elfa alfa. Amin. Ya Rabbi. Şimdi pek sevgili Fatih hocamızın duasını okuyacağız. Ona selam olsun. Ey bizi ey bize cüzi iradeler veren külli irade sahibi vakitleri aşmış külli bir ubudiyet ufkuna kilitlenmek istiyoruz. Bizi aşan bu seviye bizim tırmanmamız ile ulaşılabilecek bir yer olmadığı için hususi lütfunla iradelerimize bereket ver. Fer ver. Biz de her anımızı seni görüyormuş gibi değerlendirebilmelim. Değerlendirebilelim. Ey zamanın sahibi kabzı zamanımızı basta ulaştıracak sensin. Vicdanımıza ferahlık, halimize sekinet ver. Sükunetle işlerimizi yapalım. gecikiyormuş hissiyle değil. Telaşa kapılmadan hareket edebilelim. Amin. Amin. Elf alfi. Amin. Ama gecikiyoruz da Fatih hocam. Gecikiyoruz da. Evet sevgili Betül Muhlciğimin e şiirini okuyacağız şimdi. Evet şiirini okuyacağız. Ona selam ediyorum güzel çocuğuma. Şöyle demiş. Mevsim bahar da olsa yahut mevsim-i hüzün-ü hazan olsa o sakinlerin, o saliklerin hep ağzında lütfunda hoş, kahr hoş. Öyle olsun inşallahu teala. Mevsim bahar da olsa. Mevsim hüzünü hazan da olsa o salierin hep ağzında lütfunda hoş kahrzı zaman yaşasak da gözlerimiz hep yukarılarda. Seni anarak nurlandıracağımız bastı zaman lütfeyle bu yolculara. Hak yolcusu salih olsak son nefesimize dek hep koşsak sürekli rızanı ssak sonunda vuslata ulaşsak amin. Amin. Alf amin güzel çocuğum hak yolcusu salikler olsak son nefesimize de kip koşsak sürekli rızanı solusak sonunda muslata varsak varsın rabbim inşallahu teala evet sevgili Hazıl duasını okuyacağız şimdi. Ona da selam olsun. Allah'ım zamanı her ne senin rızana götürecekse göz aydınlığı olacak şekilde bizlere tanzim edebilmeyi nasip eyle. Kalbimizi sadece sana yönelt canım Allah'ım. Biliriz ki ancak sana yönelen kalbimizle biz her şeyin üstesinden gelebiliriz. Amin. Elfa alfe amin. Sevgili Gonca Gül kardeşimizin duası, şiiri şöyle demiş. Gelince vakti hüzün. Anla ki bu sana verilmiş bir fırsat. Koş huzuru Rahman'a. Aç gönlünü, aç ellerini yukarı Mevlaya. Ya Rab merhametinle kuşat her halimizi diyerek inle. İnle ki biri bire bin veren tohumlar gibi vaktin bereketlensin. Bereketlensin inşallahu teala. Sevgili Ayşe'nin, Ayşe Özan'ın duasını okuyoruz. Ey her şeyin sahibi olan Rabbim, vakit senin kudret elinde bir emanet, ömür sermayesinin bir zerresidir. Onu gafletle zayi etmekten sana sığınıyoruz. Her anımızı senin rızana yol açacak bir menfez eyle. Bir hizmet ve ubudiyet vesilesi eyle. Bir tarassut noktası eyle ya Rabbi. Amin. Elfi elfi amin. Sevgili Ayşe, sevgili Rümeysa'nın duasını okuyacağız. Şimdi şöyle demiş: "Ey Allah'ım, beni ve beraber yürüdüğüm yol arkadaşlarımı ibnül vakt eyle. Amin ya Rabbi. Bütün hizmet kardeşlerimizi, hizmet-i imani ve Kur'aniyede bulunan bütün kardeşlerimizi ibnül vakt eylesin Cenabı Hak. vakitlerini bereketlendirirsin. Seyri sülukumuzda mesafeler kat ederken tevazu ve mahviyetten uzaklaştırma bizi. Temkin zeminini ayaklarımızı sabiti sabiti-i kadem eyle. İrtifa kaybetmeden ilerleyebilmemiz için bize yardım eyle. Vaktimizin karanlık noktalarını senin rızanla, tecllilerinle, varidatınla aydınlat ya Rabbi. Senin rızana vasıl olacak amellerin içerisinde vaktimizi nurlandır. Amin. Elfu elfü amin. Pek sevgili Ayperi hanımcığım, pek sevgili dostum, ahiret kardeşim Ayperi hanımcığımın hepinize yetecek kadar güller gönderdiğini bir kere daha zikretmek istiyorum. Sevgili Feyzacığımın şiiri geldi. Feyizli şiiri. Onu okuyalım. Seni bu deme koyan yar can içre bilir halini. Yğdından silinir mekan. O ise ezeli sahibi. Asrı saadet çizgisinden yükselir aczü fakr merdiveni. Şükür takılmış kanadına. Gözünde temkin, dilinde illa. Bakarsın mazi müstakbele karışıp vakit telev eder. Senin de gönlün aranır, aralanır. O hazla uslata erer. O halde, o halde değil mi bu sancı? Bin kere doğmaya bedel. Hüzün harda olsa benliğin erir kalır yalnız illa. Çok güzel olmuş sevgili Feyzacığım. Bakarsın mazi müstakbele karışıp vakit televün eder. Senin de gönlün arılanır. O hazla buslata erer inşallahu teala. O halde değil mi bunca sancı bir bin kere doğmaya değer. Hüzün harda olsa benliğin erir kılır yalnız illa. Sevgili Büşra dostumuzun şiirini okuyacağız şimdi. Büşracıma selam ediyorum. Hüzün dalgası çaktı mı bir insanın yüreğine? Ya mevlası onu özlemiştir ya da o mevlasını özlemiştir. Bu İmam Rabbani'nin sözü biliyorsunuz. Mevlasını özleyen gönül ya hüznü bekler ya da hüzünlenir. Belagam ve keder Mevla'nın sevdiklerine gönderdiği kamçıdır. Vurdukça kendine çeker. Evet. İmam Rabbani Hazretlerinin sözüydü. Evet. Sevgili Zeynep Nevracığımın şiiri gelmedi diye bakıyorum ben ve geldi. Hamdü sanalar olsun. Güzel çocuğumun şiirini okuyalım. Öyle bitirelim. Ey gönül vakti dikkat et akıp gider su gibi. Su misali bir dem ki gafletle geçer ömründen düşer hali. Hüzün de haktan bir nefes. Sevinç de bir imtihan. Her gelen hoş, her geleni hoş görüp de rızaya kilitlenen insan. Lütfunda hoş, kahr hoş diyen bulur selamet. Rıza pınarından içen ihlasla görür işaret. Tohum eken vaktin içinde bin fidan yeşerir. Kim kıymet bilir zamanı o asra bedal gelir. Vakit bir emanet sana zahi etme ey salik. Bugünü ganimet bil. Yarın belki yok vakit. Çok güzel olmuş güzel çocuğum benim. Ey gönül vakte dikkat et. Akıp gider su misali. Bir dem ki gafletle geçer ömründen düşer hali. Vakit bir emanet sana zayi etme ey salik. Bugünü ganimet bil. Yarın belki yok vakit. Çok güzel güzel çocuk. Sevgili Selbi de hepinize çiçekler, hepinize kalpler göndermiş. Allah ondan razı olsun. Evet değerli dostlarım bugünkü dersimiz böyleydi. Bugünkü dersimiz böyleydi. Şair Senacıma da selam ediyorum. Ondan da şiirler bekliyorum. Hakkınızı helal edin değerli dostlarım benim. Görüşmek ümidiyle inşallahu Teala Çarşamba gününe.

EMİNE EROĞLU İLE HZ. PİR OKUMALARI: VAKİT

Channel: Emine Eroğlu

Convert Another Video

Share transcript:

Want to generate another YouTube transcript?

Enter a YouTube URL below to generate a new transcript.